Egoist okur

Ertuğ Uçar: “Kaybolmadan kurtuluş yok”

Ertuğ Uçar’la bir yandan İstanbulin’in izinde İstanbul’u konuştuğumuz, bir yandan da Ormanda Kaybolmak adlı yeni kitabının dolambaçlı patikalarına daldığımız söyleşimizde bazı sorulara cevaplar aradık: Bir şehri sevmek ne anlama gelir? Sokakların hafızası, binaların ruhu olur mu? Labirenti andıran bir şehri severken kendimizin hangi hallerine yaklaşır, hangilerini affetmeyi öğreniriz? Kaybolmak ne zaman bir tehdit olmaktan çıkıp bir özgürleşme biçimine dönüşür?

Ertuğ Uçar’ın kitaplarını edinmek için
Sait Faik’ten denize, adaya ve İstanbul’a çağıran öyküler

Sayfada yer alan çizimler Ertuğ Uçar’a ait

Ertuğ Uçar: “Tıpkı doğa gibi, İstanbul da kendisini iyileştirecek o güce sahip aslında”

Bilirsiniz, bozulan silüeti, yıkılan binaları, kaybolan mahalleleri ve artık yerinde olmayan parçalarıyla İstanbul’u yazmak, bir yas anlatısına, bir kayıplar tutanağına dönüşüyor çoğu zaman. Ertuğ Uçar’sa güzel kitabı İstanbulin’de bu şehri sadece yaraları ve kayıplarıyla değil, hâlâ şaşırtan, heyecanlandıran, özgürleştiren canlı bir labirent olarak anlatmayı tercih etmiş. Dolayısıyla okurken biz de yaralı ama kendini iyileştirme gücü de taşıyan büyülü bir şehirle karşılaşıyor, onu daha da çok sevmek için sayısız yeni neden keşfediyoruz.

Kitabınızda İstanbul kimi zaman somut bir yer, kimi zaman da neredeyse bir hafıza mekânı. Size göre “Gerçek İstanbul” hangisi, yaşanan şehir mi, hatırlanan şehir mi? 

Benim için İstanbul yaşadığım şehir. Hatırladığım şehirlerse Antalya ve Ankara. Çünkü İstanbul’a dair çocukluk, gençlik hatıralarım yok benim. Geldiğimde otuzumu geçmiştim. Alışmam hızlı oldu diyemem. Şimdi de aslında şehrin tamamını tanıyorum diyemem, kimse diyemez. Hiçbirimiz bilmiyoruz ki İstanbul’un başını sonunu. Ben sadece yaşadığım kısmını, yazdığım kısmına tekabül eden yerlerini biliyor ve seviyorum.

Mimarlar yaşadıkları şehri düzeltmek ister. Ben bile kimi zaman gördüklerimin bana acı verdiğini, yaraladığını hissediyor, “Keşke bazı şeyleri değiştirebilsem,” diyorum. Siz nasıl bir gelecek hayal ediyorsunuz İstanbul’la ilgili?

İstanbulin’i yazarken mimar tarafımı susturdum biraz. Yoksa hayıflanacak çok kayıp oldu, sırf benim yaşadığım süre zarfında bile. Sayısız yanlış karar alındı, uygulandı. En önemlisi de bağımsız bir yönetimi olamadı şehrin. Şehrin başına geçen tek tük iyi belediye başkanlarından Ahmet İsvan’ın kitabında yazdığı gibi, başkent Ankara’nın gölgesinde olmuş hep İstanbul; kararlar hep oradan verilmiş. Şehirleri şekillendiren siyasettir. Benim İstanbul için dileğim, merkezi yönetimin baskısından kurtulmuş, doğru, dürüst, ahlaklı bir yerel yönetim tarafından kamunun yararına ve kamuyla beraber idare edilmesi. Son dönemde, 2019 sonrası gördük ki tıpkı doğa gibi, İstanbul da kendisini iyileştirecek o güce sahip aslında.

“Akıntılara ve doğanın kurduğu dengeye teşekkür edelim, Boğaz hala temiz ve içinden yunuslar, foklar geçiyor”

Boğaz’da kabaran dalgaların sesi, sabah güneşi, Art Nouveau apartmanlar, sokakları mesken tutan kediler, köpekler… Sizi kişisel olarak İstanbul’un en çok nesinin kaybolması üzerdi? 

