Egoist okur

“Ah seni ilk ben tanısaydım, buralara düşürür müydüm?”

Berna… Kadın olmanın zorluğunu, aybaşı olduğu gün kızlığını kaybettiğini sanan cahil annesinin onu evire çevire dövmesiyle anladı ilk. Bir kere aşık oldu, o da aynı zamanda halasının oğlu olan kızının babasına değil, “Bu bir defa yaşanacak hayatta herkes kendine aittir sevgilim” diyerek onu müşteriye uğurlayan Cemal’e…

Yakın arkadaşım olan Arzu Arınel’in de dediği gibi, biz kadın gazetecilerin içinde hep vardır, hemcinslerimizin kapalı kapılar ardında ne yaptığını yazabilme arzusu… Arzu şahane bir kitap yazmış. “Hayat kadını” Berna’yı öyle bir anlatmış ki; okuduktan sonra namussuzlukla, ahlaksızlıkla suçlanmadığımız, haksızlığa uğramadığımız, yakın akrabamız tarafında hamile bırakılmadığımız, güvendiğimiz adam tarafından satılmadığımız her gün için dua ederken bulabiliriz kendimizi…

“41. Oda Mardinkapı” kitabıyla Everest Yayınları İlk Roman Ödülü kazanan Arzu Arınel’le bu kitabı yazmasına vesile olan “hayat kadını” Berna üzerinden Türkiye’de genelev kültürünü konuştuk…

Nazenin Tokuşoğlu

41inci oda arzu arinel egoistokur nazenin tokusoglu Solda aktris Gökçe Bahadır’ı görüyorsunuz. Türk televizyonlarının şahit olduğu en şahane işlerden biri olan Kayıp Şehir’de bir genelev kadınını canlandırıyordu. Fotoğraf oradan. Sağdakilere gelince, altta Arzu Arınel var, üstteyse Arınel ve Nazenin Tokuşoğlu. 

“Orada en nefret edilen soru: “Nasıl düştün?”

Seni biraz tanıyalım…

Bursa’da doğdum. İktisat okudum. Ulaştırma ekonomisiyle ilgilenirken tesadüfen gazeteci oldum, yine tesadüfen kitap yazdım. Tam emekli olmaya hazırlanıyordum ki, romanın kahramanında kendisinden çokça esinleneceğim bir hanım çıktı yoluma… Anlattıkları biz kadınlar için çok enteresan olabilecek şeylerdi. Biz, yani “dışarı dünyanın kadınları”, hadi bi gidip şu genelevi görelim, deyip oralara giremeyiz, röportaj için bile çok zor. Senelerce gazetecilik yapmama rağmen genelevin yanından bile geçmemiştim. Derken “Berna” ile bu dünyanın kapıları aralandı.

Seni ne çekti?

İki sorunun cevabı çok merakımı uyandırdı. Birincisi onların “Alem” dediği dünyanın düzeni… Cumhuriyetleri var adeta; kanunları, kuralları… İkincisi de “Nasıl düştün?” sorusunun cevabı ve bu soruya niye alerjileri olduğu… Hiçbir yerde yayınlanmayacak bir röportaj yaptım onunla, sonra deşifre bile etmeden attım bir kenara. Bir gazeteci arkadaşım “Onu kurgulayıp roman yapsana” diyene kadar da unuttum gitti. Haber yapmakla roman yapmak bambaşka şeylermiş. Türkçeyi iyi kullanabilmek yetmiyor. Bu uğurda Murat Gülsoy’un Boğaziçi Üniversitesi’ndeki yaratıcı yazarlık atölyesine devam ettim. “41. Oda: Mardinkapı” böyle çıktı ortaya.

Ve ilk romanınla “İlk roman ödülü” aldın…

Evet. Romanın kahramanının adı Berna, benim röportajda anlattıklarından esinlendiğim hanımın adı ise bende saklı. Ama seninle bu sohbeti yaparken ona da Berna diyoruz, böylesi kolay oluyor. Ödül törenine geldi kendisi, bu beni çok etkiledi. Elimi sıkıp kutladı ve hızlıca çıkıp gitti. Roman her ne kadar bana ait bir kurgu olsa da onun verdiği belgesel tadında bilgilere çok şey borçlu.

41. oda ne anlama geliyor?

Hani masallardaki sarayların 40 odasına girmek serbesttir de 41. kapıyı açmamak gerekir ya, işte Mardinkapı o 41. kapı, sembolik bir rakam.

Genelev duruyor mu?

Hayır, Mardinkapı 90’larda kapatılıp okul olmuş. Birçok genelev yer değiştirdi, villalaştı, şimdilerde de genelev geleneği bitiyor zaten. Kapatılmaya başladılar. Fuhuş arttı, genelevler yerine sokağa düştü sanırım.

