Egoist okur

Güzel delilik halleri

Oraya buraya “Leyla” diye imza atıp iş yaşama gelince hep “Mecnun” gibi davranan biriyim ben. Rivayet o ki; Mecnun Leyla’ya, “Her dağa her taşa, herkese seni anlattım. Cevap alamadım. Bu nasıl bir şey biliyor musun?” demiş. Leyla da cevap vermiş “Ben seni kimseye anlatamadım. Asıl bu nasıl zor bir şey biliyor musun?”

Çok sevgili Arzu Akgün… Biliyorsunuz, bir süredir yazıyor Egoist Okur’a. Ve tanımadığım bir şahsiyetin güzel gözleriyle başladığı yazısını Mecnun’la, Leyla’yla sürdürüyor. Foucault’nun yazdığı “Deliliğin Tarihi”ne geçiyor sonra. Ve “Mecnun-Ortaçağ İslam Toplumunda Deli” adlı kitapla bitiriyor. Bize deliliğin melodramını izlettirirken araya parça da alıyor, mesela Nietzsche’den, Heidegger’den, Derrida’dan… Peyami Safa’nın romanı “Matmazel Noraliya’nın Koltuğu”ndan… Biz de okuyoruz. Burada bir araya gelenler olarak hepimiz deliyiz ya zaten, yahut aşık, şair, başıbozuk, uyumsuz, ayrangönüllü… Onu değil kendimizi okuyoruz o yüzden. Peki ya güzel gözler? O da kesin delinin tekidir bence ve eminim, okuyordur…

Bu arada Arzu, Rüya Görme Sanatı adlı bölüme bir de ek yaptı. Artık onun yazılarıyla birlikte haftanın rüya kitabını da okuyacaksınız. En sonda…

“Güzel uyandığınız uykularınız, haberci rüyalarınız olsun.”

Gülenay Börekçi

leyla mecnun egoistokur arzu akgun

Delirmek mi? Hiç problem değil!

Onu sevdiğim zaman fonda “Seni tanımayan yok bu şehirde” şarkısı çalıyor. Gençlik iksiri satan kasaba tüccarı gibi sürekli tutkuyla onu anlatıyorum.

Anlattığım yetse ya, sanki ben uzak diyarlardaki beş metrelik adamlardan söz eden bir masalcıymışım gibi insanların hayretle devamını merak etmesini bekliyorum. Mesela tek bir gerçeklik var; adamın gözlerinin çok güzel olması. Size şöyle söyleyeyim tanımadığı insanların onu yolda durdurup “gözlerin çok güzel” dediğini düşünüyorum, böyle bir şey. Ama insanlar “gözleri çok güzel” dediğim zaman hayatlarına devam ediyorlar. Olamaz.

Oraya buraya “Leyla” diye imza atıp iş yaşama gelince hep “Mecnun” gibi davranan biriyim ben. Rivayet o ki; Mecnun Leyla’ya, “Her dağa her taşa, herkese seni anlattım. Cevap alamadım. Bu nasıl bir şey biliyor musun?” demiş. Leyla da cevap vermiş “Ben seni kimseye anlatamadım. Asıl bu nasıl zor bir şey biliyor musun?”

Kadın haklı arkadaşlar, en zoru susmak. 10 dakika susmayı becerebilsem hayatımın değişeceğini düşündüğüm anlar oldu ama yok illa anlatacağım illa söyleyeceğim çünkü gözleri çok güzel ve ben çok sabırsızım. O yüzden imzalar Leyla diye atılsa da kalbimiz Mecnun’dan yana.

Her tesadüf iyi olmasa da hiçbir şey tesadüf değildir. Ben böyle kendi “hallerim” üzerine düşünürken “Mecnun-Ortaçağ İslam Toplumunda Deli” diye bir kitap gördüm. Kitabı elime almamla “Tamam” dedim, bir süre gider bu. Kim deli kim değil, hangisi hal, hangisi hastalık, bir süre bununla kafa yorarız. Her durum için de itinayla kendimize döner, ne kadarı psikolojik ne kadarı metafizik kaygılarımızı canlandıracak, tekrar tekrar bakarız.

Delilik hep sık karşılaştığım bir şey oldu benim. Henüz olur olmaz her kalp sıkışmasına ayrı bir psikolojik tanım yapılmadığı bir dönemde, üstelik herkesin herkesi tanıyıp kabullendiği bir kenar mahallede büyüdüğüm için delilik, akıl hastalığı ya da o hal, artık duruma göre ne dersiniz hep olağan bir şey oldu benim için. Cin çarptığı söylenen, küçükken menenjit geçirdiği için “öyle” denilen, askerden dönünce garip davranmaya başladığı anlatılan, karısını yatakta başka biri ile yakaladıktan sonra sokakta yarı çıplak kadın kıyafetiyle gezen, hep bir tuhaftı zaten denen bir sürü insan vardı mahallede.

