Egoist okur

“Safiye Ayla, her açıdan cüretkâr biriydi”

Muhteşem Yalnızlık, Ah Bu Sevda, İsmi Yad Ruhu Şad Olsun gibi müthiş güzel kurmaca dışı kitapları ve derlemeleriyle tanıdığımız Serdar Soydan için bir nevi “yazı arkeoloğu” da denebilir. Yıllardır kütüphanelerde, arşivlerde gazete ve dergi ciltlerini tarayarak edebiyatta gölgede kalanların, unutulanların ya da unutturulanların, “öteki”lerin izini sürüyor çünkü. Bir yandan da Bilge Karasu, Suat Derviş, Mehmet Rauf, Peyami Safa, İskender Fahrettin Sertelli ve Nezihe Meriç gibi yazarların “bilinmeyen” eserlerini yayıma hazırlıyor.

Şimdiyse elimde hayranı olduğu büyük sanatçı Safiye Ayla’nın hayatındaki bir dönemden yola çıkarak yazdığı ilk romanı var. Erişilmez bir ikon mertebesinde olan Safiye Ayla’yı alıp kırılgan, arzulu ve alabildiğine sahici bir kadın olarak yeniden yaratmış.

Soydan’a ilkin bu ikiliği soruyorum, diyor ki: “Bütün popüler sanatçılarda vardır bu: Kamuya mal olmuş, takip edilen bir sanatçı personası ve onun gerisinde, hatta gölgesinde kalan ‘insan’. Bu insan uzun yıllar gölgede kalmaktan, yeterince güneş ve gıda alamamaktan ötürü cılız, hasta ve kırılgan olabiliyor. İşte benim romanımdaki Safiye, ününü yitirdiğini, zamanının geçtiğini idrak eden, biraz kocasının biraz da kendisinin, daha doğrusu içindeki öteki ben’in yasını tutan bir Safiye.”

Soydan’la röportajımızda yaşlanmakta olan, eski havasını, popülaritesini yitirmiş bir yıldızın direnişi, hayatı boyunca gerçek yaşını saklamış, mahkeme kararıyla doğum tarihini değiştirmiş bir kadının eşini kaybettikten sonra yasla, yaşla ve unutulmakla mücadelesi var. Başka Safiye Ayla’lar da var ama. Mesela kendisini uyaran emniyet güçlerine aldırış etmeden herkesin uzaklaştığı, yalnız bıraktığı Nazım Hikmet’e hapishanede erzak götüren Safiye Ayla, 1968’i 69’a bağlayan gece Nişantaşı’ndaki RujeNuar Gece Kulübü’nde sahneye bikiniyle çıkan Safiye Ayla. Nazım Hikmet’le Yaşar Kemal’e kendisi için senaryolar yazdıran Safiye Ayla, Etiler’deki evinin bahçesinde beslediği yavru ceylana annelik eden Safiye Ayla… Zeki, komik ve çok aşık bir Safiye Ayla… Onu her yönüyle tanımaya hazır olun.

Romanı okumak için
Huzurlarınızda Safiye Aylâ ve J.R.R. Tolkien

Safiye Ayla ve Komando

Serdar Soydan: “Safiye Ayla, her açıdan cüretkâr biriydi”

Safiye Ayla’nın hikâyesinde sizi en çok cezbeden şey ne oldu?

Murat Bardakçı ve Nalan Seçkin’in kitaplarını, gazete-dergi taramalarım sırasında karşıma çıkan röportajlarını, özellikle de 1969-73 yılları arasında yaşadığı ilişkiyi, Komando’yla medyatik aşkını okudukça cezbetti beni Safiye Ayla. Bu ilişki aslında yaşlanan, eski havasını, popülaritesini yitirmiş bir yıldızın direnişi; hayatı boyunca gerçek yaşını saklamış, mahkeme kararıyla doğum tarihini değiştirmiş bir kadının eşini kaybettikten sonra yasla, yaşla ve unutulmakla mücadelesiydi. Tabii Ayla’nın o zeki bakışlarına da çekildim. Çok zeki ve komik bir kadın.

