Egoist okur

Sylvia Plath’in insanı sersemleten dürüstlüğü

Büyük şair ve yazar Sylvia Plath sadece otuz yıl yaşadı ve bu otuz yıla fırtınalı bir hayat, unutulmaz eserler sığdırdı. 1963 yılında hayatına kendi eliyle son vermesinden sonra eşi Ted Hughes‘un büyük kısmını sansürleyerek ilk kez yayımlattığı Günlükler, yıllar sonra özgün haliyle yayımlanmıştı. Kırmızı Kedi Yayınları‘nın yayınladığı yeni versiyon da zaten bu ikinci versiyon.

Sylvia Plath’ın hayatının son on iki yılını kapsayan günlükleri onun özelindeki ve edebi alandaki mücadelelerini veriyor ve okura onu tanımak için geniş pencereler açıyor. Günlükler, bu özgün yazarı tanımak ve yapıtlarını daha iyi anlamak isteyenler için eşsiz bir başvuru kaynağı, hayranları için vazgeçilmez bir başucu kitabı.

Aşağıda kitaptan yazarın fırtınalı ruhunu anlatan birkaç bölüm okuyacaksınız. Ama olağanüstü bir açıksözlülükle yazılmış günlükleri mutlaka okuyun. Plath’in yeteneği, zekası, duyarlılığı en çok da nadir rastlanan türden dürüstlüğü başınızı döndürecek, sizi adeta sersemletecek…

Gülenay Börekçi

sylvia plath gunlukler kirmizi kedi

“Bu eşini bulmaya çalışma-sınama, deneme-yanılma oyununda çok fazla acı var…” 

Evet, körkütük sana âşıktım; hâlâ da öyleyim. Daha önce hiç kimse içimde böylesine şiddetli bir fiziksel coşku yaratmamıştı. Seni yüreğimden koparıp attım çünkü gelip geçici bir gönül eğlencesi olmaya katlanamazdım. Bedenimi ellerine teslim etmeden önce, fikirlerimi, zihnimi, hayallerimi teslim edebilmeliyim. Oysa senin bunlardan hiçbirini alacağın yok.

Bu eşini bulmaya çalışma-sınama, deneme-yanılma oyununda çok fazla acı var. Ve ansızın bunun bir oyun olduğunu unuttuğunu fark ediyorsun ve gözyaşları içinde her şeyden vazgeçiyorsun.

Eğer düşünmeseydim, çok daha mutlu olurdum; eğer cinsel organa sahip olmasaydım, mütemadiyen gergin hislerin eşiğinde, dokunsan ağlayacak halde olmazdım.

Bir zamandan sonra evlilik ve çocuk fikrine ısınırım sanıyorum. Kendini beğenmiş, duygusal bir şüpheyle kendimi ifade etme çabam arzularımı yiyip bitirmezse tabii. Evlilik de kendini ifade etmenin bir yolu elbette ama sanatım, yazılarım yalnızca evlenir evlenmez kuruyup gidecek cinsel arzularımın vücut bulmuş haline dönüşmezse. “O”nu bulabilirsem… Zeki ama aynı zamanda fiziksel anlamda da çekici ve iyi görünümlü erkeği. Bu birleşimi ben sağlayabiliyorsam, aynısını bir erkekte de neden beklemeyeyim?

Sinir sisteminin mekanizması ne kadar da karmaşık ve zor. Ahizenin diğer ucundan ulaşan cızırtılı bir ses ta rahim duvarlarına umudun tatlı ürpertisini gönderebiliyor; bütün o kablolar boyunca sert, küstah ve samimi gelen sesinin tınısı bağırsak yolunu sıkıştırabiliyor. Bütün o meşhur şarkılardaki “Aşk” sözcüğünü “Arzu”yla değiştirseler, gerçeğe çok daha yakın olabilirler.

sylvia plath gunlukler kirmizi kedi 1

“Bu gece çirkinim. Erkekleri cezbetme yetime olan bütün inancımı yitirdim…”