Boğaz tabii ki. Boğaziçi’ne iyi bakılmaması üzer. Herkesi üzmeli. Boğaziçi İstanbul’u İstanbul yapan şey, şehrin direği, kalbinde dev bir doğa parçası. İstanbul onsuz beton, taş ve asfalttan ibaret. Neyse ki, şehir kurma ve yönetme konusundaki ezeli beceriksizliğimizi düşününce, Boğaziçi’ni koruma konusunda bugüne dek gösterdiğimiz çaba pek fena sayılmaz. Geniş korular, mezarlıklar, bugüne gelebildiği kadarıyla saraylar ve yalılar, Boğaz’ın incisi vapurlar duruyor. Akıntılara ve doğanın kurduğu dengeye teşekkür edelim, Boğaz hala temiz ve içinden yunuslar, foklar geçiyor.

“İstanbul’un nesini seviyorsunuz?” diye soracaktım ama onun yerine şunu sormak istiyorum: İstanbul’u severken kendimizin hangi hallerini seviyor, hangi hallerimizden nefret ediyoruz? 

İstanbul’u sevmek için insanın kendiyle barışması, kendi ikilemlerini, iyi ve kötü yanlarını kabullenmesi gerekiyor sanırım. Orada doğmasak, köklerimiz orada olmasa, onunla duygusal bağlar taşımasak da herhangi bir şehri sevmek için bu şart bence. İstanbul için daha da şart çünkü burada güzelle çirkin, iyiyle kötü, eskiyle yeni, gelenekle gelecek bir arada.

Binaların karakterleri ve ruhları olduğuna inanır mısınız? İstanbul’un en yanlış anlaşılmış ya da en hakkı teslim edilmemiş, dolayısıyla en kederli binası hangisidir sizce? 

İstanbul’un ve ülkemizin hakkı verilmemiş, değeri bilinmemiş yapıları modern mimarlık mirası olanlardır. Yirminci yüzyıl ortasından başlayarak inşa ettiğimiz güzelim apartmanları biz hep kentsel dönüşüme kurban verdik, devlet daireleri, belediye binaları, oteller, hastaneler, yerlerine daha büyük, daha kârlı ve kesinlikle çok daha kişiliksiz yapılar inşa edilmesi amacıyla yok edildi. Geri dönüşü yok bunun. Yıkılıp gittiler. Hâlâ yıkılmamış tek bir örnek isterseniz Sedad Hakkı’nın Zeyrek SGK binası derim. Zarif bir heykel gibi o köşeye kondurulmuş, keder içinde Süleymaniye’yi seyrediyor. Sanki kendiliğinden çürüyüp yok olması bekleniyor.

Şunu da sorayım o zaman: İstanbul’un en abartılmış klişesi ne? Ve en gözden kaçmış güzelliği? 

İyi veya kötü İstanbul’un hiçbir şeyinin abartıldığını düşünmüyorum. Eksik bile kalıyordur söylenenler. İlla bir şey bulmam gerekirse, mutfağının abartıldığını söylerdim. Her turistik şehir gibi İstanbul’da kötü bir yemeği pahalıya yemeniz büyük olasılık. Anadolu’da yemekler çok daha iyidir mesela.

“Bugüne dek kaybettiklerimize yeterince odaklandığımızı, artık elde kalan değerlerin bir envanterini çıkarmamız gerektiğini düşündüm”

Dünyanın böyle çok hızlı değişen şehirlerine dair yazmak, kaybolanları yaşatmaya çalışmanın bir yolu olabilir mi? İstanbulin’i okurken şahsen ben bunu hissettim. Bir yandan da sanki bu kez sözü İstanbul’a vermek istemişsiniz gibi geldi… 

Büyük metropoller hızlı değişir. Doğalarında var bu. Evet, İstanbul’da değişim biraz vahşi oldu ama yine de ben kendi adıma bugüne dek kaybettiklerimize yeterince odaklandığımızı, bundan sonrasında da artık elde kalan değerlerin bir envanterini çıkarmamız gerektiğini düşündüm. Daha umutlu bir hareket bu. İnsanları ve dolayısıyla beni daha iyimser yapıyor, iyi hissettiriyor. Kitabımı yazarken sizin gibi, başkaları gibi sokaklarda yürüdüm ve olan biteni, gördüklerimi yazdım. Bu anlamda sözü İstanbul’a vermek doğru bir tabir.