Kendinizi ne ölçüde serbest bıraktınız? İkonik bir sanatçının hayatını yeniden kurgularken kırmızı çizgileriniz, ileri gitme konusunda birtakım eşikleriniz var mıydı?

Kitabı okuyanlar pek kırmızı çizgimin olmadığını görecektir. Safiye Ayla’nın sevişmesini de anlattım, depresyonunu da. Kendimce. Çoğu insan için kamuya mal olmuş, Atatürk’e şarkılar söylemiş, peygamber soyundan biriyle evlenmiş bir kadını bu şekilde, özeline girerek, özelini hayal ve tasvir ederek yazmak herhalde kırmızı çizgidir. Ben o çizgide durmadım. Hatta amacım, onu aşmak oldu. Lütfen Alkışlamayın, belgelerden, bilgilerden beslenen bir roman sonuçta. Ama açıkçası, kendi Safiye’mi yaratırken kim ne der diye düşünmedim. Ha, şunu diyebilirim. Bir karakteri seviyor, yazmaya bu sevgiden ve ilgiden hareketle başlıyorsunuz. O yüzden mutlak bir şefkatle yaklaştım Safiye Ayla’ya ve onu ilginç, çekici, sevilecek bir karakter olarak kurgulamak istedim. Bence gerçekte de öyleydi. Kırmızı çizgim varsa eğer, onu itici kılacak, kötü gösterebilecek bazı ayrıntılardı. Okur da onu benim gördüğüm şekilde görsün, en az benim kadar sevsin istedim.

Safiye Ayla’nın iç sesini kurarken, kendinizi ne ölçüde geri çektiniz ve hangi kısımlarda onunla özdeşleştiniz?

Safiye Ayla’yı yeniden yaratmak, romandaki Safiye’ye dönüştürmek en zoruydu. Pek çok kişinin tanıdığı, bildiği bir popüler şahsiyeti kendimce şekillendirmek, onu düşündürmek, konuşturmak, hareket ettirmek… En sancılı süreç o sesi bulmaktı. Karakter zihnimde defalarca değişti, dönüştü. Öte yandan, insan kendinden ne kadar uzaklaşabilir ki? Yedi yıllık sevgilimle aramızda on beş yaş fark var. Burada Safiye’yle benzeşiyoruz mesela. Allah sonumuzu benzetmesin… Fakat ne var biliyor musunuz, roman boyunca karakterinizi, okurdan önce kendinize sevdiriyorsunuz. Sevince de onun pabuçlarını giyiyor, onun gibi davranmaya başlıyorsunuz.

Belgelerden, gazete haberlerinden yararlandınız, bunların bir kısmını da kitabın sonunda okurla paylaştınız.

Haberler, söyleşiler, yazı dizileri bir yere kadar yardımcı oluyor insana. Onlar bir tür kılavuz. Bazen bir kelime ya da cümleyle, muhabirin bir tasviriyle, bazen de kullanılan görsellerle sizin için kapılar açıyorlar. Kurmaca dışı bir metni de bazı boşlukları doldurarak, hiç bilmediğiniz günleri, ayları anlamlandırarak yazmanız gerekir. Çünkü her durumda ortaya koyduğunuz şey, bir hikâye. Roman olunca daha özgürsünüz tabii. Ben kurdum oldu deyip geçebilirsiniz de. Ama gerçekten, hem de çoğu insanın bildiği, bilmese de öğrenebileceği, ulaşabileceği bir gerçekten yola çıkınca, zihninizi de, elinizi bir parça korkak alıştırıyorsunuz.

Salt gerçeklerin yetmeyeceğini idrak edip kurmacanın alanına geçtiğiniz ilk an hangisiydi? “Burası tamamen hayal, o yüzden de o artık esas gerçek,” dediğiniz bir yer oldu mu?

