Egoist okur

Sokaklar size benzerken, nereye Leylâ Hanım…

“Gururla vedalaşıyoruz sizinle… Gözünüzü arkada bıraktırmamanın gururu. Tezer Hanım’a iletiniz: Artık sizi yaşatacakların ülkesidir Türkiye. İmzamız: Örgüt!”

soL gazetesi yazarlarından Asaf Güven Aksel 20 yıllık arkadaşım, ayrıca şu hayatta en sevdiğim insanlardan biri. Geçen hafta kaybettiğimiz büyük yazar Leyla Erbil’e yazdığı mektubu yayınladı köşesinde bugün. O kadar güzel yazmıştı ki herkes okusun istedim…

Gülenay Börekçi

leyla erbil egoistokur asaf guven aksel

Herakleitos’a zibidi dediği, inanmadığı için bir özür borçlu gitti. İki özür. İyi bir insan bin kişiydi gerçekten. “Ben de mi?” yarı alaylı sorusu haksızlıktı. Evet, öyleydi.

Yapmaz ya, gerçek anlamda nicel olarak yansıladı diyelim, yine borçluydu bir özür. “Her şey akar” da demişti o zibidi, bilmiyor değildi a!

Akmıştı işte. Onunla akmıştı. Kendini icat eden bilge, kendini sokakta tek başına yürüten insan, bin olmuştu şimdi. Tek başına bin niteliğinde. İşte akmıştı, bin niceliğinde, tek niteliklerden oluşan bir sokak. Binlerce bilge. Derken, aktıkça milyon.

Bir özür borçluydu Herakleitos’a. İki özür.

“Gibi” yaptığı için borçlu. Bin kişilik olduğunu bilmiyor gibi. Binlerce olunacağından umudunu kesmiş gibi. İnanmadı bu serzenişlerine kendisi de, tersini yazdı yaşadı çünkü.

Tek başına olunmaz! dedi. Olunmazdı doğru. Olunmadı. Bu da doğru.

Örgüt! Örgüt! Örgüt! dedi. Baş harflerini ben büyüttüm, klasik ünlemleri ben koydum. Sıkı örgüt olsun, dedi diye… Olmalıydı doğru. Olundu. Bu da…

Her şey aktı, Herakleitos doğruydu. İki özür.

Tek başıma ne yapabilirdim ki ben derken, vazgeçenlerden değil, çağıranlardandı. Bari kendimi kurtarayım diyenlerden değil. Bin olalım diyenlerden. Her biri bin çarpı bin.

Biat kültürü hortladı bir toplum çökerken diyordu ya, provokasyondu yaptığı. Son nefesinden belli, hiç kesmedi umudu. Yaşadı, gördü. Tek, bin, milyon. Biattan isyana geçişi gördü. Sımsıkı örgütü. Öncüyü. Ah, cilveydi eni konu zibidiye yaptığı, bir alaylı kıvrım dudakta, ben bin kişi miyim? Öylesin denilsin diye, ah, ne cilveydi…

O zaman ne özürüymüş bu bir, iki? Sıkı örgüt katılığıyla nazire olmasın mı hiç yani?

Sevgilisini ilk öpüşten ayrılan dudakların arasından, “ibne Amerika!” sözleri dökülmüyorsa, Caddebostan sahilinde eller kavuşmuşken mehtaba karşı, Tudeh’in oyuna gelişi konuşulmuyorsa şimdilerde, Ferhunde sıradan orta sınıf kadınlığa tükürülesice bilincimizle itilmiyorsa, bunda payı olana, bin, milyon olmanın cakası da atılmaz mı şakacıktan?

Kanla bir daha sulandı vatan, ortada bırakmadıklarından toprak değilse de, caddeler, gördü bunu. Provokatörüydü bunun, ne güzel bir cilveyle!

Diyordu ya hani, bir mektubunda, imza toplamakmış, açıklama okumakmış filan, hiçbir zaman kâğıt üzerinde eylemlere ısınamadım, sokağa çıkmalı, çarpışmalı diyordu ya. Yaşlanınca azalan fizik kabiliyetti belki, ama fikir, ama tavır, ama mücadele azmi yaşlanmazdı ya hani. Barikata çağırmıştı ya, göğüs göğüse çarpışmaya hani… Böyle diyordu ya bir mektubunda.

