Egoist okur

PALA HAYRİYE: Bir kadının varlık arayışı

Genç bir kadın evden kaçıyor, kalın fitilli kadifesi kirden üzerine yapışmış, kaşı-bıyığı gür Pala Hayriye bu… Figen Şakacı, doksanlı yıllarda üniversiteye başlayan Hayriye’nin kırklı yaşlara kadar yaşadıklarını anlatıyor. Pala Hayriye, neşeli, meydan okuyan, direnen bir kadının hikâyesi… Ve Figen Şakacı, Bitirgen adını taşıyan ilk romanıyla başladığı büyüme hikâyesine Pala Hayriye’yle devam ediyor.

“İstanbul’un göbeğinde bir kadın ama İstanbul’un yerlisi bir kadın… Yine de o kadar yabancı ki bedenine, hayata, insanlara… İşte Figen Şakacı tam da bu mücadelenin serüvenini ortaya koymuş Pala Hayriye ile. Kitap alt-orta sınıf bir ailenin çocuğu olan Hayriye’nin üniversite için Beyazıt’a gelişini ve devamında süregelen kendini, bedenini, hayatı ve insanları oldurma çabasını Hayriye’nin kırklı yaşlarına kadar ele alıyor.”

Püren Mutlutürk Meral

pala hayriye figen sakaci egoistokur iletisim 1

Bitirgen ve Pala Hayriye romanlarının yazarı Figen Şakacı (sağda) ve Frida Kahlo. 1932’de çekilmiş fotoğrafta gencecik Frida bir tren penceresinden dışarıyı seyrediyor. Sevgili arkadaşım Figen Şakacı’nın benzersiz kahramanı bana işte bu anı hatırlattı…

İstanbul’un göbeğinde bir kadın ama İstanbul’un yerlisi bir kadın… Yine de o kadar yabancı ki bedenine, hayata, insanlara… İşte Figen Şakacı tam da bu mücadelenin serüvenini ortaya koymuş Pala Hayriye ile. Kitap alt-orta sınıf bir ailenin çocuğu olan Hayriye’nin üniversite için Beyazıt’a gelişini ve devamında süregelen kendini, bedenini, hayatı ve insanları oldurma çabasını Hayriye’nin kırklı yaşlarına kadar ele alıyor.

Evinde şiddet gören bir kız çocuğudur Hayriye. Ancak üniversiteyi kazanmanın verdiği güçle evde annesine ve kardeşlerine karşı bir direniş gerçekleştirir ve bir sabah hiç bilmediği Beyazıt’a doğru adımını atar. Kitap ,özellikle Beyazıt ve çevresini iyi bilenler için bu anlamda hem çok tanıdık hikayeler anlatmakta hem de 90’lardaki meydan ve çevresi hakkında da zihinlerde görsel bir oluşum yaratmakta. Bu noktadan itibaren de zaten Hayriye’nin her şeye ne kadar yabancı olduğu anlaşılmaya başlıyor. Mesela en başta kendi bedenine yabancı, ev içerisinde kız çocuklarının “korunması” telakkisiyle büyüyen ve dışarıdaki her şeyi tehlike olarak öğrenen bir çocukluk geçirmiş. Hatta kadın kimliğini o kadar gizlemiş ki diğer kadın arkadaşlarının yanında kendisini maskülen bir tabirle “Pala Hayriye” olarak adlandırması da bu durumun bir sonucu. Bu yüzden her yeni başlangıçta, korkuyla cesaret iç içe geçmiş durumdadır. Arkadaş çevresi ise 90’ların politik atmosferinden dolayı fiili olarak politikanın içinde yer alan bir gruptur ve apolitik yapıda olan Hayriye’yi de içlerine almayı başarır. Hayriye bu sayede sol literatürüne ve feminizme dair de birçok edinim kazanır, hatta apolitik kimliğini yırtarak Beyazıt meydanının meşhur eylemlerine bile katılır. Bu tasvirler aslında yine dönem okuması yapabilmek adına okuyucuya iyi bir çerçeve sunuyor, çünkü yine evinde her şeye kapalı olarak büyüyen bir çocuğun algısında güncel siyasetin de nasıl bulaşılmaması gereken, korku dolu bir alan olduğunu görebiliyoruz.

