Egoist okur

Barbaros Altuğ: “İçimde uzun zamandır uyuyan bir hikaye vardı”

Edebiyat dünyamızın en kendine has karakterlerinden biri Barbaros Altuğ. Başta yazar ajanıydı, sonra sivri dilli, can yakan eleştiri yazılarıyla da dikkat çekmeye başladı. Kimsenin gözünün yaşına bakmıyor, fikri neyse açıkça yazıyordu ve buna alışık olmayan bizler için basbayağı yeni bir durumdu bu. Haliyle Barbaros Altuğ bazılarınca sevilen, bazılarınca nefret edilen ama hep çok merak edilen biri oldu. Şahsen bu durumla gizli gizli eğlendiğini de düşündüm ben hep. Oscar Wilde, “Hakkımda konuşulmasından daha kötü bir şey varsa o da hakkımda konuşulmamasıdır” der ya; onun gibi…

İşte Barbaros Altuğ şimdi ilk romanıyla okur karşısında. Onunla Can Yayınları’ndan çıkan Biz Burada İyiyiz‘i konuşmak için buluştuk. İşte yazıya, kitaplara, eleştirmenlere, Holly Golightly ile Sally Bowles’a, Berlin üzerinde gökyüzü ve İstanbul’da yeryüzüne, Gezi’ye, bir de yazmayı sürdürdüğü yeni romanına dair anlattıkları…

Gülenay Börekçi

Biz Burada İyiyiz: “Hayatını değiştiremeyecekse bir insana neden âşık olasın ki?”

egoistokur barbaros altug gulenay borekci roportaj

“Günümüzde geçen bir hikaye anlatıyorsan ve içinde Gezi yoksa, sen aslında yaşamıyorsun demektir.”

Biz Burada İyiyiz bir novella. Karakterlerin Gezi’den sonra umutsuzluk içinde İstanbul’u terkedip Berlin’e sığınıyorlar. Ve hikaye başlıyor… Neden Berlin?

Berlin bir özgürlük adası. Almanya’da bütün baskı dönemlerinde iktidarların en çok yok etmek istedikleri yer. Nazizmin yükseliş sebebi neredeyse… Ama onca şeyden sonra 90’larda hiç hayal edilemeyecek bir şey oldu ve şehri ikiye bölen duvar yıkıldı. O travma döneminde Almanya’da yazılanlara bakarsan, Gezi’den sonra bizde yazılanlara eşdeğer olduğunu görürsün. Duvarın yıkılmasıyla birlikte, aniden başka bir dünyanın içine düştüler. İki farklı dünyanın insanları bir anda birbirleriyle karşılaştı; Doğu tarafı Batı’yla, Batı tarafı Doğu’yla yüzleşti.

Sen orada mıydın?

Duvarın yıkıldığı gece mi? Oradaydım. Sonra da gittim defalarca. Duvar yıkılmıştı ama hâlâ orada, görünmez bir şekilde şehrin ortasında duruyordu… Tamamen ortadan kalkması çok yavaş oldu. En çok ilgimi çeken de milletçe geçmişleriyle yüzleşmeleri ve yanlışlarından ötürü af dilemeleri oldu. Bu bizim yapamadığımız bir şey. 100 yıllık acıların bile üstünü örterek yaşamaya çalışıyoruz biz. İkinci Dünya Savaşı sırasında Yahudilere yaptıklarımızı konuşmuyoruz mesela. Yahut Aşkale’den bahsetmiyoruz hiç. Halbuki travmalarımızla baş edip işlediğimiz suçlarla yüzleşmemiz gerekiyor. Kendimizi affetmenin yolu bu.

Gezi’nin de aynı şekilde bizim hayatımızda dönüştürücü bir etkisi olacak mı sence?

Hiçbir şey bir günde değişmez, bunu bekleyenler hayal kuruyor. Ama uzun vadede bir şeyler değişecek. Yavaş yavaş… Tıpkı dünyanın dört bir yanında 1968’in etkilerini hâlâ görüyor olmamız gibi. Gezi’yi olumlu ya da olumsuz bir şekilde anmadan politika yapmak bile mümkün değil artık. Gezi’nin çocukları bir gün politikaya da girecekler elbette. Ve 20 sene sonra ülkeyi onlar yönetecek. Kendi çocuklarını nasıl yetiştireceklerini artık biliyoruz. Muhtemelen çok daha özgür, çok daha “iyi” insanlar olarak… Biz göremeyeceğiz belki ya da görsek bile çok yaşlanmış olacağız ama fark etmez.