Burnunda limon, ağzında işlevsiz maske fotosu var ya, gene de açılan pankartla. Biber gazı, tazyikli su gördü, kaldı. Gorgo gölgesi gördü yurdu kaplayan. Ama aktı her şey işte, biber gazı yetmedi, tazyikli su yetmedi, plastik ve metal mermi yetmedi, Gorgo’nun gölgesini korumaya. Ne derin bir oh çekmiştir o, ne cilve yapmıştır sonunda ! olana…

Ünlemlerinin, soru işaretlerinin altındaki virgülün sırrını çözmekti bu. Bilcümle edebiyat akımlarını parmağında oynatırken, dilbilgisi kurallarını kim koydu lan derken, dili, hayatı, zihnini binbir kırılmayla, takip etmekte binbir zahmet gerektirerek aktarırken, sadece kabulleri bozmak mıydı yani derdi, kural tanımazlık gösterisi miydi? Halk gibi yapmaz, halk olmadığını bilir, aydın kimliğini yazdıklarından çekinmeden ortaya koyar ve farklıyım derken, biçim oynamaları mıydı yani derdi?

Bilinç akışıymış! Çok da umuruydu, bakalım hangi statik kategoriye uygun yazıyorum diyecekti çok da!

Ünlemin ve soru işaretinin, hepsinin değil, bazılarının altına koydu o virgülü, olmayan işareti yarattı. Üç virgül koydu işte, ne enteresan denilsin diye mi, aman ne kural tanımaz yaftasıyla şişinsin diye mi?

Üslup mu, biçim mi aradı sanırsınız, o, içeriği olmayanların işidir kakavanlar!

Ünlem, belli bir işarettir, soru işaretinin de adı üstünde. Bunların sembolü karakteri bellidir. Virgül varsa nokta yerine, ünlem midir, soru işareti midir? Yoo, onun seçtiği, koyduğu bir işarettir. Ne ünlem, ne soru işaretidir virgüllüsü. İkisi olmaya da yatkın, ama fluluk barındıran. “He” gibi basit bir nidanın önüne geliyorsa, bunda ne mana olacak, bir seslenişin anlamsızlığını vurguluyor diyenler isterse dilbilimsel çözümleme filan açısından haklı olsunlar.

Pratikte varıldı sırrına onların. Marx’la Freud, Faik’le Beckett ulanırken birbirine, keskin kesinlemelerden ve dipsiz sorgulardan “kelleyi kurtarmanın” işaretlerine, imlerine çekip götürsün bizi diye var onlar. “Nida ve sual işaretleri”nden, üç virgüllerden geçmiş bir vargı, daha derinleşsin diye kullanılsınlar maksat. Daha bir düşünülsünler, ne ki bu dedirtsinler. Her şey akar dedirtsinler aslında! Kabullenme, desinler! Boyun eğme! Bitmedi, noktalı değil!

Bir başka zamanda aramızdan ayrılsaydı, bizi her şeyi yeniden değerlendirmeye zorlayan günlerden geçiyor olmasaydık, bu yazı farklı çatılırdı.

Ama şimdi Herakleitos “her şey akar” diyen bir zibididir. Tek başına sokağa çıkan, “örgüt, örgüt, örgüt” diyen bir aydındır. Gorgo’lara biat, başat faktör olmaktan çıkmıştır. Bindir bugün, milyondur. Virgüller, ünlemler, soru işaretleri birer savaş aracıdır.

Bunda asla yadsınamaz bir payı olan kişidir ardından yazılan. Sosyalisttir, büyük yazarların, böyle günlerde, yazdıklarıyla bütünleşen hayattaki yerleri, dünya görüşleri, tavırları, saflarıdır gelip yüze vuran. O yüzden bir abideye bakıyoruz, yumruğumuzu kaldırıp ardından. Edebiyat sokak artık!

Biber gazı, tazyikli su, mermiler günlerinde, barikata çıkmanın ötesine dudak büken bir büyük devrimcidir giden. Edebiyatın, dilin büyük ustasıdır.

“Halk olmadan halkçılık olmuyor, halk seni kendisine benzetiyor” demekten çekinmeyen, öykünmeciliğe, halk dalkavukluğuna zerrece prim vermeksizin halk için mücadelesini yürüten bir aydının arkasından, halkı kendisine benzettiği günlerde yazmak, acıyı biraz hafifletiyor.

Ama bize de borcu var. Mektup yazacak kimsem kalmadı diyordu. Yanlış!

İşte sokaklar, işte barikatlar, işte örgüt Leylâ Hanım! Mektuplarınız okundu, adresini buldu, her tekrarında yeni mektup alınacağı bilindi… Üç özür istiyoruz, verdiklerinizin kıymetini bilenlerin, size karşı borcunu ödeyeceğine inananların şakacıktan cakasıyla…

Gururla vedalaşıyoruz sizinle… Gözünüzü arkada bıraktırmamanın gururu. Tezer Hanım’a iletiniz: Artık sizi yaşatacakların ülkesidir Türkiye. İmzamız: Örgüt!

Asaf Güven Aksel – soL

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of