Egoist okur

Mehmet Eroğlu: “Serüven seven kendi denizini içinde taşır”

Mehmet Eroğlu, 2009’dan bu yana yayınladığı üç romanında Türkiye’nin son 30 yılını ele almak gibi zor bir işe girdi. “Mehmet”, “Emine” ve yeni çıkan “Rojin”, “Fay Kırığı” adı altında toplanan bir üçlemeyi oluşturuyorlar. Eroğlu’na yakın tarihimizin derin fay kırıklarını anlatmaya nasıl karar verdiğini sorarak başladım. Şöyle cevap verdi: “Türkiye’nin 1990 sonrasını yazmayı ilk kez 93’te, Yürek Sürgünü’nü bitirirken düşündüm. Laik-Müslüman çatışması gündemdeydi, Kürt sorunu ya da Güneydoğu’daki savaş şiddetlenmişti, yoksulluk diz boyuydu. Araya müzik çalışmalarım ve yazdığım başka romanlar girdi. Üçlemeye nihayet 2006’nın sonunda başladım. Ülkeyi, toplumu bölen üç fay hattının varlığını anlatacağım için de adını ‘Fay Kırığı’ olarak belirledim. ‘Mehmet’ zengin-yoksul, ‘Emine’, laik- Müslüman, ‘Rojin’ ise Türk-Kürt çatışmasını ele alacaktı.”

Mehmet Eroğlu’yla Fay Kırığı Üçlemesini, 1990’ların başında öngördüğü ve o zamanlar gülünse de bugün, Gezi’yle birlikte gerçekleşmesine bir kez daha tanık olduğumuz sol ile İslam’ın bir araya gelişini, bu topraklarda Kürt meselesi konusunda umut veren ilerlemeler kaydedilmesinin niçin böylesine zor olduğunu, geleceğe dair umutlanmamızı sağlayacak şeyleri, hayatımızı yaran fay kırıklarını nasıl etkisiz hale getirebileceğimizi konuştuk. “İnsan yazarken cömert ve açık, kendinden söz ederken ketum olmalı” diyen yazarla başka şeyler de konuştuk… Hepsi aşağıda…

Gülenay Börekçi

mehmet eroglu rojin egoistokur fay kirigi

Pablo Picasso’nun savaşı konu alan ünlü tablosu Guernica’dan bir detay.

Mehmet Eroğlu: “Gezi sırasında ilk düşüncem, hayatın romanımı taklit ettiği oldu”

Üçlemenin ikinci romanı olan “Emine”de antikapitalist Müslümanlar ve İhsan Eliaçık’tan etkilenmişsiniz, anlatır mısınız? İki yıl önce yayınlamıştınız bu romanı ama 2013’te, bilhassa Gezi’den sonra yeniden güncel hale geldi…

“Mehmet” ve “Emine” romanlarındaki Hasan Hoca karakterini, daha İhsan Eliaçık bilinmezken ve Antikapitalist Müslümanlar ortada yokken, politik islamın nerelere varacağını düşünmeye başladığım 1993 yılında tasarlamıştım. İnanmayan, “Yürek Sürgünü”nü okusun. Hasan Hoca, “Mehmet”in yazılmaya başladığı 2006’da yani Gezi’den tam yedi yıl önce ortaya çıktı ama 2009’da İhsan Eliaçık’ın metinleriyle karşılaştım ve Hasan Hoca şaşırtıcı bir sahiciliğe kavuştu. Gezi olayları sırasında ilk düşüncem hayatın romanımı taklit ettiği oldu. Şaşırmadım. Sadece üç yıl önce “Emine” çıktığı zaman Müslümanlarla ilgili politik öngörümü eleştirenlere bakıp güldüm.

Sizinle ilgili “edebiyatçının kahin olarak rolü”nden bahsedebilir miyiz? Bunun size bir nevi kült şöhreti kazandırdığı da söylenebilir.

