Egoist okur

Benim de bir yazı evim olsa!

Birkaç yılda bir taşınmak isterim ben, iyi gelir ruhuma, canlanırım… Bir sürü gereksiz eşyayı atarım, artık seyretmeyeceğim filmlerin DVD’lerini ve bir daha okumayacağım kitapları isteyenlere dağıtırım, onlar gittikçe ben ferahlarım. Bugünlerde gene taşınmak istiyorum, tabii aynı zamanda üşengecin teki olduğum için sanırım bu taşınma projesi gerçekleşmeyecek ama olsun, hayalini kurmak bile güzel.

Burası kime ait bilmiyorum ama göz koyduğumu söyleyebilirim.

Benim de bir yazı evim olsa!

Bu hayali kurma sebebim, geçenlerde bir internet mekanında rastladığım yazar evleri. Öyle güzeller ki. Hepsi de tabiatın ortasında, üstelik tam benim sevdiğim tarzda miniminnacık…

Roald Dahl’ın sarılı beyazlı yazı kulübesi mesela… İçerideki her şey yazmaya uygun bir şekilde tasarlanmış, “ne ararsan var” stili, karmakarışık… “Gel, üstüme kıvrıl da, birlikte uyuyalım” diyen yumuşacık koltuk eski ama pek rağmen şahane.

Mark Twain’inki kulübeden hallice. Sivri çatısı ve altıgen yapısıyla yazlık bir evin verandasını andırıyor. İçeride bir masa, bir kanape, iki-üç sandalye var. Twain bu şehirden ve kalabalıktan uzak kuş yuvasına yazmak için geldiği zamanlarda fırtına çıkmasına bayılıyormuş. Panjurların rüzgarla beraber tak tak ses çıkarması ve cama vuran yağmur damlaları ona ilham veren bir müzik etkisi yaratıyormuş.

George Bernard Shaw’un telefon kulübesini andıran yazma evinin bir adı varmış: Londra. Böylece sekreteri, arayanlara “Bay Shaw Londra’ya gitti efendim,” dediğinde yalan söylememiş oluyormuş.

Dylan Thomas’ın evi eski püskü ama şahsiyetliymiş. Duvarlar resimler, fotoğraflar, röprodüksiyonlar, Lord Byron’ın, Walt Whitman’ın, W. H. Auden’ın, William Blake’in gazetelerde çıkmış haberleri, bir Modigliani tablosu, birkaç nü ve sayısız not kağıdıyla kaplıymış…

Henry David Thoreau’nunki medeniyetten pek az istifade edilerek tasarlanmış gayet sade bir yermiş. Zaten burayı inşa edip döşeyen de bizzat kendisiymiş.

Virginia Woolf’unki için söyleyecek sözüm yok, “Aynısından istiyorum” dışında… Tanrım lütfen duy sesimi. Eğer Virginia’nın evinden kalmamışsa, şu en baştaki fotoğrafta gördüğün ağaç dalına asılmış kitap rafıyla derme çatma masaya bile razıyım.

Eşi Leonard Woolf’la birlikte Sussex kırsalındaki Monk’s House’u satın aldıklarında Woolf, bahçedeki ahşap çalışma kulübesini kendisi için bir yazı odasına dönüştürmüş. Yazın büyük pencerelerden içeri şahane bir güneş ışığı doluyormuş, manzara da eşsizmiş ama kışın hava o kadar soğuk oluyormuş ki kalemi tutması imkansız hale geliyormuş. Bir süre sonra da pes ediyor ve yazı odasını terk edip Monk’s House’a taşınıyormuş. Denemelerini, öykülerini, romanlarını, dahası bütün yazışmalarını bu odada kaleme almış. İntihar mektubunu bile.

İstiyorum, evet. O zaman daha çok ve daha iyi yazar mıyım, bilmiyorum, ama daha mutlu biri olacağım kesin.

