Egoist okur

Ve nihayet huzurlarınızda… OSMANLI’DA BİR VAMPİR

“Aşk insanı zaten yaşayan bir ölüye çevirmez mi? Kan içse de içmese de kanı içilmiştir bir âşığın, kanı çekilmiştir en azından, sırf bu yönüyle bile aşkı vampirliğe çok yakıştırdım. Cennetini de cehennemini de bir arada yaşayan, olağanüstü tarihi bir dokunun içinde süzülen bir karakter oldu Béla… Ölümlü hayatında aşkı hiç tatmamış, kitaplardan okumamış, filmlerde görmemiş. Vampirlik kadar aşk karşısında da acemi. Bu yetersizlik, bu şaşkınlık hali, aşkı kalbinde belli belirsiz keşfetmesi, korkuyla yıkanmış 1800’ler İstanbul’unun kanlı yıllarında aşkını araması fikri bana bu kitabı çok büyük bir zevk ve heyecanla yazdırdı.”

“Üçüncü Tekil Şahıs”, “Adresinde Bulunamadı” ve “Üvey” gibi kitaplarıyla tanıdığımız Mehmet Bilal şimdi heyecan verici bir kitapla yeniden okur karşısında. Nar Kitap’tan çıkan “Béla: Osmanlı’da Bir Vampir” cesur ve tutkulu bir proje. Mehmet Bilal’in sohbetimiz sırasında çaktırmadan müjdelediği gibi bir fantastik roman dizisinin de ilki… Onunla Osmanlı’da vampir olmakla kalmayıp bir nevi rock star da olan, en azından bir “27’ler kulübü üyesi” olan kahramanı Béla’yı ve romanını konuştuk. Kulübün Jim Morrison, Kurt Cobain, Jimi Hendrix gibi diğer üyeleriyle Béla arasında büyük bir fark var tabii. O 27 yaşında ölmüyor, tam tersi ölümsüz oluyor…

Gülenay Börekçi

osmanli'da bir vampir egoistokur mehmet bilal

“Ölümsüzlük vaadi, sonsuz gençlik imkânı, meydan okuyan bir güce sahip olma ihtimali…”

İlk sorum: Vampirleri neden çekici buluruz, bize neyi vaadeder veya hatırlatırlar? Onları bizim gözümüzde baştan çıkarıcı yapan şey ölümsüzlükleri midir, yoksa cüretkarlıkları mı?

Yaşayan birer ölü olmaları yeterince baştan çıkarıcı galiba. Yani içinde barındırdığı çelişki. Ölümsüzlük vaadi, sonsuz gençlik imkânı, meydan okuyan bir güce sahip olma ihtimali, elbette bütün bunların getirdiği bir küstahlık… Biraz da sunduğu estetik olabilir. Sinemada yamyam gibi gösterildikleri ilk yılları bir yana bırakırsak, vampirleri sonraki filmlerde, kitaplarda hep biraz soylu, zarif ve gizemli, günümüz tabiriyle “cool” birer varlık olarak izliyor ve okuyoruz. Dracula’dan itibaren vampirler, zaafları, eksikleri, hataları, hayal kırıklıkları ve yenilgileriyle herkes kadar insan! Her biri artık çok boyutlu karakterlere dönüşen vampirlerin, özenle seçtikleri kurbanlarından kan içme biçimlerinin neredeyse erotik bir birleşme gibi resmedildiğini de görüyoruz. Bu birleşmeden doğan zorunlu bağlılığın aşk veya nefretle başlayıp duygu çeşitliliğiyle gelişmesine tanık oluyoruz. Nereden bakarsanız, çok kışkırtıcılar…

Öte yandan mutlu bir vampir hikayesi duymadım bugüne kadar. Vampir romanları hep ağır derecede kasvetli ve karanlık olur. Sizinki de farklı değil. Béla kederli ve melankolik bir ruh…

