Egoist okur

Selim İleri’yle: Bütün mazi bir perili köşk

Selim İleri’nin beş romanı var elimde. Geçmiş, Bir Daha Geri Gelmeyecek Zamanlar adlı dizinin, başka bir deyişle Proustvâri bir nehir romanın parçaları… Mavi Kanatlarınla Yalnız Benim Olsaydın, Gramofon Hâlâ Çalıyor, Cemil Şevket Bey, Aynalı Dolaba İki El Revolver, Solmaz Hanım, Kimsesiz Okurlar İçin ve Daha Dün… Ayrı ayrı da yayınlandılar elbette ama benim elimdeki  beşinin bir arada sunulduğu baskı. Hatırlayışlar üzerine kurulu, esas kahramanın bellek ve bu bellekte yer etmiş yazarlarla kitaplar olduğu romanlar bunlar. Mücevher değerinde birer küçük hazine.

Selim’i o büyük sofraya uğurlarken
Geçmiş, Bir Daha Geri Gelmeyecek Zamanlar

Kısa bir süre önce kaybettiğimiz aziz dostum Selim İleri’nin bu gördüğünüz illüstrasyonu bana ait. 

Bütün mazi bir perili köşk

“Perili evler vardı eskiden,” diyen Oktay Rifat’ın o müthiş şiirini hatırlatıyor Selim İleri biz okurlarına. Hani şu Oktay Rifat’ın fıstık ağaçlarının arasındaki bakımsız ahşap köşklerin önlerinden yürekleri küt küt atarak geçen, yine de kışkırtıcı bir macera arzusuyla bu köşklerin “ölüme benzer” kapılarını çalmadan duramayan eski zaman çocuklarından söz ettiği şiir…

Selim İleri de işte Geçmiş, Bir Daha Geri Gelmeyecek Zamanlar başlığı altında toplanan beş romanında elimizden tutup evsiz barksız kaldıkları için artık varlıklarına kimseyi inandıramayan perilerin, hayaletlerin mahzun halde terk-i diyar eylediği İstanbul’un geçmiş dönemlerine götürüyor bizi. Ve biblolar, kıyafetler, kumaşlar, renkler, çiçekler, yemekler, rakı sofraları, resimler, sayfaları dağılmış kitaplar, dergiler, plaklar, şarkılar, danslar, aşklar, ilişkiler, sözler, mevsimler, haller, oyunlar, rüyalar, derin izler bırakmış acılar, unutulmuş sevinçler aracılığıyla bir nevi hayalet avcılığı yapıyor. Zira, öyle ya, bütün mazi bir perili köşk!

Onu okurken benim de aklıma bir süre öncesine kadar Instagram hesabımda sabitlenmiş duran bir Emily Dickinson şiiri geliyor.

Bir oda olmak şart değil —perili olmak için—
Bir köşk olmak da şart değil—
Beynin —daha karmaşık Koridorları vardır
Somut mekândan—

Şairane sözcükler kullanmadan büyük şiirler yazan, üstelik görünüşüyle çelişse de Selim İleri’nin pek sevdiği günahkâr kadınların sesiyle konuşan Dickinson, mazinin zihni, tıpkı terkedilmiş evleri mekân edinen tekinsiz ruhlar gibi istila edebildiğinden söz ediyor. Bastırılmış arzulardan, cesaretsizlikten ötürü cevapsız bırakılmış sorulardan, gerçekleşmemiş yüzleşmelerden, utandıran sırlardan, esrarlı saatlerden, isli aynalardan… Zira uykunuzdan hayaletlerin fısıltılarıyla uyandırılmaktan daha korkunç olan şey, sizdeki karanlığı keşfetmek. Tamir edilemeyecek hatalarınızı, kırdığınız kalpleri, sizi bir canavara dönüştürebilen kıskançlıklarınızı, boşu boşuna öfkelenmelerinizi, bütün bir hayatın elinizden kayıp gitmesine sebep olmuş korkularınızı, size Dr. Jekyll’in aynasından bakan Bay ya da Bayan Hyde’ı…

En sevdiği çocukluk masalını anlatırken bile iç sızlatmaktan bir çeşit haz alan İleri, aynaya bakmaktan da, baktırmaktan da çekinmiyor. Başka bir sürü şeyle birlikte, çocuklar, kardeşler, anne babalar arasındaki sevginin çoğu zaman nefrete ve aşka benzediğini, yazların hep solduğunu, sonbaharın hep yaklaştığını hatırlıyor. Karşılığında bizden istediği, çançiçekleri ve kireçtaşlarının bile dile geldiği unutulmuş alevli romanları yeniden, yeniden okumamız, bir de o romanların, güzelliklerini kötülük dolu ihtişamlarından alan ama tam da bu yüzden sonunda daima “bir demet zambak gibi” yol kenarına fırlatılıveren kadınlarını sevmemiz…

Onlardan birini, Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Kiralık Konak’ının Seniha’sını sık sık hatırlatması bundan. “Genç iken ve güzelken” diyordu Seniha, “vücut soymak iyidir, fakat hiçbir yaşta ruhu soymaya gelmez ve herkes önünde, hatta kendi önümüzde bile daima giyimli durmalıdır.”