Bir aralar, “Şöyle olduğuna eminim ama bunu kanıtlayamam” lafı çok moda olmuştu. Bir konuda kafayı kırınca ve elinizdeki malzemeye bu kadar yoğunlaşınca sık sık kendinizi bu sözü söylerken buluyorsunuz. Mesela Safiye, bu ilişki içerisinde kolunu kırıyor. Gerçekte de, romanda da. Haberlerde radyoda düşüp kırdığı söyleniyor ama ben bunu ana konuya, yani Komando’yla ilişkiye bağlama gereği hissettim. İşte o zaman o olayı eldeki verilerle anlamlandırıyor, toksik, insanı cendereye alan bir ilişkinin bedensel ve zihinsel yüküyle dengesi bozulmuş diyorsunuz. Bu ve buna benzer pek çok sahnede Safiye Ayla’nın ve yaşadığı ilişkinin gerçeğine tam anlamıyla nüfuz ettiğimi düşünüyorum.

Komando karakteri gerçek bir kişi ama romanda neredeyse simgesel bir ağırlık taşıyor; sanki Safiye’nin arzularının bir yansıması gibi. Siz onu nasıl konumlandırıyorsunuz?

Safiye Ayla’nın gözünden, zihninden aktardım ben bu süreci. Benim için net olan tek şey, onun hisleri, onun düşünceleri oldu. Komando tabii ki bu aşkın diğer başrolü. Gene de onu muğlak bırakmayı seçtim. Okuyucu onunla bir güven ilişkisi kuramasın diye. İyi niyetli mi, değil mi? Amacı ne? Bu soruların cevabını asla bilemiyoruz. Tabii bunda, Safiye Ayla’nın Komando hakkında farklı yıllarda farklı açıklamalar yapması da etkili oldu. 80’lerde verdiği bir röportajda böyle bir ilişki yaşadığını bile inkâr etti.

Romanınız okura ne yapsın istersiniz?

Her roman okura yeni deneyimler sunar. Yeni cümleler. Yeni hayatlar. İncelikler… İnsanlar okusun ve kapılsın istiyorum bu hikayeye. Birkaç saat, birkaç gün daha az dert etsinler bir şeyleri. Kendilerini unutsun, Safiye Ayla’yla bir bağ kursun, bir an için o olsunlar. Daha doğrusu onda kendilerini bulsunlar ya da kendilerinde onu… Umarım.

“Erkeklik, toksik bir şeye dönüşebiliyor”

Romanda aşk, “bozan ve bozulabilen” bir şey. Fakat bozulabilen bir şey başlangıçta masumdur da, öyle değil mi? Aşkı bu kadar sarsıcı ve dönüştürücü bir deneyim olarak yazmak sizin için romantizme bir itiraz mıydı, yoksa onu başka bir yerden yeniden düşünme çabası mı?

Aşk çok zengin bir deneyim; duygu ve durum repertuvarı çok zengin. Hatta öyle zengin ki, bir süre sonra bu bir çeşit duygu-durum bozukluğuna bile yol açabiliyor. Yani bir uçtan diğer uca savrulabiliyorsunuz âşıkken… Birkaç kez bu derin, sarsıcı, delibozuk ruh durumu, his beni de yokladı. Aşka yabancı değilim. Ama o kontrolsüzlük, o dalgalı denizde seyretme ve sürekli adrenalin salgılama hali feci yorucu. Aşk insanı başkalaştırıyor da. Romandaki gibi, insanın içindeki başka kadınların ve adamların varlığını ortaya çıkartıyor. Başka bir dünya gibi başka bir Safiye Ayla da mümkün oluyor aşkla. İtiraz ya da yeniden düşünme çabası söz konusu değil, sadece kendi deneyimlediğim, yaşadığım gibi yazdım ben aşkı. Safiye de öyle yaşamıştı sanırım.