Aynı zamanda muzip, şaşkın ve eğlenceli de… Ölümlü hayatında gerçek dünyayla bağını asgari ölçüde bile kuramamış, ailesiz, yurtsuz yuvasız, insanlara ilişmeden, kimseyi de kendine yaklaştırmadan, neredeyse bir yabankedisi gibi yaşayıp giden genç bir adam. Seçerek veya mahkûm olarak sürdürdüğü bu yalnızlıkta doğal olarak bir hüzün halesiyle yaşıyor. Bu kederin farkında bile değil ama. Ancak vampir olduktan sonra değişiyor her şey. Önceki hayatında özlemini duymasını beklediğimiz her şeyi vampirliğiyle birlikte istemeye başlıyor, arıyor, buluyor. Tersten gidiyor yani. Önceki hayatı vampirliğe daha uygunken, o aksine insanı ve insan kalabalığını şimdi istiyor, renkleri, çeşitliliği, karmaşayı özlüyor, hiç bilmediği bir duygunun yani aşkın peşinden koşuyor.

Vampir de aslında bir “öteki”

Kahramanınız sadece vampir değil aynı zamanda anarşist bir ruh, bir nevi “rock star”… Köçek olarak sahneye çıkıp yürekleri sarsıyor. Ayrıca bir firari yeniçeriye âşık oluyor. Geç fark edeceği başka aşkları var… İlham kaynağınızı, onun hikâyesini yazmaya nasıl karar verdiğinizi anlatır mısınız?

Vampir sinemasını da vampir edebiyatını da hep sevdim. Önceleri saklı tuttuğum bir zevkti bu. Sonra beğenimi utanmadan dile döktüğüm bir yaş geldi ve baktım ki, hiç de yalnız değilmişim. Meğer ne çok vampirsever varmış etrafımda… Yani önce cesaret geldi, sonra karakteri oluşturma süreci. Batıda âlâsı yapılmış bu türde benim de bir ürün vermemin haklı, doyurucu bir nedeni olmalıydı. Özgün karakterlerim, anlamlı bir dönemim ve bu türe getirebileceğim yeniliklerim, katkılarım olmalıydı. İlham benim için parmaklarımla çenemi tutarak uzaklarda aradığım bir şey değil. Öncelikle içime sordum, sen nasıl bir vampir görmek istiyorsun diye. Daha ilk kitabının adı “Üçüncü Tekil Şahıs” olan, hayattaki yalnızlığa, tek başınalığa, üveyliğe, öteki olmaya kafayı takmış biriyim sonuçta. Vampir de benim için tam anlamıyla bir öteki…

Bütün vampir hikayeleri gibi bu da özünde bir aşk romanı. Bir vampir için âşık olmak neden cehennem gibidir? Ve Béla’nın cehennemi neresidir?

Aşk insanı zaten yaşayan bir ölüye çevirmez mi? Kan içse de içmese de kanı içilmiştir bir âşığın, kanı çekilmiştir en azından, sırf bu yönüyle bile aşkı vampirliğe çok yakıştırdım. Cennetini de cehennemini de bir arada yaşayan, olağanüstü tarihi bir dokunun içinde süzülen bir karakter oldu Béla… Ölümlü hayatında aşkı hiç tatmamış, kitaplardan okumamış, filmlerde görmemiş. Vampirlik kadar aşk karşısında da acemi. Bu yetersizlik, bu şaşkınlık hali, aşkı kalbinde belli belirsiz keşfetmesi, korkuyla yıkanmış 1800’ler İstanbul’unun kanlı yıllarında aşkını araması fikri bana bu kitabı çok büyük bir zevk ve heyecanla yazdırdı.

Her dönemde her mevsimin adamları var

Günümüze göndermeler çok var kitapta. İstanbul’un, Osmanlı’da da, bugün de bir insan deryası olan gece hayatı mesela… Geceler, gündüzleri sosyal hayata karışması mümkün olmayan, “bütün yeteneklerine rağmen insanlarla baş edemeyen” aykırı bir ruhun var olabileceği tek zaman dilimi belki de… Karşılaştırır mısınız?