Emrah Serbes’le senin romanlarınız tesadüfen eşzamanlı yayınlandı. Okurken benzer damarlardan yürüdüğünüzü fark ettim. Çok genç karakterleri yazmışsınız ve arka planda Gezi var. Ayrıca referanslar hep edebiyat yapıtlardından; karakterler çok kitap okuyor ve bunu sıklıkla dile getiriyorlar. 

Türkiye’nin son beş senesini hatta gelecek beş senesini arka planda Gezi olmadan anlatmak mümkün değil. Anlık bir şey değildi Gezi, ağaçlar kesiliyor diye patlak vermedi. Çok uzun zamandır arka arkaya gelen baskıların birikmesiyle büyüyen bir toplumsal hadiseydi. Brezilya’da bile Gezi diye pankart açıyor insanlar. O yüzden günümüzde geçen bir hikaye anlatıyorsan ve içinde Gezi yoksa, sen aslında yaşamıyorsun demektir.

Fotoğraflar Berlin’de çekildi. Küçük fil Panchali romanda geçen fil. Önünde bisikletler olan kafe, romanda Yasemin’in hep gittiği yer, sonunda Eren de gidiyor. Oda Barbaros’un Berlin’deyken kaldığı ve romanını yazdığı oda. Eren’in de odası o aynı zamanda. Gökyüzüyle heykele gelince; Biz Burada İyiyiz’in kapağı oradan ilhamla tasarlandı. Barbaros’un perişan haline gelince; sorun değil, o sayede güzel bir kitap okuduk.

“İçimde uzun zamandır uyuyan bir hikaye vardı”

Romana gelelim… Karakterlerinden Eren, yani yazar olan, kendini iyileştirmek için yazmaya başlıyor. Bu sana da uyar mı?

Uyar galiba. İçimde çok uzun zamandır uyuyan bir hikaye vardı ve artık dışarı çıkması gerekiyordu. İnsanlar okusun, hikayem unutulmasın istedim.

“Hikayemizi herkes öğrensin diye değil, biz unutmayalım diye yazdım” diyor Eren.

Gezi esnasında yaşadıklarımız 10 sene sonra da hatırlanacaksa, bu edebiyat sayesinde olacak. Benim romanım sayesinde bir kişi bile hatırlasa gelecekte, yeter bana.

Ama bu hatırlayışın şahsi bir yanı söz konusu. Eren’in söylediği bir şey daha var çünkü… “İnsan yazdıkça kendi içindeki kuyulara çekiliyor bilmeden; kazdıkça, derine indikçe siyahlaşıyor suları o kuyuların da” diyor.

İnsanın kendi içine inip hatırlamaya başlaması acılı, korkutucu bir süreç. Unuttuğunu sandığın hiçbir şeyi unutmadığını fark ediyorsun. Hatırlamamayı seçmişsin sadece. Yazarken her şey bir başka şeyi tetikliyor ve birdenbire net ve apaçık görmeye, hatırlamaya başlıyorsun. Keşke unutmak diye bir şey olsa ama yok. Ben de yazarken, üç yaşından beri duyduğum, gördüğüm, hissettiğim her şeyi teker teker yeniden yaşamaya başladım.

“Zamanla keder veren anılar artık incitemiyor, güzel anılar aynı şiddette haz vermiyor” gibi bir şey yok o zaman.

Hayır, hayır, hayır. Aksine. Ama şu oluyor, acılarınla hesaplaşabiliyorsun. Yüzleşiyorsun çünkü, sana o acıyı yaşatanı affediyorsun. Ama unutmuyorsun.