“Kadınların genelevden sağ salim çıkabilmesi bile şans…”

En rahatsız olduğu soru neydi Berna hanımın?

Tıpkı diğerleri gibi “Nasıl düştün?” sorusu… Hayat kadınlarının en öfkelendiği soru buymuş. Hikayelerini dinleyip, “Ah ben seni önceden tanısaydım buralara düşürür müydüm” diyen erkek çok olurmuş ama bir kere de “Al şu vizite parasını, seninle yatmayacağım, sen bu hayatı hak etmiyorsun” diyen çıkmazmış. Erkeklerin bu yaklaşımı çok ikiyüzlü geliyordu ona. Yaşı büyütülüp babaları tarafından satılanlar varmış. Bu soru sorulduğunda tekrar tekrar bu gerçekle yüzleşenler. Bazı detayları anlatırken çok defa kitlendi Berna ama geçmişinden kaçmıyordu, tersine bana ulaşıp hikayesini anlatmak istedi.

Ailesinin suçu var mı, bir çok kaderdaşına olduğu gibi…

Ailesi Berna’nın oradan oraya savrulmasının sebeplerinin başında geliyor elbette. Cehalet, sevgisizlik… Ekonomik koşullar, değişen Türkiye’nin yeni kültürüne adapte olamayan, kasabalıyken kentlileşemeyen bir aile… Aslında Kırşehirli bir ailenin en büyük kızı Berna ama bir şekilde bu yola sokuyor hayat onu. Yoksa o sırada genelevde çalışan hiçbir tanıdığı yok.

Para biriktirebilmiş mi?

Hayır, çoğu gibi onun da tek kuruşu yoktu. O niyetle giriyorlar ama ben şahane bir hayatı olanı duymadım. Kadınların oradan sağ salim çıkabilmesi bile şans.

Nasıl yani orada mı ölüyorlar?

Evet…

Ölene kadar müşteriyle birlikte olmuyorlar ama herhalde!

Belli bir yaştan sonra yan işlere geçiriliyorlar, çaycılık, tuvalet temizleyiciliği gibi. Tabii bunlar, birkaç hikayeden yola çıkarak öğrendiklerim. Roman dediğim gibi benim kurguladığım bir öykü, yoksa sosyolojik bir araştırma değil.

Berna hanım çıktı ama genelevden…

Eh, kurgunun da yardımıyla bu hikayeyi bir roman konusu haline getiren bazı istisnai özellikleri olmalıydı Berna’nın, değil mi?

O bölgeler karmaşıktır ya, dini, mezhepsel, mesleki ayrımlar fazladır. Kim nasıl davranırmış Berna’ya?

Bu tür ayrımların olmadığı ender yerlerden biri genelevler. İnsanlar diğer kimliklerini bırakıp giriyorlar herhalde içeri.

“Hangi genelevde eksik kadro varsa, oraya atanan kadınlar!”

Berna’dan dinlediğin ve araştırdığın kadarıyla kadınlar zorla mı getiriliyor geneleve filmlerdeki gibi, yoksa kendi istekleriyle mi?

Her çeşidi var. Ama devlet hastanesindeki heyetten tut, ahlak polisine, hatta genelev kapısına kadar her aşamada yolundan çevirmeye çalışıyorlar geneleve ilk girecek kadınları. Çünkü kapıdan ayağını atıp vesikayı aldığın anda kurallar değişiyor, çıkmak çok zor. Üstelik, genelev, devletin güvencesinde, kontrolünde bir yer ve sana daha enteresan bir şey söyleyeyim, oraya girmek isteyen kadın “Ben geldim” deyip kapıyı çalıp istediği geneleve giremiyor mesela. Nerede eksik kadro varsa oraya ataması yapılıyor bir bakma.

Ataması mı yapılıyor?

Çok enteresan… Hangi ilde talep varsa orada girebiliyor işe kadın. Her ilin genelevinin kalitesi, müşteri kitlesi de farklıymış. Mesela Mersin genelevi çok büyük bir genelevmiş, Adana başka, Bursa başka. Ayrıca kadınlar peşinat yatırmadan da başlayamıyormuş, parası olmadığı için de borçlandırılıyormuş işe başlarken.

Mardinkapı genelevini nasıl anlattı Berna hanım?

Küçük bir genelevmiş. Haftada iki gün izni varmış. Regl oldu mu mecburen izinli. Haftalık izni ister kullanır, ister kullanmaz ama dışarı öyle elini sallayıp çıkamazmış. Zavağının gelip teslim alması lazımmış.