Daha once de söylediğim gibi kahramanım insanlarla nasıl baş edebileceğini bilemeyen, bu dünyayla barışamayan biri. Vampir olduktan sonra yaşama alanı iyice kısıtlanıyor. İstanbul’un gece yaşayan, hem de ne yaşamak, meyhanelerine dalıyor, hem yeni bir varlık olarak kendini hem de geceyi fethetmeye çıkıyor.

Politik bir karşılaştırma da yapılabilir mi? Zorbalar, baskınlar, isyancılar, boyun eğmeye hazır olanlar, işbirlikçiler vampirlerden daha ölümsüzler bir bakıma. O gün ve bugün varlığını sürdürenler için neler anlatırsınız?

Ne güzel söylediniz… Her mevsimin adamları her dönemde var, biraz tarih, biraz insan, toplum, psikoloji bilgisiyle bile bunu görmek mümkün. Onlar vampirler kadar ölümsüz, çünkü hep varlar. O zaman şöyle bir soru da çıkıyor kitaptan, hangimiz daha vampir? Kahramanım Béla bugünden bakarak anlatıyor tanık olduklarını, bazı şeylerin hiç değişmediğini, insanların ne kadar kolay unutabildiklerini, değerlerinden nasıl kolayca vazgeçtiklerini görüyor. Yeniçeri katliamını anlatırken, onları aklamak için çırpınmıyor, değişen güç dengelerini anlamaya çalışıyor. Eline çekiç alanın herkesi, her şeyi nasıl çivi gibi gördüğünü fark ediyor. Ama en çok da bir savaşın ezenler ve ezilenlerden oluşmadığını anlayıp seyredenlerin, alkış tutanların, unutanların varlığına işaret ediyor.

Osmanlı’da vampirlere “Obur” denirmiş

Kitabın adına dönersek… Osmanlı’da Bir Vampir ilk duyduğumuzda bize çok çarpıcı geliyor. Öte yandan Eflak Beyi kazıklı Voyvoda’nın hangi çağda yaşayıp kimlerle savaştığını düşününce esas Osmanlı döneminde vampirlerin olmamasını tuhaf bulmamız gerektiğini fark ediyoruz. Bu konuda neler biliyorsunuz?

Vampir söylencesi çeşitli şekillerde Osmanlı’da da var. Vampir yerine “obur” dendiğini biliyoruz mesela. Mezarlarda yattıkları, geceleri çıkıp insanlara musallat oldukları, kılıç veya kurşun işlemediği, ancak gündüz mezardan çıkarılıp kafaları uçurulunca, göğüslerine tahta kazık çakılınca öldürülebildikleri bilgisi var. Yine de çok rağbet gören bir söylence değil vampirlik. Rusya’ya, Balkanlar’a yakıştırılıyor daha çok. Voyvoda III. Vlad’ın yıllarca tutsak yaşadıktan sonra gücü eline geçirdiğinde Osmanlı askerlerini kazıklara çaktığı, kanlarını fıçılarda toplayıp şarap gibi içtiği, böylece vampir efsanesinin doğmasına neden olduğu bilgisi var… Dönemin en büyük gücünü elinde tutan Osmanlı için, Osmanlı askeri için aşağılayıcı bir durum bir yandan da… Neyse, ben de kahramanımın serüvenini Romanya’dan başlattım ama vampir olarak gözlerini İstanbul’da açtırdım. Hem efsanenin kökeniyle bir bağ kurdum hem de bizim topraklardaki başlangıç tarihine hatırı sayılır bir öneri sunmuş oldum…

Tarihten beslenen bir romanın kahramanının yazara büyük imkânlar sunduğu bir gerçek. Ayrıca Reşad Ekrem Koçu’dan da epeyce beslendiğinizi tahmin ediyorum, kitabınızda ondan söz ediyorsunuz zaten… İşin bu yanı için neler söylersiniz?