İki özgür ruh: Sally Bowles ve Holly Golightly

Birçok Alman yazarın yanı sıra, Christopher Isherwood ve Truman Capote’den de izler var romanında…

Isherwood 1930’larda Berlin’e gidiyor ve hikayelerini orada yazıyor. Elveda Berlin’deki Sally Bowles’u orada yaratıyor mesela. Sonradan Cabaret filminde Liza Minelli’nin canlandırdığı meşhur karakter… Berlin’in ve Sally Bowles’un temsil ettiği o özgürlük hissi, hiç yok edilemeyen, dipten dibe hep kaynayan bir şey. Truman Capote yıllar sonra Sally Bowles’dan etkilenerek Tiffany’de Kahvaltı’yı yazdı.

Vay be, bilmiyordum bunu…

Filmde Audrey Hepburn’un canlandırdığı Holly Golightly aslında Sally Bowles’dur.

Ve bu ikisi senin en sevdiğin kitaplar…

Başlarken hiç bilmiyordum onlarla ilgili bir şey yazdığımı, farkında bile değildim.

Ama Tiffany’de Kahvaltı’ya saygı duruşu gibi bir şey çıktı sonunda.

Evet, Yasemin, Holly Golightly, yani bir özgür ruh. Eren’se bir gün ünlü bir yazar olmayı hayal eden o gay çocuk. Bunu roman bittiğinde fark ettim.

“Bazıları romanımı beğense bile yazmayayacak. Ama endişelenmiyorum, çünkü okurun gücüne inanıyorum.”

Romanını yazarken, bugüne kadar çok kişiyi eleştirdiğini hatırlayarak herhangi bir tedirginlik hissettin mi diye sormak istiyorum…

Eleştiride acımasız biri olduğumu ve eleştirdiğim insanların bazılarının romanıma karşı tavır alabileceklerini biliyor ama aldırmıyorum. Öte yandan edebiyat torpil gerektirmez, beğenirsen beğenirsin. Kimse kimseye bir kitabı zorla beğendiremez.

Sen mesela pat diye söyler misin beğenmediğinde?

Pat diye söylerim. Ama her zaman yazmayabilirim.

Niçin?

Çünkü iş işten geçtikten sonra yapılan eleştirinin yararı olmayacağını bilirim. Sonuçta o kişi bana fikirlerimi yüzüne karşı söyleyebileceğim yakınlıktaysa, niçin oturup hakkında eleştiri yazayım? Ama tanımıyorsam, yani yüzüne söyleme olanağım yoksa, tabii ki yazarım. Her neyse, başta küçük bir tedirginlik süreci geçirdim elbette ama sonra o da kalmadı. Kafamda bir hikaye vardı ve onu istediğim şekilde anlatmak dışında hiçbir şeyi umursamadım…

Eleştirenlere tepkin ne olacak?

Eleştirmekte özgürler, dilediklerini yazıp söyleyebilirler. Ama eleştirmek için iyi bir donanıma sahip olman lazım. 1940’lardan kalma edebiyat bilginle eleştiri falan yapamazsın. Türkiye’deki birçok eleştirmenin sorunu bu, dünyada ne olup bittiğinden ve çağdaş edebiyatın nereye gittiğinden haberleri yok. Oturup uslu uslu jüri üyeliği yapsınlar daha iyi.

Bunu söylemen iyi oldu, bu ülkedeki bütün önemli edebiyat ödüllerinde jüri neredeyse hep aynı isimlerden oluşuyor. Bu tuhaf bir durum.

Tuhaf gerçekten. Sen de ben de kitap okuyoruz, üstelik bu işi profesyonel yapıyoruz ve bir insanın senede okuyabileceği kitap sayısını biliyoruz. 23 jüride de aynı kişi varsa, o kişinin aralarından seçim yaptığı bütün o kitapları ne zaman ve nasıl okuduğunu merak ediyorum açıkçası. Bunun tek bir anlamı var: Demek ki kitap okumuyor aslında ama okumadığı kitaplara ödül veriyor.

Bence eleştirilmekten daha kötüsü eleştirilmemek, daha doğrusu “görülmemek”…

Bazılarının romanımı beğense bile yazmayacağını düşünüyorum hakikaten. Ama bu bir endişe mi; hayır. Hâlâ okurun gücüne inanıyorum. Edebiyat eleştirmeni bütün gücüyle bir kitabı övse bile onun çok okunmasını sağlayamaz. Aynı şekilde ne kadar yererse yersin, iyi kitap okur tarafından er ya da geç keşfedilir. Twitter’da kendi aralarında haberleşen ve birbirlerine kitap tavsiye edenler var ya, onlar benim için daha önemli.