Birkaç çalışma mekanı

Toni Morrison’un kanepesi

Çok çalışkan bir kitap editörü ve iki çocuklu bir bekar anne olan Morrison sabahları işe gitmeden önce erkenden kalkıp kanepede yazarmış.

Jane Austen’ın ufak sehpası

Austen, Sağduyu ve Duyarlılık ile Gurur ve Önyargı’yı ve sonraki çalışmalarının birçoğunu Chawton Cottage’daki ceviz ağacından yapılmış küçücük bir sehpada yazmış.  Evdeki diğer kadınlar o yazarken olabildiğince sessiz davranıyor, ona yazması için alan açmaya çalışıyorlar, dahası ev ve bahçe işlerinin çoğunu üstleniyorlarmış. Başka türlü yazması muhtemelen mümkün değilmiş.

Maya Angelou’nun otel odası

Angelou, yaşadığı kasabada bir otel odası tutmuş ve her sabah saat altı buçukta oraya gidip öğleden sonraya kadar çalışmış. Orada hiç uyumaz, “bir şişe şeri, bir sözlük, Roget’s Thesaurus, sarı pedler, bir kül tablası ve bir İncil’le” yatağa uzanırmış. Bitirince de başka bir yere gider, akşama kadar normal bir insan gibi yaşamaya çalışırmış ama sonunda muhakkak gene o otel odasına döner ve bu kez sabaha kadar yazdıklarını okur, düzeltirmiş.

Brontë’lerin salonu

Kızıl döşemeli mobilyalar, kitaplar ve sıcak bir şömineye bakacak olursanız, Haworth Parsonage’daki bu odayı “cosy” bir yer sanabilirsiniz ama burası yaratıcılık, tutku, melankoli ve kayıp dolu bir alanmış aynı zamanda. Charlotte’un burada asılı olan portresi, büyük bir başarı elde ettikten sonra yayıncısı tarafından armağan edilmiş. Üç kız kardeş buradaki büyük yemek masasında yazı yazar, tartışır, fikir alışverişinde bulunurmuş. Yürüyemeyecek kadar zayıf düşen Emily’nin bu odadaki kanepede öldüğü söyleniyor. Emily’nin ardından Anne de ölünce bu oda tamamen Charlotte’un alanı olmuş, o da burada hem kız kardeşlerinin çalışmalarını düzenlemiş hem de biyografisini yazacak olan Bayan Gaskell’la bir araya gelmiş.

J.K. Rowling’in kafe’si

J.K. Rowling, sosyal yardımla yaşayan gencecik bir anneyken bebeğini uyutup Harry Potter kitaplarını yazmak için Edinburgh’daki Elephant House adlı kafeye gidiyormuş. Serinin son kitabında durum değişmiş tabii. Rowling yine Edinburgh’daki Balmoral Otel’e ama bu kez bir aylığına yerleşmiş ve kitabının son düzeltmelerini yapmış.

Gülenay Börekçi

Subscribe
Notify of

8 Comments
oldest
newest most voted
burcu yıldızer
15 years ago

Virgina Woolf “Kadınlar milyonlarca yıldan beri evde oturuyorlar. Öyle ki yaratıcı güçlerini zamanla duvarlar emiyor. Bağımsızlık, yaratıcı gücü serbest bırakır. Kadınlar da Shakespeare gibi bir yazar olabilir yeter ki özgürlüğe alışalım, düşündüğümüzü, düşündüğümüz gibi yazmaya cesaretimiz olsun.” demiş. Evet hem böyle evlerde oturalım hem de yazma eylemini gerçekleştirelim. Akşam hayali oldu bu fotoğraflar. Huzurlular.

efsun guztoklusu
15 years ago

virginia woolf bu evi bırakıp niye intihar etti acaba? the hours filminde de yanıtını bulamamıştım.

aycan aşkım
15 years ago

Gülenay… Virginia’nın evinin aynısından benim de olsa kızar mısın? Ayrı mahallerde komşu olurduk:))

şükriye
15 years ago

Çok tatlısın :) İnşallah isteğin gerçekleşir :)