Egoist okur

DAHA: Cehennemden cennete atlama arzusu

“İlk romanı Kinyas ve Kayra’da hatırı sayılır bir okur kitlesi yaratan Hakan Günday, sonraki her kitabında bu sayıyı katlayarak artırmayı başardı. Okurunda ‘karnına yumruk yemiş’ hissiyatı uyandıran ağır meseleleri, ağır hikayelerle anlatan Günday, ‘Daha’ romanıyla sekizinci kez buluştu okurlarıyla. Yazar, ‘insanlık denen tarihte çıktıkları sokaklara bir devlet töreniyle diri diri gömülen hayatlara’ ithaf ettiği yeni kitabında, ‘cehennemden cennete atlamak isteyen kaçak göçmenlerin’ hikayesini anlatıyor.”

Hakan Günday, “Babam bir katil olmasaydı, ben doğmayacaktım” cümlesiyle başlayan “Daha” romanını, gazeteci arkadaşım Ümran Avcı’ya anlattı…

hakan gunday egoistokur daha rop

“Yeniden bir insan gibi hissedebilmek için hayatları boyunca bir vicdan naklinin peşinde koşanlar var…”

Kitabınız aslında vicdanların kuruma hikayesi bir bakıma…

Evet, öyle diyebiliriz. Hatta şimdi düşünüyorum da, bugüne kadar yazdığım hikayelerin çoğu vicdanların suyunu çekmesiyle başlıyor. Sonra da o vicdan denilen şey her neyse, hayat adındaki cerrah tarafından, bir apandisit gibi sökülüp alınıyor. Galiba bu hikaye de, böylesi bir ameliyat sonrasında olanları anlatıyor. Bazı karakterler, vicdansız hayata anında alışıyor, bazıları da yeniden bir insan gibi hissedebilmek için hayatları boyunca bir vicdan naklinin peşinde koşuyor.

İnsan kaçakçısı Gaza’nın evinin bahçesinden öldürülmüş insanların cesetleri çıkıyor. O bahçe Türkiye toprakları gibi; faili meçhuller mezarlığı… Siz de kitabınızı “diri diri gömülen hayatlara” ithaf etmişsiniz zaten.

Bence insanın ve dolayısıyla devletlerin bütün sırlarını ve suçlarını gizlemek için aklına gelen ilk yer, üzerlerinde yaşadıkları toprak. Dolayısıyla bu dünya, her şeyden önce, büyük bir kasa. Ama yaptıklarından, gömerek kurtulabileceğini sananlar için bir sorun var çünkü bu kasanın bir anahtarı yok. Kapısının açılıp geçmişin gün yüzüne çıkması sadece bir zaman meselesi. Üstüne bir baraj da inşa etseniz, elbet ortaya çıkıyor. “Diri diri gömülenler” içinse durum biraz daha farklı çünkü onların dışarı çıkmasına bile gerek yok. Seslerini duymak için kulağınızı toprağa yaslamanız yeter.

Romanda iyi eğitim antibiyotiğe benzetilmiş…

Evet, bütün mikropları öldürdüğüne inanılıyor ama insan da en nihayetinde bağışıklık kazanıyor ve belli bir dozdan sonra antibiyotik hiçbir halta yaramıyor. Ayrıca her bireye aynı reçetenin yazıldığı bir eğitimden pek bir şey beklememek gerekiyor.

Gaza, romanda mekan olarak geçen Kandalı’nın hafızasını, “Unutmasıyla değil ama yanlış hatırlamasıyla meşhur” diye anlatıyor. Bizdeki toplumsal hafıza da biraz öyle galiba. Ya unutuyor, ya yok sayıyor ya da yanlış hatırlıyoruz…

Bence, hafızaya ilişkin bu oyunların çoğu birer savunma mekanizması. Hatta bir refleks. Ve unutarak ya da yanlış hatırlamaya çalışarak kendinizi sürekli savunmak zorunda hissediyorsanız, hiç bitmeyen bir saldırı altında olduğunuzu düşünüyor olmalısınız. Bütün dünyanın size düşman olduğunu düşünüyorsanız da dünyanın merkezi olduğunuzu düşünme eğiliminiz vardır. Tabii bütün bu yanılsamalar bir akıl hastalığının belirtilerini çağrıştırıyor… Belki de hafızayla bu kadar derdi olan toplumların, geleceğe ilişkin hayallerinde bir sorun vardır. Yani doğru dürüst kuramadıkları hayaller ve doğru hatırlamak istemedikleri bir geçmiş arasında sıkışıp kalmışlardır.

Hafıza ve unutuştan konu açılmışken, edebiyatın toplumsal hafızayı diri tutmakta ve olayları daha hatırlanır kılmaktaki etkisi üzerine konuşalım istiyorum…

Eğer derdiniz bir hikaye anlatmaksa, bir bulutun hayatını da anlatsanız, elbet o buluttan çıkan yağmurun düştüğü toprağı da anlatacaksınız. Belki de amacınız hiçbir zaman toplumsal hafızayı diri tutmak olmayacak ama hikayeyi tamamladığınızı hissettiğinizde, karşınıza bir resim çıkacak. Ve o resim belki de bütün dünyanın unutmak için uğraştığı bir olayın yerini almış olacak. Dolayısıyla iyi bir hikayeden, insanlık tarihini uzak tutmaya çalışmak, işin doğası gereği mümkün değil. Sadece şimdiyi bile yazsanız, geçmişin sonucu olan bugünden bahsediyorsunuzdur. Geleceği bile yazsanız, şimdiden bakıp anlatıyorsunuzdur.