Bu gece çirkinim. Erkekleri cezbetme yetime olan bütün inancımı yitirdim. Ki dişi hayvanlar için bu epey acınası bir illettir. Sosyal ilişkilerim yerlerde sürünüyor. Cumartesi gece hayatıyla olan tek bağlantım Bill de gitti ve kimsem kalmadı. Hiç kimsem. Umursadığım hiç kimse yok ve bu hissin karşılıklı olduğu aşikâr. Bir insanın diğerini cezbetmesini sağlayan nedir? Geçen yıl çeşitli nedenlerle benimle olmayı isteyen birkaç adam vardı. Görünüşüme güveniyordum, cazibeme güveniyordum ve egom doymuştu. Şimdiyse, ikisi düpedüz, büsbütün fiyasko olan üç kör randevunun ardından, sonuncusundan da ağzımın payını aldım. Nasıl oldu da arzu edildiğimi sandım hiç bilmiyorum. Ama içten içe biliyorum. Bir cazibem, özgüvenim vardı. Başta böyle solgun, ağırbaşlı ve donuk bakışlı değildim ben de. “Celia Amberley”de kızın, “Eğer beni öperse, her şey yoluna girecek; yeniden güzel olacağım,” dediğinde ne demek istediğini şimdi anlıyorum. Önce görünüşümle büyülenecek bir erkeğe, herhangi birine ihtiyacım var -Emile gibi birine. Sonra hemen yanımda, şuracıkta olacak gerçek birine ihtiyacım var, en kısa zamanda. O zamana kadar yolumu kaybettim diyebiliriz. … Anlıyor musunuz? Bir yerlerde, biri, beni azıcık da olsa anlıyor mu, azıcık da olsa seviyor mu? Bütün çaresizliğimle, ideallerimle, her şeyimle -hayatı seviyorum. Ama bu çok zor ve öğreneceğim daha çok, çok şey var. Galiba zaman zaman deliriyorum.

Tanrım, ben kimim? Bu gece kütüphanede oturuyorum, tepemdeki ışıklar gözümü alıyor, vantilatörün pervaneleri gürültüyle vızıldıyor. Her yer, her yer kitap okuyan kızlarla dolu. Azimli yüzler, pembe, beyaz, sarı renklerde tenler. Ve ben, bir kimliğim olmaksızın öylece burada oturuyorum: kimliği belirsiz. Başım çatlıyor. Okunacak bir tarih var uyumadan önce kavranacak yüzyıllar, yarın sabahki kahvaltıdan önce sindirilecek milyonlarca hayat. Yine de evde bana ait, benim varlığımla dolup taşan bir oda var. Hafta sonu biriyle randevum var: benim yalnızca bir isim değil, bir insan olduğuma inanan biri. Ve bunlar benim bütün bir insan olduğumun, yalnızca kimliksiz sinir bağı yumağı olmadığımın yegâne göstergeleri. Yolumu kaybettim. Huxley olsa buna çok gülerdi. Nasıl koşullandırılmış bir yer burası! Kitapların üzerine eğilmiş yüzlerce surat, pervaneler vızıldıyor, düşüncenin eşiğinde zamanı dövüyor. Bu bir kâbus. Güneş falan yok. Sadece süregelen bir devinim var. Kendimi rahat bırakırsam, içime dönüp düşünürsem eğer, aklımı kaçırırım. İncecik, gergin katmanlar halinde çok fazla şey var ve bambaşka yönlere çekilip uzatılıyorum; elimi uzatıp erişebilmek için çok uzaktayım. Alman kavmiyle durup biraz dinlenmek için de: Ama hayır! Devam, devam, devam. Çöküş ve yıkılış çağları boyunca imparatorluklar. Süratli, duraksamayan bir tempoyla. Bir daha güneş ışıklarının altında durup dinlenemeyecek miyim -yavaş, ağır ve huzurdan uyuşmuş halde?

sylvia plath gunlukler kirmizi kedi 4

“Şimdiye dek sevdiğim hiç kimse ölmedi ya da eziyet çekmedi…”