Şiddetten kaçabilmek için Amerika’ya gitmesi, öldürüleceği korkusuyla evinin pencerelerine demir parmaklıklar taktırması sarsıcı. O günden bugüne ne kadar az şey değişmiş…

Ne yazık ki öyle. Toksik bir şeye dönüşebiliyor erkeklik. Erkekliğin ve erkeklerin bu kadar yüceltildiği bir sistemde bunun aksi de zaten düşük bir ihtimal. Komando bir noktada kendini kaybedip korkunç şeyler yapıyor. Neden? Sorsanız aşk derdi sanırım. Çok seviyordum… O zaman Amir Ateş’in segâh makamındaki şarkısının nakaratıyla cevap versin ve kulaklarımızın pasını silsin Safiye Ayla: “Aşk bu mu? Sevda bu mu? Hayat bu mu? Kalp acı, dünya keder, göz yaş dolu.” Acaba bu şarkıyı hiç söylemiş miydi?

Dev bir ikon ve maruz kaldığı saldırılar

Safiye Ayla’nın kendi zamanında bu kadar sansasyonel bir figür olduğunu bilmiyordum. Hakkında çıkan haberlerin bir kısmı da epey acımasız, nezaketsiz. Medyanın Safiye Ayla’yı ele alış biçimini nasıl değerlendirirsiniz? Örneğin sahnede giydiği bikiniler, tüller, bütün o transparan kıyafetler üzerinden bir dönem ciddi biçimde hedef alınmış.

“Kurt kocayınca köpeklerin maskarası olurmuş” diye bir atasözümüz var. Çok doğru söylemiş ana ve atalarımız. Öte yandan erkek egemen sistemde bu zehirli oklar sadece yaşlılara değil, kadınlara da yöneliyor. Yaşlanan bir kadın olarak Safiye Ayla da yaşçı ve erkek egemen sistemde küçümsenen, alaya alınan bir figür haline getirilmiş. Tabii bazı basın organları da daha sansasyonel, daha ilgi çekici olacağım diye iyice işin suyunu çıkarmaya başlamış. Ama bundan rahatsız mıydı, yoksa içinden Zeki Müren gibi reklamın, yani haberin iyisi kötüsü olmaz mı diyordu, onu bilemiyorum.

Bir de şu “güzel değil” rivayetleri var. Açıkça “çirkin” olduğu bile söylenmiş. Halbuki Afrikalı kökenlerinin de etkisiyle egzotik bir güzelliği var, o yüzden “Atatürk o şarkı söylerken araya perde çektirirmiş,” gibisinden dedikodular hem Safiye Hanım’a hem de Atatürk’e büyük saygısızlık. Sağlığında çok incindiğini hissediyorum…

Sormayın. Dertli etmişler kadını. Ama göz önündeki kişilerin, dilden dile dolaşan imalarla ve fiziksel özelliklerine yönelik sözlerle barışması gerekiyor sanki. Zeki Müren feminenliğiyle, Safiye Ayla ise fiziksel görünüşünün pek de albenili bulunmayışıyla anılagelmiş. Hatta sizi de değiniz gibi, bu konuda efsaneler bile üretilmiş. En sağlıklısı, “Neysem oyum ve bu halimle mutluyum,” demek. Umarım Safiye Ayla da bir noktada dedikoduları kulak arkası etmeyi, onlara gülüp geçmeyi başarmıştır.

Nazım Hikmet’e, Yaşar Kemal’e senaryolar yazdırmış

Bir buçuk sene kadar önce Tennessee Williams’ın Mrs. Stone’un Roma Baharı adlı novella’sını yeniden okumuş ve sevgili dostum Selim İleri’ye de anlatmıştım. Melodram aşığı Selim haliyle romanın büyük hayranıydı ve sabırsızlıkla “Hadi aç telefonunu da filmini seyredelim,” dedi. Haftada ikiye, üçe çıkardığımız Koço akşamlarından birindeydik, etraf çok kalabalıktı ama meyhane ortamına aldırmadık hem rakılarımızı içtik hem de Roma Baharı’nın Vivien Leigh’li uyarlamasını seyrettik. Hayatımın en filmatik saatlerindendir.