Romanda dikkat çekilen bir başka nokta var. Namus cinayetlerinin hep “kadın namusu” üzerinden işleniyor oluşu… “Çocuk çalıştırıyor hakim bey, bizim oralarda bu namus meselesidir” diyen de yok, çocuk çalıştırmayı ‘ağır tahrik’ sayan da…

Evet, Gaza, ne kadar büyüse de daima çocuk kalan bir karakter. Dolayısıyla yaşadığı toplumun değerleri karşısında da, namus meselesi gibi bir kavram karşısında da saf tepkiler veriyor. Yani bir yetişkine dönüşüp, çocuk çalıştırmanın namus meselesi olarak ele alınmayışını doğal karşılaması mümkün olmuyor. Çevresine bakınca görebildiği tek şey, insanın, onur gibi bir kavramın içini nasıl sahtekarca doldurduğu. Ve bir çocuk olarak, sahte namus meselelerini bir görüşte tanıyor!

Kahramanınız Türkiye için “Doğu ile Batı arasındaki fark, Türkiye’dir” diyor…

Kaçak göçmenleri, Doğu’dan Batı’ya taşıyan bir organizasyonun parçası olan Gaza için Türkiye’nin tanımı bu. Aslında yıllar içinde geliştirdiği bir tanım. “Hangisinden hangisini çıkarınca geriye Türkiye kalır, bilmiyorum ama aralarındaki fark Türkiye, ondan eminim” diyor.

“Kültür kavramını büyütmemek gerek” diyor anlatıcı. Kültürün, hiçbir alışkanlığından vazgeçmeyip, bütün davranışlarını nesilden nesile aktararak dünyayı bir çöp eve çevirdiğinden bahsedilip “Kültür, toplumsal hafızaydı ama Alzheimar’a yakalanma eğilimi vardı” deniyor.

Binlerce yıllık kültürlerin birbirlerine davranışlarını ve kendilerini inşa ederken başkalarını yıkma eğilimlerini gördükçe, kültür kavramı üzerinde düşünmeye başlıyor Gaza. Ve insanın kültür dediği birikime katmak için ne gibi kavramları muhafaza ettiğine bakınca, o noktada da bir tezgâh olduğundan şüpheleniyor. Bireyin geleceğe doğru uzanmasına ve dönüşmesine imkan verecek olan kavramların özellikle es geçildiğini hissediyor. Dolayısıyla kültürün bireyi yarına fırlatacak bir mancınık olarak değil de, bir pranga olarak inşa edildiğini gördükçe, herhangi bir kutsallığı olmadığına ikna oluyor.

“Eşcinselleri öldürmek bazı ailelerde ata sporuydu” diyor anlatıcı. Eşcinsel cinayetlerine karşı tepki olarak yapılan simgesel eylem müthiş… “Birini öldürdünüz ama yeni bir eşcinsel akrabanız oldu” demek için katledilen eşcinselle evlenen bir başka eşcinsel.

Bence nefret suçlarındaki ortalama zeka seviyesi o kadar düşük ki bunlara verilen tepki ne olursa olsun, müthiş görünecektir! Dünyanın en basit tepkisini de verseniz, bir nefret suçlusunun yanında daima bir dahi gibi kalırsınız. Ne de olsa bir insanın nefret suçu işleyebilmek için yapması gereken ilk şey, aklından tamamen vazgeçmek.

“Az”, meselesi hayli ağır bir kitaptı, “Daha”, az biraz daha ağır sanki… Kitabın adı üzerine konuşmak istiyorum. “Daha” kelimesi ne çok şey anlatıyor…

“Daha” benim için, sözlükteki tanımının çok ötesinde anlamlar taşıyan kelimelerden. Sadece bu kelimenin varlığı bile, hiçbir şeyin bitmediğine bir kanıt gibi. En nihayetinde bir romanın adı, hikayenin üstüne çektiğiniz bir örtüdür. Her şeyin görünenden fazlasını taşıdığını anlatan bir hikaye kurmak istiyordum ve doğru örtünün “Daha” olduğunu düşündüm.

Linç psikolojisini de konuşalım. Sivas katliamı da hikayede yer alıyor…

Hikayem, bireyle toplumun ya da tek olanla çok olanın her türlü ilişkisi üzerine kurulu. Dolayısıyla linç de, bu ilişkilerden biri olarak var. Tek olan karşısında birleşmek, bir topluma dönüşmek için kullanılan araçlardan biri… Tabii hikayede bunun tersinin de geçerli olduğu bölümler var: Yani tek olana karşı duyulan nefretin tam tersi: Tek olana duyulan hayranlık… Ve bu topraklarda linçle ilgili tarihsel örnekler vermek gerektiğinde çok zorlanmıyorsunuz. Kulağınızı toprağa yaslamanız yetiyor!

Ümran Avcı, Habertürk

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of