“Kitap eklerinin kapağında ilk romanını yazan harika bir yazarı göremiyorsun, 300 yaşındakileri çıkarıyorlar.”

Geçelim bunu… Kitabını en çok kim okusun ve beğensin istersin? Şundan soruyorum: Seninle çalışan yazarlar romanlarını herkesten önce sen oku istiyorlar. “Barbaros beğendiyse, tamamdır” gibi bir durum var. Senin için böyle biri var mı?

Arkadaşım Sırma Köksal’ın ne diyeceği önemliydi. Can Yayınları’nın genel yayın yönetmeni, biliyorsun. Yayınlasın diye değil, hakikaten fikrini merak ettiğim için gönderdim. Bir de gene yakın arkadaşım olan yazar Ünver Alibey okudu. Onun tavsiyelerine uydum açıkçası hatta romanın yarıdan fazlasını attım. Kelime kelime ayıklayarak, cımbızlayarak… Ama esas beğensin istediklerim elbette gençler. Arkadaşların seni tanıyor ve iç dünyanı biliyor sonuçta; beğenmeye hazır hepsi.

İlk romanların şahsi hikayeler olduğu söylenir. Biz Burada İyiyiz için de geçerli mi bu?

Karakterler benden izler taşıyor ama bu doğal, çünkü sadece ilk romanlar değil bütün romanlar otobiyografiktir. Yazdığım her şeyde benden, ailemden, arkadaşlarımdan, beni etkileyen insanlardan, teyzemden, ablamdan, ne bileyim Ayşe Kulin’den, Murat Somer’den, senden izler olacak. Ama bunların toplamı otobiyografik mi diye sorarsan; hayır, değil. Ben kendimi anlatmak için değil, bu ülkede yaşayan gençlerin mutsuzluğunu anlatmak için çıktım yola.

Nedir gençlerin dertleri, onları mutsuz eden şey?

Ne yapsalar umutlarını, heveslerini kıracak bir şey çıkıyor karşılarına. İstedikleri zengin ya da ünlü olmak değil, daha özgür ve mutlu olmayı istiyorlar sadece. Ama söylediklerine kulak asan yok. Her seferinde önleri kesiliyor. Gezi onların seslerini duyurmalarını sağladı.

Edebiyatçılar gençlere çok aldırmıyor sence, genç karakterleri anlatmıyor kimse mesela.

Ve genç edebiyatçılara kimse destek olmuyor. Mesela 1980’lerde “genç edebiyatçı” denen kişiler hakikaten gençti. Latife Tekin ilk romanlarını 20’lerinde yayınladı. Buket Uzuner de şöhret olduğunda çok gençti. Onlara kendilerinden önceki kuşaklar el verdi. Bir önceki jenerasyonun desteğiyle parladılar. Şimdiyse şöhretli edebiyatçıların hepsi belli bir yaşın üstünde. Yayınevleri de yeni edebiyatçıları parlatmak adına çok şey yapmıyor. Roman keşfetmiyorlar mesela. Genç edebiyatçılar sadece okur gücü ve desteğiyle var oluyor. Yayıncılığın sanayi olma yolundaki hızlı gidişinin fazlasıyla garantici seçimlere sebep olduğunu düşünüyorum, neticede bundan edebiyat zarar görüyor.

Birkaçı hariç yayıncılar riske girmiyor…

Bağımsız yayıncılar, küçük ve orta ölçekli yayınevleri bu yüzden kesinlikle desteklenmeli. Kitap ekleri ve edebiyat dergilerinde de görebiliyorum bu risk almama halini. İlk romanını yazan harika bir yazarı kapakta göremiyorsun hiçbir zaman, hep 300 yaşındakileri kapağa çıkarıyorlar.

Selim İleri’nin Emrah Serbes yazısını okudun mu?

Olgun bir yazarın genç bir yazara itirafları. Okudum, çok güzeldi. Ama o yazıyı kapağa koymamışlar işte.

“Bu saatten sonra yazar ajanı olarak yeni yazarlarla birlikte çalışmayacağım.”