Seniha haklıdır! Fakat biz bu defa ona değil, gizemini, gizini koruyarak, incelikle soyunmayı iyi bilen Selim İleri’ye teslim olalım.

Onun yaptığının birazını göze alıp zihninizin, belleğinizin koridorlarında yeterince uzun kalırsanız, kendi hayaletlerinize “son bir söz, son bir gülümseyiş, ağlayış, itiraz ediş, sarılış, okşayış” hakkı vermiş olacaksınız. İşte o zaman soyunmak, hafiflemek olacak…

Unutkanlık denen korunaklı diyarı terk etmek zamanı

Marcel Proust’un çaya batırdığı erikli kurabiyesinden aldığı tek ısırık, bütün bir yitik zamanın ani bir taarruzla çay fincanından fırlamasını sağlamıştı. Proust maziyi zihninde yeniden yaşamaya, boşlukları tamamlamaya, yani hatırlamaya böyle başlamıştı.

Onun kurabiyeleri artık “unutkanlık” denen korunaklı diyardan, o derin ve bitimsiz kış uykusundan çıkıp hayata dalmanın simgesi haline gelmiş durumda. O da zaten Kayıp Zamanın İzinde adlı devasa eserini buradan, bu şahsi hatırlayış anlarından yola çıkarak yazmıştı.

Geçmiş, Bir Daha Geri Gelmeyecek Zamanlar’da Selim İleri de aynısını yapıyor. Beş roman eşliğinde okurlarını II. Abdülhamid döneminden 1980’ler Türkiye’sine upuzun bir seyahate çıkarıyor, bizi çeşitli toplumsal hadiselere ve kişisel yıkımlara tanıklık ettiriyor.

Hatırlayalım

Mavi Kanatlarınla Yalnız Benim Olsaydın
Çocukluk hatıralarının peşine düşüyor Selim ve Proust’un kurabiyelerinin etkisini taşıyan isimler, kelimeler, fotoğraflar, kitaplar ve nesneler aracılığıyla geçmişe dönüyor, bizi hatıralarının teker teker dirilişine tanık ediyor.

Gramofon Hâlâ Çalıyor
1950’lerin İstanbul’undan benzersiz bir şahsiyetler, semtler, mekanlar, şarkılar galerisi. Selim, Cihangir’de, Boğaziçi ve Adalar’da, Beyoğlu’nda ve o çok sevdiği söyleyişle “Kadıköyü’nde” dolaşıyor, kimileri sıradan, kimileri çok ünlü, kimileriyse epeyce marjinal insanlarla tanışıyoruz.

Cemil Şevket Bey, Aynalı Dolaba İki El Revolver
“Bir şenlik içinde görünen Beyoğlu, şehrin asıl hikayesini boş yere saklamaya çabalıyordu. Çünkü Köprü’yü geçer geçmez cami avlularından tek katlı fakir evlere, bozgunlardan çıkagelmiş kılıç artıkları öbek öbek üşüşüyor, bitkin halleri, pejmürde kılıkları ve yalnızca açlığı söyleyen bakışlarıyla o kılıç artıkları, payitahtın hâlâ varlıklıca kalmış insanından daima merhamet dileniyordu.”

Solmaz Hanım, Kimsesiz Okurlar İçin
Selim’in bir gün rastlantı eseri gördüğü ama tanışma olanağı bulamadığı Solmaz Hanım’ın düşsel hikâyesi, sarsıcı ve yakıcı. O hikâyenin Selim’in zihninden çıktığını biliyoruz bilmesine ama öylesine gerçek ki, inanıyoruz da. “Roman yazmak, hayatlar çalmak değil mi?” diye sormuştu hem bir keresinde. Bu romanlarda eşsiz hayatlar çaldığını ve Robin Hood misali o hayatları bize yazı aracılığıyla geri verdiğini söylersem ileri gitmiş olur muyum?

Daha Dün
Sözü Selim’e bırakayım: “Özlediğim insanlara, özlediğim zamanlara yasemenin, manolyanın, mor menekşenin kokusu karışıyordu. Ayrıldığım o sevgi, arkadaşlık, o aşk ve kardeşlik duygusu, belki bir daha hiç kavuşamayacağım bütün sevinç bir yangınla beni tutuşturuyor, alevlere sarıyor ve hemen yazmaya koyuluyordum. Yazabildiğim sürece, hiçbir mevsimin, hiçbir rüyanın hiçbir zaman sona ermeyeceğini biliyordum.”

Gülenay Börekçi

Subscribe
Notify of

0 Comments
oldest
newest most voted
Inline Feedbacks
View all comments