Egoist okur

Ahlaki bir ikilem: Hitler’in kazağını giyer miydiniz?

Rolf Dobelli’nin Hatasız Düşünme Sanatı adlı kitabında, tekrar tekrar tuzağına düştüğümüz “en sinsi düşünce hataları” mercek altına alınıyor. Ve bize çok acayip gelen bazı soruların cevaplarını veriliyor. Mesela…

Kendi bilgimizi neden sistematik olarak gözümüzde büyütür ve neden diğer insanları olduklarından daha aptal sanırız? Neden bir şeyi, sırf milyonlarca insan doğru buluyor diye olduğundan daha doğru sanırız? Neden yanlış oldukları ispatlanmış teorilerden bir türlü kopamayız? Kurcalamaya değer elbette. Sorulardan en enteresan olanıysa şu bence: Önünüzde yeni yıkanmış bir kazak duruyor. Ama onu bir zamanlar Adolf Hitler kullanmış. Giyer miydiniz? En iyisi okumaya devam edin…

Gülenay Börekçi

hitlerin kazagi egoistokur ntv yayinlari

Bulaşma takıntısı: Hitler’in kazağını giyer miydiniz?

Önünüzde yeni yıkanmış bir kazak duruyor. Ama onu bir zamanlar Hitler kullanmış. Giyer miydiniz?

Dokuzuncu yüzyılda Karolenj İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra Avrupa -özellikle Fransa- anarşiye gömüldü. Kontlar, kale muhafızları, şövalyeler ve diğer yerel hükümdarlar birbirleriyle aralıksız savaştı. Gaddar savaşçılar çiftlikleri talan ettiler, kadınların ırzına geçtiler, tarlaları yerle bir ettiler, rahipleri kaçırdılar ve manastırları yaktılar. Ne kilise ne de çiftçiler aristokratların bu çıldırmış haline karşı koyabildi. Şövalyelerin aksine onlar silahsızdı.

Onuncu yüzyılda Auvergne Piskoposu’nun aklına bir fikir geldi. Soylular ve şövalyelerden belirli bir günde bir alanda bir tür sempozyum için bir araya gelmelerini rica etti. Bu arada rahipler, piskoposlar ve başrahipler çevrede bulabildikleri bütün kutsal emanetleri toplayıp alana yerleştirdiler; ölmüş azizlerin kemikleri, kana bulanmış kumaş parçaları, taşlar ve çiniler, yani azizlerle bir şekilde teması olmuş her şey. Piskopos o zamanlar saygın bir kişiydi, toplanan soylulardan, bütün bu kutsal emanetlerin huzurunda bu dizginsiz şiddetten tövbe etmeyi ve gelecekte silahsızlara karşı saldırılardan vazgeçmelerini talep etti. Talebini vurgulamak için de soyluların suratlarının önünde kanlı kumaşları ve kutsal kemikleri sağa sola salladı. Kutsal emanetlere saygı muazzam olmalı, zira Fransız piskoposun örneği rağbet gördü. Bu kendine has vicdana seslenişi “Tanrı Barışı” (Pax Dei) ve “Tanrı Ateşkesi” (Truega Dei) tabirleriyle bütün Avrupa’ya yayıldı. “Ortaçağ’daki insanların azizlerden ve onların kutsal emanetlerinden korkusu asla hafife alınmamalıdır” diye yorumladı Amerikalı tarihçi Philip Daileader.

Aydın bir insan olarak bu müphem korkuya gülüp geçebilirsiniz. Ama durun, girişteki soruya siz ne yanıt vermiştiniz? Hitler’in kazağını giyer miydiniz? Pek sanmam, değil mi? Bu hayret verici, çünkü sizin de akla mantığa aykırı güçlere karşı tüm saygınızı katiyen kaybetmediğinizi gösteriyor. Hitler’in kazağının nesnel anlamda Hitler’le hiçbir alakası yok. Yine de ondan tiksiniyorsunuz.

Bu tür mistik etkiler kolay kolay ortadan kaldırılamaz. Paul Rozin ve Pennsylvania Üniversitesi’nden araştırma arkadaşları, deneye katılan kişilerden gelirken beraberlerinde bir yakınlarının fotoğraflarını da getirmelerini, ardından fotoğrafı hedef tahtasının ortasına yerleştirip tahtaya dart oklarını atmalarını istedi. Oklar resmi deldiğinde annenin canı yanmaz ki! Yine de çekince çok büyüktü. Deneye katılanlar, boş bir nişan tahtasını hedef alan kontrol grubuna kıyasla çok daha kötü isabet ettirdiler. Evet, mistik bir güç onları resimleri hedef almaktan alıkoyuyormuş gibi davandılar.

İnsanlar ve nesneler arasındaki bağı gözardı etmek pek mümkün değildir: “Bulaşma takıntısı”, bunu ifade eder. Bir kadın arkadaşım uzun süre ulusal kanal France 2 için savaş muhabirliği yaptı. Karayipler’de gemi yolculuğu yapanların her bir adadan bir anı eşyası -hasır şapka, boyalı bir hindistancevizi- alması gibi, onun da bir dolap dolusu savaş anısı eşyası var. Son görev yerlerinden biri 2003’te Bağdat’tı. Amerikan Birlikleri Saddam Hüseyin’in sarayını ele geçirdikten birkaç saat sonra, gizlice özel odalara girmiş. Yemek salonunda altı tane altın kaplama şarap kadehi görünce hemen yürütmüş. Geçenlerde onu Paris’te ziyaret ettiğimde, şarabı bu kadehlerde ikram etti. Herkes kadehlerin fiyakasına hayran kaldı.

“Lafayette’ten mi?” diye sordu biri.

“Bunlar Saddam Hüseyin’in kadehleri” dedi arkadaşım kısaca.

Öfkeli bir kadın meslektaşı, iğrenerek şarabı kadehe tükürdü ve histerik bir şekilde öksürmeye başladı.

Kendimi tutamayıp üstüne bindirmeden duramadım ve “Her bir yudumda Saddam Hüseyin’in ciğerlerinden geçmiş kaç molekülü içine çektiğini biliyor musun?” diye sordum kadına. “Yaklaşık bir milyar.”

Kadının öksürük krizi daha da şiddetlendi.

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of