Ancak Hayriye, kendisinin gördüğü tüm çerçevelerin dışında olduğunu fark etmesinden ve kendine bir varlık yaratma çabasından dolayı sürekli kendisini bir kalıba oturtma uğraşı içerisinde, çünkü solcu olmanın da, feminist olmanın da, hatta kadın olmanın da belli kuralları vardır. Haliyle, sürekli bu kurallardan dem vuran ve onu belirli şekillere sokmak isteyen insanlar da boldur etrafında. Belki de bilinçsizce kendisi de bir yerden sonra bu değişim rüzgârını sorgulamadan kabul ediyor ancak hiçbir şeyin kafasındaki gibi sonuçlanmadığını ve kendisinin de herhangi bir kalıba uymadığını her defasında fark ediyor. Sanırım kendisi için en acı nokta da, sürekli belli kural ve koşullardan bahseden insanların zamanla tüm bunlardan koparak aksi yönde hayatlar sergilediklerini görmek olmuştur. En azından kendimi çoğu yerde Hayriye’nin yerine koyabildiğimden, kendimden yola çıkarak böyle bir kanaate varabiliyorum. Yine benzer şekilde düşünürsek de, Hayriye’nin değişmeyen karakteri ve sağlam duruşu da sanırım okuyucuya en samimi gelen taraflardan…

Kitap, okurların alışık olduğu o mucizevi dönüşleri, yine Hayriye’nin değişmeyen karakteri gibi, ortaya koymuyor. Çünkü yok öyle mucizevi hayat dönüşümleri! Her defasında, insan ya da okur olmanın verdiği hissiyatla, “Evet! İşte şimdi beklenen mucizevi değişim ya da güzel son gelecek herhalde!” diye beklerken, hikâye suratınıza bir tokat gibi çarpıyor ve mutluluğu her daim görmek isteyen insan var oluşuna “Hadi canım, siz de!” der gibi tepkisini ortaya koyuyor. Herkesin farklı bir hikâyesi vardır ya, Hayriye’yi okurken belki de birçok yerde kendinizi şanslı hissedeceksiniz ya da birçok ortak noktanız çıkacak. Belki de hayatın hiç de öyle tozpembe olmadığını, mücadelenin ve direnmenin önemini tekrar fark edeceksiniz.

Kitabı içinize çeken ve samimiyet duygusu yaratan en önemli nedenlerden birinin de Figen Şakacı’nın üslubu olduğunu düşünüyorum. Ağır betimlemelere girmemesi, karakteri tüm doğallığıyla yansıtması hem insanın kendinden bir parça bulmasını, hikâyeyi kolaylıkla içselleştirmesini hem de yaratılan merak ve ilgiyle hikâyenin bir çırpıda okunabilmesini sağlıyor. Aynı zamanda okurken kendinizi birçok defa fark edemediğiniz bir gülümsemenin, hatta Hayriye’nin iç sesinin etkisiyle attığınız kahkahaların ortasında bulabilirsiniz.

Kadın olmak her zaman zordur. Hep belli sınırlar, size birileri tarafından çizilen belli çerçeveler içinde hareket etmek zorundasınızdır ve ne yazık ki bu sınırlar genellikle ailede çizilmeye başlar. Hayriye de işte tam da bu sınırların ve çerçevelerin dışında olmak adına mücadele eden bir karakter. Mücadelesine ailesinde başlayıp; okul hayatında, aşklarında, iş hayatında ve arkadaşlarıyla olan ilişkilerinin içinde “kendi” varlığını, değişimler geçirse de koruyabilen bir karakter. Okur olarak Hayriye’ye kızabilir, kararlarını sorgulayabilir ya da “Ben olsam…” ile başlayan cümleler kurabilirsiniz, ancak döneme bakıp da, aradan bilmem kaç yıl geçmesine rağmen varlığını koruyan o ataerkil yapıyı gördüğünüzde bu mücadelenin hakkını vereceksiniz. Çünkü doğrusu ile yanlışı ile, kendi varlığını hem koruyup hem dönüştüren, bunun için de hayatın her alanında mücadele veren ama hiçbir zaman beklediği sona ulaşamayan bir kadın Hayriye… Bu yüzden doğruları ve yanlışları yargılamadan bir kenara koymak gerektiği kanaatindeyim. Zaten doğrular ve yanlışlar kime göredir, neye göredir ki altını kesin sınırlarla çizelim? Önemli olan herkesin kendi içerisinde verdiği mücadeledir, direnme ruhudur. Hayriye’nin bu anlamda tüm kadınlara umut olması dileğiyle…

Püren Mutlutürk Meral

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of