Uzak durmak, tavır almak, çok farklı bir davranış geliştirmek gibi durumlar söz konusu olmazdı. Hal böyle olunca deliliği normalin dışında değerlendirmek hiç aklıma gelmedi.

Bazen bir şey hep sizi bulur, hep sizin başınıza gelir. Bu, elbette bir karma klişesi olarak bir türlü öğrenemediğiniz derse delalet olabileceği gibi bazen de herkesi tedirgin eden bir durumun sizin için normal olmasıyla da ilgilidir. Tanrı not defterine bilmem kim bununla uğraşırken çok dert etmez diye yazıp delileri, hastaları, yemek yapmayı sevmeyenleri ya da başka bir şeyi hep size yollayabilir.

Büyüdüğüm kenar mahalleden İstanbul’a gelince de her şey aynen devam etti. Oturduğum her binada bir deli vardı, bir tanesi beş yıl boyunca her sabah işe giderken “Sana hediye getirdim” diyerek bana sakız verirdi.

“Sen yadırgamıyorsun ya ondan” demişti bir komşum. (Ben tabii ki bana aşık olduğunu düşünüyordum.)

Geçelim kitaplara… Delilik üzerine ilk okumalarım elbette “Deliliğin Tarihi” ile başladı. İnsanın hayatında bazı isimleri sadece telaffuz etmekten bile hoşlandığı bir dönem vardır. Nietzsche, Heidegger, Derrida demek bile insana göğüs kafesini genişletiyormuş gibi gelir. Foucault’yu da tam öyle bir dönemde okumuştum.

Deliliğin gündelik hayatın normal bir parçası sayıldığı dönemlerden 1800’lü yıllarda, toplum için artık bir tehlike olarak görülmeye başlandığı, tımarhanelere kapatıldığı döneme kadar olan süreci pek bir güzel anlatıyordu.

İlk kez o sıralar “normal” kavramının nasıl şekillendiği, şekillendirildiği üzerine düşünmüştüm. Yaratılan, dayatılan toplum düzeni, sınıf, siyaset diye epey kafa yorduğumu hatırlıyorum.

Kitaptaki en ilgimi çeken bölüm ise “Meczuplar” olmuştu. Akıl bozukluğu kadar kapatılma nedenleri arasında “zihin karışıklığı, inatçı bir dava açma meraklısı, çok kötü ve kavgacı bir adam, gecelerini ve gündüzlerini başkalarının kafalarını ütüleyen şarkılar söylemekle ve dine en korkunç hakaretleri savurmakla geçiren bir adam, çok yalancı, afiş asan adam, endişeli, üzüntülü ve acılı zihin gibi” açıklamaları görmek şaşırtıcıydı.

“Deliliğin Tarihi”ni geçip “Mecnun-Ortaçağ İslam Toplumunda Deli” adlı kitabımıza gelelim. İslam toplumu deyince açıkçası bana biraz daha ilginç geliyor çünkü kitapta da dendiği gibi Müslüman yaşantısının bütün önemli sorumlulukları bireyin aklının başında olması temeline bağlı . Fakat Allah yolunda meczupluğun da ayrı bir yeri var. Belki de bu yüzden Batı toplumlarına göre şiddete eğilimsiz akıl hastalarına karşı daha fazla müsamaha tanınıyor.

Müsamaha hatta bazen saygı elbette deliliğin sebebi ve kendini gösteriş biçimi kadar sonucuyla da ilgili. Örneğin melankoli bir ruh hastalığı olarak tanımlanmakla birlikte şair, aşık, mutasavvıf ya da peygamberin tanrısal yeteneğinin de melankolik mizaca indirgendiği olmuş. Sonra Rufus diye bir adam gelmiş, “Melankoli insana entelektüel üstünlük vermez, sadece aşırı düşünme ve üzüntünün bir sonucudur” demiş. (Depresif durarak daha derin göründüğünü sananlara duyurulur.)