Şimdi ikinci romanı yazıyorsun. Birkaç ipucu istesem ona dair?

Adı Türkçe Alfabe. İlk bölümün başlığı “Anne”. İlk cümlesiyse, “Birinin kalbinden neler geçer, asla başkası bilemez”. İkinci bölümün adı “Budapeşte”. Yani her bölüm alfabedeki harflerin sırasıyla gidiyor…

Son sorum: Roman yazdıktan sonra yazar ajanlığını da sürdürebilecek misin?

Hiçbir şey değişmedi hayatımda. Şu anda çalıştığım yazarların çoğuyla çok uzun süredir çalışıyorum. Hepsi arkadaşım hatta ailemden insanlar gibi. Roman yazacağımı söylediğimde hepsi müthiş destekleri beni. Bitirdiğimde fikirlerini ilk aldıklarım da Latife Tekin, Ayşe Kulin ve Kürşat Başar oldu. Uzun uzun konuştuk, kendi kitapları gibi sahiplendiler romanımı. Hayatımda değişen tek şey, yazmaya devam edecek olmam. Ama bu saatten sonra yazar ajanı olarak yeni yazarlarla birlikte çalışmayacağım.

Gülenay Börekçi

Kitaptan

Belki de yazmaya çalıştığım bu kitabı hiç bitiremeyeceğim. Ya da bitirebilirsem de yayımlatamayacağım. Yayımlatmak istemediğimden ya da kimse yayımlamak istemeyeceğinden değil. Tam tersine, yazdıklarımı herkes okusun istiyorum.

Ama bu kitabın içinde herkesi, tamam, herkesi değil belki ama sevdiğim herkesi incitecek şeyler var. Onları incitmek için yazmıyorum oysa. Bunu onlara anlatmak çok zor, biliyorum. Ne kadar roman yazıyorum, desem de ben bile bunların yaşanmış olduğunu biliyorum. Sadece isimleri değiştiriyorum; belki biraz da dış görünüşleri. Ama işte babam orada duruyor; bu kitabı okuyabilse Halit’in kendisi olduğunu anlamamasına imkân yok. Başkaları anlayacak elbette, o anlayamasa da. Çünkü o en azından ne yaptığını biliyor. Annemi de tanıyacaklar; çünkü onun da ne yapmadığını biliyorlar. Bana elini uzatmadığını, beni öylece, istemediği, yanlışlıkla alınmış ya da hatırası var diye saklanan ama hiç yüzüne bakılmayan bir eşyaymış gibi kenarda tuttuğunu biliyorlar.

Halbuki ben kimseyi üzmek için yazmıyorum; sadece kendimi iyileştirmek için yazmaya başladım. Başka bir hikâyeydi bu üstelik ilk başta; kendi başlarına büyüyen üç çocuğun hikâyesi. Anasız babasız ama sokaklarda da değil; başka bir dünyanın olabileceğine dair bir umut hikâyesi. İnsan yazdıkça kendi içindeki kuyulara çekiliyor bilmeden; kazdıkça, derine indikçe siyahlaşıyor suları o kuyuların da.

Sonunda yazdığım her şeyi silip bu hikâyeyi yazmaya başladım. Aslında çok da farklı değil başlarken düşündüğümden; yine üç çocuğun hikâyesi. Yine birbirlerine tutunarak büyüyorlar; ama bu kez anasız babasız değil hiçbiri. Aksine, şimdiki yalnızlıkları onları hep ana babalarıyla olan hikâyelerine çekiyor. Babasının terk ettiği bir evde hayatını kızına adayan annesiyle büyüyen bir çocuk, harcadığı hayatının acısını çocuklarından çıkaran bir babanın izlerini silmeye çalışan bir başkası, kendisi olmasına izin verilmeyen bir diğeri. Ve o gece var bir de.

Ama Yasemin; o kırılacak. En çok o kırılacak. Çünkü onun bu kitapta anlattığım hikâyesini sadece ben biliyorum. Bu hikâyeyi kitabıma koyduğumu da.

Evet, bu kitap bitse bile yayımlanmamalı. Yasemin bu kitaptaki hikâyeleri okumamalı. Yayımlanırsa ilk o okuyacak. Biliyorum.

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of