Şimdiye dek sevdiğim hiç kimse ölmedi ya da eziyet çekmedi. Yiyecek yemeğe ya da yatacak yere hiç muhtaç olmadım. Bana beş duyu ve çekici bir dış görünüş bahşedildi. Yani konforlu küçük koltuğumda, oturduğum yerden ancak ahkâm kesebilirim. Amerika’nın en seçkin okullarından birinde okuyorum; Birleşik Devletler’in en seçkin kızlarının iki biniyle bir arada yaşıyorum. Şikâyet edecek neyim var? Pek bir şeyim olduğu söylenemez. Özsaygımı esas pekiştirme yolum burslu olduğumu söylemek; özgür irademi kullanıp lise boyunca çalışmasaydım şimdi asla burada olamazdım. Ama bunu derinlemesine düşündüğümüzde, bunun ne kadarı özgür iradeydi ki? Ne kadarı ebeveynlerimden aldığım düşünebilme kapasitesi, akademik anlamda çalışıp başarı elde etmem için evde gördüğüm teşvik, bütün o erkek ve kızların men edildiğim sosyal dünyasına bir alternatif bulma ihtiyacıydı? Ve yazma tutkum, daha küçücükken, daha Mary Poppins ve Winnie-the-Pooh’nun masal dünyasında büyütüldüğüm zamanlarda başlayan içine kapanıklık eğilimimden gelmiyor mu? Bu beni sınıf arkadaşlarımın büyük çoğunluğundan ayırmadı mı? Bütün notlarımın A olduğu ve o alt alta üst üste boğuşup duran Conwaylilerden “farklı” olduğum gerçeği – nasıl olduğundan çok emin değilim ama sürüsüne geri döndüğünde üstüne insan eli değdiği anlaşılan bir hayvan gibi “farklı”. Bütün bunlar kendimi bencil bir tavırla alelade sürüden ayrı tutmamın üstü kapalı bir sebebi olabilir; kim ne derse desin, bu böyle. Özgür iradeye gelecek olursak, insanın hareket edebileceği daracık bir çatlak bu; hele ki daha doğduğu andan itibaren çevre, kalıtım, zaman ve koşullar ve görgü kuralları tarafından sindirilmiş haliyle. Bir dağın mağaralarının birinde yaşayan İtalyan anne-babanın eline doğmuş olsaydım eğer, daha on iki yaşında falan fahişe olurdum çünkü yaşamak zorunda olacaktım (nedense?) ve tek yolu bu olurdu. Sözde kültürel eğilimleri olan varlıklı, New Yorklu bir aileye doğmuş olsaydım, diğerleriyle birlikte benim de sosyeteye takdim partim yapılmış olacak, kürklü paltolarla, geniş bir sosyal çevreyle bıkkın bir yüz ifadesiyle donatılmış olacaktım. Nereden mi biliyorum? Bilmiyorum ki; ben ancak tahmin yürütebilirim. Ben, ben olmazdım. Ama ben, benim şimdi ve diğer milyonlarcası da öyle geri çevrilemez şekilde kendilerine has “ben”ler ki, bunu düşünmeye bile zor katlanıyorum. Ben: Ne sert bir sözcük; her harfi de oldukça güven tazeleyici. Mağrur ve kendinden emin dikey bir harfle başlayan ve sonra çevik, kendini beğenmiş kısa harfle devam eden… Kalem kâğıdın üzerinde gidip geliyor… Ben… Ben… Ben… Ben… Ben… Ben.

sylvia plath gunlukler kirmizi kedi 2

“Benden daha iyi yazanları, daha iyi görünenleri, daha iyi sevenleri kıskanıyorum…”

Benden daha derin düşünebilenleri, daha iyi yazanları, daha iyi çizenleri, daha iyi kayak yapabilenleri, daha iyi görünenleri, daha iyi yaşayanları, daha iyi sevenleri kıskanıyorum. Masamda oturmuş, gökyüzünü çalkalayıp mavi-beyaz bir köpüğe çeviren buz gibi rüzgârıyla, parlak, tertemiz ocak gününe bakıyorum. Hopkins Yurdu’nu ve salkım saçak kapkara ağaçları görebiliyorum; gri yolda bisiklet süren kızı görebiliyorum. Kurusunlar diye perde çubuğuna astığım naylon çorapların pırıltılı ipçiklerine takılıp çaprazlama masaya vuran güneş ışığını görebiliyorum. Sırf görme sinirlerine sahip olduğum ve onların algıladıklarını kâğıda dökebildiğim için bile değerli sayılırım sanırım. Ne aptallık!

Günlükler, Sylvia Plath. Çeviren: Merve Sevtap Ilgın,Kırmızı Kedi Yayınları

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of