İstanbulin için dolaylı da olsa sizin bir oto-portreniz diyebilir miyiz?

Olabilir, evet. Sonuçta şehirde yürüyen, gördüklerini evirip çeviren, yazan ve çizen benim.

Sözcükler ve dil üzerinde oyunlu bir düşünme alanı: Ormanda Kaybolmak

Yeni çıkan Ormanda Kaybolmak kitabınıza geçmeden şunu sorayım: İstanbul’da sahiden kaybolmak sizce hâlâ mümkün mü? Yoksa telefonlar, navigasyonlar ve algoritmalar bizi “kaybolma hakkımızdan” mahrum mu bırakıyor? 

Yanımızdan ayırmadığımız telefon bize bazen fazla ve gereksiz bilgi veriyor. Aslına bakarsanız bundan kurtulmak kolay. Ben belirli sürelerle kurtulabiliyorum, tavsiye ederim. Çünkü ancak o zaman kaybolabiliyorum. Kaybolmayı siz de ben de olumlu anlamda kullanıyoruz tabii. Yani yolunu kaybetmekten, ne yapacağını bilememekten, bir çaresizlikten değil de, hedefsiz yürümekten, sokaklar, geçitler nereye götürüyorsa oraya gitmekten, yani aslında bir esneklikten bahsediyoruz. Bu anlamda İstanbul şahane bir yer.

Ormanda Kaybolmak’ta sözü edilen “kaybolmak” da bunun gibi bir şey mi?

O kitapta bir labirentten bahsediyorum. Tüm şehirler ve ormanlar hep birer labirent. Borges’in dediği gibi çöl, dil ve kitaplar da birer labirent. Sözlükler, özellikle eşanlamlılar sözlüğü, etimolojik sözlükler de öyle. Maddeler arasında sonsuz bağlantılar, imalar, göndermeler, benzerlikler oluyor, kapaklarını açıp belirli bir derinliğe inerseniz çıkamayabilirsiniz. Ben kitabımda buna farklı bir katman olarak eskizleri ekledim, eskizler, eşanlamlı sözcükler ve hikayeler arasında bağlantılar kurdum. Yeterince eşeleyen yavaş yavaş bunları fark edecek ya da kendi inşa edecektir.

Kitapta yer alan eskizleriniz metni açıklıyor mu, ona direniyor mu, yoksa kelimelerin açamadığı başka kapıları mı aralıyor? 

En başta onlar vardı. Eskizleri bir oyun gibi düşünmüştüm. Bir grup eş anlamlı sözcük ve aralarındaki ince farka işaret eden eskiz gruplarını bir sayfada yan yana getirip arkadaşlarımdan eşleştirmelerini istiyordum. Zamanla insanların bu eşleştirmeleri benden de, birbirlerinden de farklı yaptıklarını fark ettim. Hepsinin de kendilerine göre izahatları vardı. Halbuki ben eskizleri çizerken tek bir cevap olduğundan emindim. Hikayeler sonra geldi. Eskizlere direniyor, eşlik ediyor, destekliyor, ama asla onları açıklamıyorlar. Asıl amacım, gündelik konuşmalarımız, kullanmayı tercih ettiğimiz sözcükler ve dil üzerinde kısa ama oyuncu bir düşünme alanı açmak.

Öykülerden, anılardan, diyaloglardan ve çizimlerden oluşan fragmantal bir yapıyı tercih etme sebebiniz nedir? Belki okurun da kaybolmasını ve kendi bağlantılarını kurmasını istediniz… 

Anı, diyalog, monolog diye ayırmıyorum. Hepsinde bir hikâye var. Hepsi birer öykü anlatıyor. Eskizlerle ilişkilerini anlamak için uğraşmak gerekmez, paralel okunabilir. Özellikle roman okumaya alışık insanlar için kolay bir kitap olduğunu söyleyemem. Ancak içine girip kaybolmayı başaran çıkış yollarını bulabilir. Kaybolmadan kurtuluş yok.

Gülenay Börekçi

Subscribe
Notify of

0 Comments
oldest
newest most voted