Delilik sınırları kadar içeriğiyle de karışık bir konu. Hele bir de metafiziğin önemli yer tuttuğu bir hayatınız varsa karşınıza geçip başkalarının görmediği varlıklarla konuştuğunu anlatan arkadaşınızı alıp psikiyatriste mi götürseniz, yoksa bu halini olağan mı karşılasanız bilemediğiniz oluyor. Ben daha çok Peyami Safa’nın romanı “Matmazel Noraliya’nın Koltuğu”ndaki Yahya Aziz gibi düşünüyorum. Ferid birden sıçrayıp arkasına bakınca kimseyi göremediğinde Yahya Aziz sorar:

– Ne oldunuz?”

– Yumuşak bir el ensemi okşadı.

– Dostça mı?

– Evet.

– Ne mutlu size!

İçinde bulunduğumuz durum iyiyse, kendimize de kimseye de zarar vermiyorsa sorun yok demektir. Deliler için de, garip hallerimiz için de aynısı geçerli. Yine Peyami Safa’nın dediği gibi normale ve herkes olmaya isyan eden bir insan ulvi olduğu kadar karikatür olmaya da mahkum olabilir. Bir yandan da hem başka şeyler “görmek” ve yaşamak isterken nasıl tanımlandığımıza çok da bakmamak lazım.

Kendimizi kabul edelim, yol buradan açılacak. Deli, aşık, şair, başıbozuk, uyumsuz, ayrangönüllü her ne olursanız olun fark etmez. Tutarlılık gibi bir vaadimiz illa ki yok ama içsel bütünlüğünüz olsun.

Yoksa delilikse delilik.

Böyle efendim, buyurun Çin malı, “Üç ay sonra bozulacak ama bundan uygununu bulamazsınız” diyen, en azından ne sunduğunu açıkça söyleyen bir satıcı var karşınızda.

Gece “Tamam bekliyorum” deyip sabah “Artık dayanamıyorum” diye isyan edebilirim.

Ve eğer söylemediysem bir kez daha söyleyeyim; “Gözleri çok güzel!”

Haftanın rüya kitabı

Bilenler biliyor, “İstanbul Efsanelerinde Rüya” konulu bir tez yazıyorum. Gelin görün ki okuma kısmı bir türlü bitmiyor çünkü biraz sürekli keşfediş halinden mutluyum biraz da yazma süreci okumak ve öğrenmek kadar heyecanlı değil. Üstüne benim elimin ağır zihnimin dağınık da olması eklenince bizzat tezin kendisi bir efsaneye dönüşecek kadar uzadı.

Tabii tezle beraber kitaplığımdaki rüya rafı da. Ben de her biri birbirinden güzel rüya üzerine kitaplardan her hafta birisini size anlatmaya karar verdim.

İlk paylaşmak istediğim kitap; Türkiye’de Aşık Tarzı Şiir Geleneği ve Rüya Motifi, yazarı ise Prof Dr. Umay Günay.

Rüya üzerine çalışırken, daha bilmediğiniz neler var kategorisinde o gün, âşık edebiyatında da rüyaların çok önemli olduğunu öğrenmiştim ve konuyla ilgili kaynak ararken bu kitabı bulunca koşarak aldım.

Edebiyat tarihçileri genel olarak Türk edebiyatını kronolojik olarak İslamiyetten önce, İslamiyetten sonra ve Cumhuriyet dönemi Türk edebiyatı olarak üçe böldükten sonra İslamiyetten sonra Türk edebiyatını da Divan Edebiyatı ve Halk Edebiyatı olarak incelemek konusunda ortak bir anlayışa sahipler.

Âşık Edebiyatı da tartışmalı olmakla beraber genelde Halk edebiyatı başlığı altında değerlendirilir. Halkın anlayabileceği dille yazan, daha çok hece vezni kullanan, saz çalarak diyar diyar dolaşan ve çok defa âşık adı ile kalem ve divan şairlerinden ayrılan şairlerin hepsini içerir.

Sade kişilikten sanatçı kişiliğe, âşıklığa geçişte ya da bu yetinin verilmesinde önemli rol oynayan faktörlerden birisi de rüyalar. Ozan genelde niyetli veya sıkıntılı bir uykuya dalıştan sonra rüyasında bazen pirinin elinden bade içtiğini, bazen de ondan bir hırka aldığını görüyor. Kutsal kişilerle kutsal yerlerde karşılaşma ve sevdiği kişiye karşılaşmadan önce rüyada görmek de sık rastlanılan motifler.

Şüphesiz rüyaların çok önemli olduğu Şamanizmden gelen Türklerde halk edebiyatında da rüyaların bu kadar yer almasına şaşırmamak gerekiyor.

Kalanı için kitaba bakıyoruz. Güzel uyandığınız uykularınız, haberci rüyalarınız olsun.

Arzu Akgün

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of