Reşad Ekrem Koçu’nun kitaplarını okumuştum zaten. Kendi kitabımı yazarken bu muhteşem külliyata tekrar başvurdum. Bu kez başka türlü bir okumaydı tabii, bilgiyi cımbızla çeke çeke, detektif gibi bir okuma… Minnetimi ve borcumu da adını anarak ödemeye çalıştım.

27’ler kulübünün bir üyesi

Béla’nın bir özelliği de şu: Ölümsüz hayatında, uzun yıllar sonra fark edeceği gibi, aslında tıpkı Jim Morrison, Jimi Hendrix, Kurt Cobain, Amy Winehouse ve diğerleri gibi 27’ler kulübünün bir üyesi. Ama tersten… Çünkü 27 yaşında ölmüyor, bunun yerine bir vampir tarafından ısırılarak ölümsüzlük ve sonsuz gençlikle cezalandırılıyor. 27’de ne var da böyle oluyor?

Evet, aynen 27’ler kulübünün bir üyesi ve söylediğiniz gibi tersten… 27 yaş laneti benim de canımı yakan bir şey, bu nedenle kahramanımın kalbini o yaşta durdurarak bu laneti kurcaladım. 27’de ne var, bilmiyorum tabii. Kimse bilmiyor. Ama bu isimlere baktığımızda birçok ortak nokta var, benim bir yorumum da şu oldu kitapta: “Belki kısa sürede o kadar uçtular, o kadar yükseldiler ki inişlerini görme ihtimaline bile tahammül edemediler…” Bir de bu şahane çocuklar bir anda ölüp gitmediler, tahammülsüzlüklerini çok belli ettiler, göçüp gidecekleri konusunda epey alarm verdiler. Bu hayatta canlarının yandığını, kendilerini koruyacak kadar uyanık olmadıklarını gösterdiler. Onlar isimleriyle, Béla ise bedeniyle ölümsüzleşti. Onlar unutulmazlıkla ödüllendirildiler, benim Béla’m yaşamakla cezalandırıldı, hayaletiyle ortada kaldı…

“Kitap TV dizisi olmayacak ama kendi dizisini, yani devamını getirecek”

Son sorum: Her biri ilk bölümde fenomen olan birçok televizyon dizisinin senaristisiniz. Bunun bir dizi olması zor gibi görünüyor bana ama bir film olma ihtimali söz konusu mu diye sormak isterim. Béla’nın hikayesini senaryolaştıracak mısınız?

İzin verirseniz, o dizilerin senaristlerinden biri olduğumu söylemek isterim. Birçok insanın ortak emeği olduğu için çok hassas bir konu. Ve çok haklısınız, dizi olması bence de çok zor. Zaten hiç aklımdan geçmedi. Kitap kendi dizisini, yani devamını getirecek diye umuyorum. Devamını yazmayı çok istiyorum anlayacağınız. Sinema filmi içinse şu anda böyle bir girişim yok. Daha çok taze bir kitap ve bunun keyfini çıkarmaya çalışıyorum, bu söyleşide olduğu gibi. Sinemaya çok uygun bir yapısı var romanın, yine de senarist bile olsam başka birinin başka bir gözle senaryolaştırmasını tercih ederim. Batıda da teamüller bu yönde…

Gülenay Börekçi, Habertürk

2
Leave a Reply

2 Comment threads
0 Thread replies
0 Followers
 
Most reacted comment
Hottest comment thread
2 Comment authors
  Subscribe  
newest oldest most voted
Notify of
ilker

Açıkçası hayal kırıklığı. Olmamış

Paylaşımınız için teşekkürler.. Kaliteli paylaşımlarınızın devamını bekliyoruz. Kolay gelsin!