Zavak nedir?

Kadının sahibi gibi bir şey, sevgilisi ama satıcısı da oluyor… Bu tür bizlere yabancı olan kelimeler için bir sözlük de hazırladım. (Not: Sözlük için aşağıya bakabilirsiniz.)

Kıyafetleri onlar mı veriyor?

Hiçbir şey vermiyorlar, her şeyi kadınlar ceplerinden ödüyor. Alışveriş için dışarı çıkarmışlar ilk gittiğinde. “Saçın başın düzgün olsun, makyajını yap da ne istersen giy” demişler; kombinezon, gecelik, bikini, sütyen, mini etek, büstiyer… Patron vekili ders vermiş, “Boy pos göstermek için kızların çoğu ayakta durur. Fonda oyun havaları çalar, isteyen göbek atar, isteyen göz süzer, maksat müşterinin içini gıcıklamak. Senin de vardır elbet birkaç numaran, aklına ne gelirse onu yaparsın” demiş… Berna’nın ilk dersi bu olmuş.

Nazenin Tokuşoğlu, Habertürk

Kitaptan

“Müdavimlerini pek nadir dışarıya uğurlayan Mardinkapı Berna’nın hakkını vermeye hazırlanıyordu… Dört yıl sonra, tıpkı ayrıldığı günkü gibi serin bir sonbahar akşamı döndü Ankara’ya. Çantasında birkaç ayı kurtaracak kadar parası, on tane altın bileziği vardı. Vesikasının sigortalı işlere girmesini imkansız hale getirdiğini öğrenmişti. Kimse genelev artığı sekreter ya da satış elemanı istemiyordu. Berna hâlâ üç kuruşa beş takla atmaktan öteye gidememişti. İçi yana yana “mesleğe” dönüş yapması gerektiğini anladı”

“O yılların Diyarbakır’ı tam bir keşmekeş… Bu çok sesli, çok mezhepli kalabalıkların her bakımdan eşit sayıldıkları iki merkez vardı şehirde. Biri, Şafilerle, Sünnilerin ortaklaşa kullandıkları Ulucami, diğeri ise erkek nüfusun tamamına hitap eden genelevdi. Her çeşit yasa dışı işin yapıldığı, polisin dahi desturla girdiği Hançepek mahallesinin tam ortasında, Devlet kontrolündeki bir ada gibiydi Mardinkapı.”

“Belma’dan sonra banyo sırası Berna’ya geldi. Küçük kız soyundu, bir deri bir kemik esmer vücudundan son giysi parçası olan külotunu çıkarıyordu ki… o da nesi! Bir damla kan! Dili tutulmuş bakıyor lekeye… Süheyla, birden elindeki hamam tasını kızın kafasına indirdi. Arkasından nasıl bir dayak… Çocukların feryadı ayyuka çıkmıştı ki, kapının sürgüsü kırılıp yardım yetişti! Kumru hanım ev sahipleriydi. ‘Allah kahretsin seni! Kızın âdet olmuş manyak!’…”

“Kazım öfkesini önce kelimelerle kusuyor, sonra Berna’yı tartaklıyor ve nihayet üzerine çıkıp canını yakmak isteyerek, hatta belki çocuğu düşürtmeyi umarak sevişiyordu kızla. 31 Mart 1982 günü on dört dikişlik bir yırtıkla bir kız çocuğu doğurdu.”

“İnsanın vücudu seks yapmakla eksilmiyor” diye düşündü, dişini sıkıp, o iğrenç avukatın altına on dakikacık yatmak ona özgürlüğün anahtarını kazandıracaktı.”

“Müdür içeri giren Berna’nın arkasından makam odasının kapısını sıkıca kapattı ve “kendi rızanla mı giriyorsun geneleve” diye sordu.Berna yıllar önce Kilis Emniyet Amirliği’ndeki babacan müdürü hatırladı, gözleri doldu.“Evet müdürüm” dedi, “kendi rızamla…”Muayeneden sonra heyete çıktığında bunun bir tür “kabul seromonisi” olduğunu düşündü. Raporu imzalanırken gözünün önünden babasının, babaannesinin, annesinin yüzü geçti. O sırada başhekimin sesi duyuldu:“Rızan var mı geneleve girmeye?” “Var doktor bey.”

“Gece saat on birde genelev kapandığında altı müşteri almıştı. Bu müşterilerden sadece, yüzünde henüz ergenlik sivilceleri olan genç bir delikanlıyla mesele çıkmıştı. Geneleve alkollü içki sokmak yasaktı. Buna rağmen kadınların hepsinin zulaları dolu, çoğunda ot ve hap da mevcuttu. Yavaş yavaş alemin sırrını çözmeye başlayan Berna, genelevin birçok erkek için bir takıntı olduğunu anlamıştı. Müdavimler arasında işadamları, politikacılar, bürokratlar vardı.”