Selim’le daha sonra Koço’da ya da çok sevdiği Sefa Meyhanesi’nde başka birkaç film daha seyredecektik, hatta onunla son buluşmamızda yani son yılbaşı gecemizde başından sonuna bir diziyi bile seyredip tamamlayacaktık. Ama bu ayrı bir bahis elbette.

Safiye Ayla ile Mrs. Stone arasında kurduğu bağlantıyı okuyunca bu hatıramı Serdar Soydan’a da anlattım, sonra da sorularıma geçtim…

Romanın içinde “Lütfen Alkışlamayınız” adlı bir senaryodan bahsediliyor. Bu hiç çekilmemiş, belki düşlenmemiş, hatta var olmamış filmi metne dahil etme ihtiyacı nereden doğdu? Nazım Hikmet ve Yaşar Kemal’in Safiye Ayla için yazdıkları senaryolar var mı gerçekten?

Safiye Ayla 1950’lerde bir yapım şirketi kuruyor. Efiyas Film. İsminin bir anagramı. Nazım Hikmet ve Yaşar Kemal’e senaryo sipariş ediyor sonra. Bu bilgilere Murat Bardakçı’nın Safiye adlı kitabı sayesinde sahibiz. Safiye Ayla’nın evrak-ı metrukesi onda. Senaryolar da onda. Nalan Seçkin’in Musalladan Şöhrete Safiye Ayla kitabındaysa “Lütfen Alkışlamayınız” adlı senaryonun Nazım Hikmet değil, Naci Sadullah tarafından kaleme alındığı söyleniyor. Ben romanımı şekillendirirken, Komando’yla yaşadığı aşkla magazin gündeminde kendine yer bulabilen Safiye Ayla’nın yeniden film yapma sevdasına düştüğünü ve bir filmle bu ilgiyi perçinlemeyi aklına koyduğunu hayal ettim. Yani aslında Lütfen Alkışlamayınız adlı bir senaryo var ama konusu farklı. Ben onu alıp kendimce yeniden yazdım. Bir de sonundaki iki harfi eksilterek romanıma ad yaptım.

“Roma’da Bahar” bağlantısı çok çarpıcı. Tennessee Williams. Safiye Ayla bu filmi seyrediyor ve yerli uyarlamasında Vivien Leigh’nin rolünü oynadığını hayal ediyor. Yani gençliğini, güzelliğini kaybettiğini idrak eden ve genç bir erkekle para ödeyerek beraber olan bir kadın. Büyük cesaret. İki sorum var: Birincisi, Safiye Ayla hep böyle cüretkâr biri miydi? İkincisi, “Roma’da Bahar” paralelliğini kurarken sizi en çok etkileyen ne oldu?

Kendisini uyaran emniyet güçlerine aldırış etmeden herkesin uzaklaştığı, yalnız bıraktığı Nazım Hikmet’e hapishanede erzak götüren, 1968’i 69’a bağlayan gece Nişantaşı’ndaki RujeNuar Gece Kulübü’nde sahneye bikiniyle çıkan Safiye Ayla mı? Evet, bence o, her açıdan cüretkâr biriydi. Roma’da Bahar filmi de Mrs. Stone’un Roman Baharı adlı novella da muazzam eserler. Fatih Özgüven harika çevirmişti. Safiye Ayla’yı, ilişkisini, o dönem yapılan yakıştırmaları düşünürken aklıma geldi bu novella ve benim romanıma da bir bakıma şekil verdi.

Gülenay Börekçi

Subscribe
Notify of

0 Comments
oldest
newest most voted
Inline Feedbacks
View all comments