Kahinlik iddialı bir benzetme olur. Bence kahinlik “Fay Kırığı”ndan çok 1993’de “Yürek Sürgünü”nde yazdıklarımda aranmalı. Politik İslam’ın bir kolunun yeraltına çekilip yöntem olarak şiddeti seçeceğini (domuz bağı kullanan Hizbullahı hatırlayın), ana damarınınsa sosyalizmin boşalttığı alanı doldurup toplumun antikapitalist tepkisini kullanarak iktidar olabileceğini söylemiştim… Kült şöhret meselesine gelince, ne diyebilirim, insan yazarken cömert ve açık, kendinden söz ederken ketum olmalı.

Sol ve İslam hakikaten bir araya gelebilir mi? Bu iki gücün bir araya gelmesi solcuların ve Müslümanların istediği, desteklediği bir şey midir? Bu gerçekleşirse, sonuçları ne olur?

Toplumcu refleksleri olan Müslümanlarla solun stratejik bir ittifak gerçekleştirip gerçekleştiremeyeceğini söylemek zor. Bu işbirliği spesifik koşullara bağlı olur. Belki Gezi Olayları gibi, iktidarı ciddi şekilde hırpalayan bazı durumlarda birlikte hareket edebilirler. Ama bundan daha önemlisi klişe önyargılardan kurtularak solun Müslümanlığı, Müslümanların solu tanıması. Sanırım bu sorun mevcut İslam kültürü, kentleştikçe çözülecek. Şu anda Müslümanlığın ana karakteri taşralı. Mevcut iktidar da bu taşralılığı gayet açık bir şekilde yansıtıyor.

“Her savaşın nihai amacı barıştır”

Üçlemenin üçüncü romanında Kürt meselesini ele alıyorsunuz… Bu topraklarda Kürt meselesi konusunda umut veren ilerlemeler kaydedilmesi niçin böylesine zor sizce? Barış adına bizi engelleyen şey nedir?

Hatırlayın, Avrupa’yı biçimlendiren hadiselerden birisi 17. yüzyıldaki 30 yıl savaşlarıdır. Bizdeki savaş da 30 yıl sürdü. Savaşa katılan nesiller arttıkça, acılar biriktikçe barışmak, yatışmak giderek zorlaşıyor. Unutulmamalı ki, her savaşın nihai amacı barıştır; biz bunu gözardı ettik. Reel politik açısından bakarsak, barışa en son razı olacak taraf Kürtler’den çok Türkler’di. Şimdi olan bu. Bir türlü sonuçlandırılamayan Güneydoğu savaşı, Kürtlerin taleplerinin nihai yönü, Türkler için Cumhuriyetten sonra büyük bir travma. Ama barış kaçınılmaz. Ertelenmesi neticeyi değiştirmeyeceği gibi, faturayı kabartmaktan başka bir şeye yaramayacak.

Farklı dünyaların farklı insanlarını bir araya getirecek şey size göre ne olabilir? Geleceğe dair umutlanmamız için birkaç sebep sıralamanızı istesem, neler söylersiniz?

“İnsan, kendisinin geliştirdiği ölçütlerle yargılandığında, ortadan kaldırılması gereken bir türdür” diye yazmıştım bir romanımda. Ama Romain Gary de haklı, “insan her seferinde kendi küllerinden yeniden doğan bir tür.” Sonuçta insanlık için umut, erdemlerimizin anası olan vicdanımızın derinleşmesinde yatıyor bana kalırsa. Vicdanı derin olan barışı seçer, barışı kollar.

Romanın, edebiyatın yukarıda sözünü ettiğimiz derin fay kırıklarının yok edilmesi, etkisiz hale getirilmesi konusunda nasıl iyileştirici olabileceğini düşünüyorsunuz?

