“An”ların zamanı
“Zamanı durdurmanın mümkün olduğunu söyleselerdi, ne yapardık acaba? Yaşlanmayacağız, ölmeyeceğiz sonuçta… Mutlu olur muyduk? Belki en mutlu anımızda dursun isterdik zaman. Ancak en ateşli aşklardan bile bir süre sonra vazgeçebildiğimizi düşünürsek; her şeyden olduğu gibi en mutlu ‘an’ımızdan da sıkılırdık kuşkusuz. Diğer yandan, sıkıldığımız her şeyin yerine yenilerini ikame ediyoruz ama yaşamın son bulacağı gerçeğinini değiştirmek olanaksız. Yok oluşun önüne geçecek tek şey zamanı an’lara hapsetmek… Bunu başarabilen tek şey ise fotoğraf.”
“An”ların zamanı
“An”lar… Ne kadar da önemli hepimiz için. Sadece bir dokunuş, bakış ve hissediş kadar kısa bir geçişle tüm yaşamımıza hakim oluyor. Bazen de kendinden sonrasına bıraktıklarıyla hayatı derinden sarsıyor, sorguluyor, karar veriyor, biriktirdikleriyle zamanın o uzun ve acımasız yolculuğuna kafa tutuyor.
Geçmiş, şimdi ve gelecek üçlüsü içinde tanımlıyoruz zamanı. Ve tüm bu geçmiş, geçip gidiş, bunu insanın bir türlü bunu kontrol altına alamayışı hemen herkese acı veriyor. Zamanı bitmekte olanın tanımı olarak kabul ediyor çoğunluk. Çünkü, ‘başı ve sonu olan bir sürecin içinden geçen anların toplamı’ olarak algılanıyor. Tıpkı, doğum ve ölüm arasındaki büyüme süreci gibi. Dolayısıyla onu durdurmak istemekten daha doğal ne olabilir? Ve bu önermelerden yola çıkıldığında; ölmekte olana direnmenin tek seçeneği, zamanı bir şeylere-yerlere hapsetmek…
“Dondurmak-durdurmak-hapsetmek” gibi bir sürü seçenek olsaydı ve zamanı durdurmanın mümkün olduğunu söyleselerdi ne yapardık acaba? Mutlu olur muyduk? Belki en mutlu anımızda dursun isterdik zaman. Ancak en ateşli aşklardan bile bir süre sonra vazgeçtiğimizi düşünürsek; insanoğlu her şeyden olduğu gibi durduğu en mutlu ‘an’ ve yerden de sıkılırdı kuşkusuz. Diğer yandan sıkıldığımız her şeyin yerine yenilerini ikame ediyoruz ve bu durumdan da kurtuluyoruz ama yaşamının son bulması gerçeğini değiştirmek olanaksız. Bu sonu ise kimse istemiyor. Bu kesin…
Yok oluşun önüne geçecek tek şey belki de zamanı “an”lara hapsetmek… Bunu başarabilen tek şey ise fotoğraf.
Resim de insanı geleceğe ve belki de sonsuza taşıyabilir ama o, onu yapanın gözündeki “an” ya da zamanı yansıtır sadece. Resmin göreceli gerçeği karşısında fotoğrafın basit-yalın gerçeği daha da önem kazanıyor bu durumda. Her ne kadar son yıllarda dijital teknolojinin tüm olanaklarından yararlanan bir fotoğraf anlayışı hakim olup fotoğrafın üzerinde kendi beklentilerini gerçekleştiren bir kitle yaratsa da, gerçeği değiştirmiyor bu. Çünkü fotoğraf sayesinde, neyi hapsetmek istersen ona yönelirsin. Kimi zaman bir sevgilinin bakışlarını sabitlersin, kimi zaman bir fırtınayı, kimi zaman da savaşta ölen askerlerin yüzündeki ifadeyi… Oradaki gerçek değişmez. İnsanı fotoğrafa yönelten duygu; hafızaya kazınan anı orada yüzlerce yıl saklamak, kendini ve o ‘an’ları geleceğe bırakmaktır.
Ve “an”lar
Yazını sabırsızlıkla bekliyorum Gülenay:)
:)) canım arkadaşım.