“Oda, olsun olsun sekiz on metrekare, duvarları koyu pembe, yerleri yeşil seramik döşeliydi. İçinde maviye boyalı saç bir gardırop, bir tane tek kişilik, bir tane çift kişilik somya, lavabo, lamba ve perde vardı. Tuvalet ve banyoyu on oda ortak kullanıyordu.”

“Haftada iki defa, zührevi hastalıklar hastanesinden iki hemşireyle bir doktor gelir ve bütün kadınları kontrolden geçirir; her ay da mutlaka kan tahlilleri yapılır. Evin tek tuvaletinde küçük bir tüplü ocak durur, üstünde bir kazan zefiranlı su daima sıcak beklerdi. Bu ilkel usulle arada bir kadınlardan birinin hastalık kapması kaçınılmazdı; hasta kadın çalışmaktan men edilir, diğerleri işe devam ederdi.”

Genelev Sözlüğü

Zavak: Genelev kadınını satan erkek. Alemde kadının genelev nikahıyla bağlı olduğu koca. Ancak zavak, halk arasında bilinen pezevenkten farklı bir kimlik. Öncelikle kadının dostu, aşığı. Kadının geneleve girmekteki birinci amacı, zavağını ve ailesini geçirdirmek. Zavakların çoğu başka kadınlarla resmi nikahla evli olup, nikahlı eşler kocanın ne iş yaptığını bilir.

Sermaye: Zavağın malı durumuna gelen kadına sermaye denir. Sermaye, her türlü hak ve özgürlüğünden kendi rızasıyla vazgeçtiği için artık genelev sınırları içinde hapsedilmiş, bir nevi köle statüsündedir. Her zavak bir umut taciridir. Pazarladığı kadına yeterince paraları olduğunda yeşil panjurlu bir ev alıp orada sonsuza kadar mutlu yaşayacaklarını hatırlatmakla yükümlüdür.

Çiftbaşlı: Zavaksız çalıştırılan kadın. Kadını getiren adamla patron masaya oturur, bir fiyat üzerinde anlaşır ve adam parayı alıp ortadan kaybolur. Kadın artık patronun sermayesidir. Emeklilik yaşı gelen çiftbaşlılar, tuvalet bekçiliği, çaycılık, başka kadınların hizmetçiliği türü yan işlere koşularak ölene kadar kullanılırlar.

Patron: Genelevin sahibi ve yönetim kurulu başkanına denir. Genelev sınırlarının dışında ikamet eder. İçeride çok gerekmedikçe müdahil değildir.

Vekil: Patronların, evleri fiilen idare eden çalışanları. Vekil, genelevin genel koordinatörüdür. Her akşam patrona hesap vermekle mükelleftir. Öte yandan patronun, aynı evde birden fazla kadına zavaklık etmesi halinde onlarla patron arasındaki ilişkileri düzenlemek de görevidir.

Şalvar giymek: Genelevde çalışmasına rağmen, patronun özel kadını sıfatıyla, müşteri kabul etmeyen kadın şalvar giyer. Vekille beraber evin yönetiminden ve kasasından sorumludur. Vitrine bakanlar, şalvarlı kadına talip olmaya kalkmazlar.

Bedavacı: Genelevde sunulan hizmetin karşılığını ödememek için taktik uygulayan müşteri. Gözlerine kestirdikleri kadınla birkaç kere viziteyi ödeyerek beraber olduktan sonra aşık olmuş numarası yapar. İşe yeni başlamış kadınlar için tehlikeli bir tuzaktır.

Hacana: Herhangi bir mekânda çalışmayan, telefonla işe giden kadınların pazarlamacısı. Kadın ve müşteri genellikle otellerde buluşur, adres, muamele ve ücret önceden hacana tarafından belirlenir. Hacana aracılığıyla işe çıkan kadınlar arasında üniversite öğrencilerinin, mankenlerin, ev kadınlarının olduğu bilinir.

1
Leave a Reply

1 Comment threads
0 Thread replies
0 Followers
 
Most reacted comment
Hottest comment thread
0 Comment authors
  Subscribe  
newest oldest most voted
Notify of

[…] neden onu kurgulayıp bir roman yazmadığını sorar. Ve 41. Oda: Mardinkapı çıkar ortaya. http://egoistokur.com/ah-seni-ilk-ben-tanisaydim-buralara-dusurur-muydum/ Bence Berna güçlü bir kadın. Yaşadığı onca şeye karşın var olma savaşı veriyor ve […]