Edebiyat toplumsal bir eylemdir, o yüzden yazar, hiçbir otoriteye, hiçbir politik sisteme angaje olmamalıdır. Ama elbette sanatçının insanlığa karşı görevleri vardır. Bu görevler, yaşadığı zaman dilimini sorgulayarak ona ışık tutmasını, uyumsuzlukları, çelişkileri belirginleştirmesini, en azından buna gayret etmesini de gerektirir. Bu tür çabalar toplumsal vicdanı derinleştirir, farkındalığımızı artırır. Bir Guernica, bin uçaktan daha güçlü, daha etkilidir…

“Serüven seven kendi denizini içinde taşır”

Ankara’da ne yaptığınızı sorsam, bana kızar mısınız? Şundan soruyorum: Şaşırtıcı yetenekte ve üslup zenginliğinde bir “Ankaralı yazarlar kuşağı” yetişti son yıllarda ama siz edebiyat dünyasına Ankaralı mesafesinde duran ilk isimlerdensiniz… Ankara neyi simgeler ve sizin Ankara’nız nasıl bir yerdir?

Ankara’da neredeyse 15 yıldır haftada iki gün edebiyat seminerleri veriyor ve iki yılda bir de roman yayınlıyorum. Hiçbir yere, hiç kimseye mesafeli durduğum falan yok, başından beri olduğum yerdeyim. Mesafe tespitinizi tersine çevirirsek, İstanbul bana uzak duruyor da diyebiliriz… Şaka bir yana, 7 ay boyunca bahçeli bir evin güzel manzaralı bir odasında yazıyor ve dersler veriyorum, yazın üç ayını da İzmir/Karaburun’da denizin koynunda geçiriyorum. Baharda ve sonbaharda da iki ay yurt dışına gidiyorum, müzik dinlemeye… Gördüğünüz gibi durum pek sıkıcı sayılmaz.

Sıkıcı olmak bir yana imrenilecek bir hayat gibi görünüyor…

Bu arada, kendimi hiçbir zaman Ankaralı bir yazar olarak görmedim. Romanlarımda genellikle trajik temaları yazarım ve bunları Karaburun’da tasarlar ve bitiririm. Hem maksat yazmaksa, Ankara verimli çalışmak için uygun bir yer. Eğer, ‘7 ay deniz yok derseniz,’ ben de gülümseyerek, ‘Serüven seven yazar kendi denizini içinde taşır’ derim.

“10 yaşımdan beri inatla başkalarına benzememeye çalışıyorum”

Edebiyat dünyasıyla ilişkileriniz nasıl, nedense sizi şu ya da bu grubun bir parçası olarak göremedik hiçbir zaman, bu seçiminizin sebeplerini sorsam neler anlatırsınız?

10 yaşımdan beri inatla başkalarına benzememeye çalışıyorum. Zaman zaman bunun zararını çekmedim değil, ama inatçılığımın yararı zararından daha fazla oldu. Bana sorarsanız insanlarla değil, fikirlerle birlikte olmak çok daha yararlı. Hem yazmak tek başına ve herkesten uzakta yapılır. Nietzsche, “Pazar yerinden ve şöhretten uzakta oluşur bütün büyük ve değerli şeyler” der. Edebiyatta yandaş arayanlar genellikle bu işi “bugün için” yapanlar arasından çıkar. Ben yazmanın gelecek için yapıldığına inanıyorum.

Son olarak; yazmak niçin aşka benzer?

Çünkü yazmak, gizemli, tutkulu ve her zaman yorucu bir serüvendir; bu yüzden aşka benzer. Kavranışı da edebiyatın bu ilham verici ana teması gibidir: Yazmak öğretilemez, öğrenilir ve kişiden kişiye değişen, neredeyse sayısız tanımı vardır. Tek başına, tutkuyla, acı çekerek yapılır ve çoğu kez tıpkı aşk gibi o da mutlu sonla bitmez. Ayrıca, hakkında söylenen hiçbir şeyin saçma olmadığı bir şeydir aşk. Yazmak da öyledir. Her tanıma girer…

Gülenay Börekçi

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of