Egoist okur

A’mâk-ı Hayal yeniden, Burak Dak’ın illüstrasyonlarıyla

“Ben niyet ettim ki bu hayatı; dünyaya niye geldiğimizi, ne olacağımızı, bizi göndereni anlamadan terk etmeyeyim. Ah ne olurdu ki bu suallere ben ispatî veya inkârî birer cevab verebileyim!”

Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi, dağılıp parçalanmış bir insanın tasavvufi olgunlaşma hikâyesini çok katmanlı edebi bir biçimle anlatırken okuru hayali ve hakiki yolculuklara çıkarıyor.

Tasavvufi, felsefi, sosyal ve fantastik olanın Türk edebiyatında benzeri görülmemiş bir karışımı olan A’mâk-ı Hayal’de akıl hastanelerinden mezarlıklara sayısız mekânı ziyaret edecek, yirminci yüzyılın başında Osmanlı toplumundaki düşünce tartışmaları ve inanç krizlerine dair izler bulacaksanız.

Aşağıda okuyacağınız inceleme yazısı çok sevgili hocamız Fatih Altuğ’un imzasını taşıyor. Zaten A’mâk-ı Hayal’in Turkuvaz Kitap etiketli bu yeni edisyonunu da bizzat kendisi hazırladı, editörüyse dünyanın en titiz insanlarından biri olan Esra Akbulak. Edebiyatımızın bu nevi şahsına münhasır eserine illüstrasyonlarıyla hayat verense, çizer Burak Dak oldu. Hararetle tavsiye ederim.

Gülenay Börekçi

Fatih Altuğ yazdı:

A’mâk-ı Hayal’e Dalmak

İkinci Meşrutiyet sonrasında Osmanlı edebiyat alanında bir yayın patlaması yaşanır. 1908-1913 arasında on dokuzuncu yüzyılda basılan kitap sayısının toplamından daha fazla kitap basılır. Sahnelenen tiyatrolarda, yayımlanmaya başlanan dergilerde ani bir artış görülür. İmparatorluğun farklı dilleri arasında etkileşim artar. Aynı zamanda başta polisiye olmak üzere daha önce denenmemiş ya da çok az örnek verilmiş yeni türlerde sayısız örnek ortaya konmaya başlar. Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi’nin fikri ve edebi faaliyetleri de bu dönemde yoğunlaşmıştır. Kendi çıkardığı dergilerde, başkalarının dergilerinde asıl ya da takma adlarıyla hummalı bir faaliyetin içine girer. Hiperaktif denilebilecek bir üretim gerçekleştirir. A’mâk-ı Hayal, edebiyatın ve onu kuşatan kültür atmosferinin çeşitlenerek bereketlendiği böyle bir bağlamda ortaya konmuştur. Bu anlamıyla, döneminin bir ürünüdür ama aynı zamanda döneminin temel eğilimlerinden ayrılır, benzersizdir.

Özellikle Recaizade Ekrem’in Araba Sevdası (1896) ve Halid Ziya Uşaklıgil’in Mai ve Siyah’ından beri bireyin iç dünyasını, duygu âlemlerini ve zihinsel koşullarını bilinç akışı, iç monolog, iç çözümleme gibi anlatım teknikleriyle anlatan metinler, Osmanlı edebiyatında bireyin iç tecrübesini anlatan bir geleneğin filizlendiğini göstermektedir. Ancak bu türden metinlerde daha kapalı bir iç dünya ve ağırlıklı olarak psikolojik diyebileceğimiz bir söylem söz konusudur. A’mâk-ı Hayal, daha önce Osmanlı romanının denemediği bir iç tecrübe anlatısına talip olur. Kuvvetli bir yıkım sürecine girmiş, herhangi bir hakikate inanmayı beceremediği kadar söz konusu hakikati inkâra da kendini ikna edemeyen Raci’nin olgunlaşmasını, kemâle erme sürecini takip ederiz romanda. Bu anlamda A’mâk-ı Hayal, bir tür Osmanlı bildungsromanıdır. Manevi ve ruhsal bir krizi aşarak derli toplu bir olgunluğa ulaşma olarak okursak güzergâhı çok belli, sürprizleri olmayan bir normalleşme hikâyesi olarak konumlandırmış, böylece A’mâk-ı Hayal’in çok katmanlılığını silmiş oluruz. Halbuki Raci’nin içsel tecrübesi, krizi akılla deliliğin kıyısında ilerleyerek, çoklukla bu sınırı ihlal ederek aşar. Hakikat süreci, toplumsal normlara tâbi olarak değil bu normları aşan yüce bir delilik deneyiminin çeperinde işler. A’mâk-ı Hayal’den önce hiç, sonra da pek denenmemiş bir mecradır bu.

Üstelik Raci’nin psikolojik boyutlarıyla verilen krizi, tasavvufi pratik aracılığıyla dönüşür. Aynalı Baba ile Raci’nin ilişkisi aracılığıyla ve çoğu örnekte bir fincan kahvenin de dolayımıyla gerçekleşen hayali yolculuklar, tasavvufi söylemin değişik veçhelerinin görünür olduğu deneyim imkânları sunar Raci’ye. Öncesinde Osmanlı romanının denemediği yeni bir karşılaşma gerçekleşmektedir bu romanda. Tasavvufi söylemin imkânlarıyla romanınkilerin karşılaşmasından doğan bu terkibin bir benzerini ancak 1930’lardan sonra Semiha Cemal, Samiha Ayverdi ve Safiye Erol’un romanlarında görebileceğiz. Ancak bu romanlarda bile tasavvufi söylem sosyal ve duygusal ilişkilerin içinden iç dünya analizleri aracılığıyla belirir. A’mâk-ı Hayal’in fantastik evreninden izler bulunmaz sonraki romanlarda. Kişinin kendinden geçtiği içsel deneyimler aracılığıyla hakikatin çeşitli veçhelerini temaşa etmek ve bu temaşaya okuru da dahil etmek A’mâk-ı Hayal’in alamet-i farikalarındandır.

A’mâk-ı Hayal en belirgin özelliklerinden başka biri de parçalılıktır. Roman, parça parça yayımlandığı gibi en temelde iki ayrı kitaptan oluşmaktadır. Birinci kitap, dokuz bölümden oluşurken çok daha parçalı olan ikinci kitap ise Raci’nin Manisa Akıl Hastanesi günlerini, Raci ile Sami’nin mektuplaşmalarını, Raci’nin hastane gözlemlerinden oluşan hikâyeleri, “Yeni Bir Manzume-i Hayalat” başlığıyla sunulan Raci’nin hayallerini ve Aynalı Baba’nın ölmeden önce Raci’ye emanet ettiği üç hikâyeyi içerir. Üstelik bu hikâyeler, hayaller ve seyranlar da tek sesli ve tek türlü değildir; epigraflar ve şiirlerle kat edilir.

Yalnızca metin değil, ana karakter Raci de parçalanmıştır. Bu parça parça anlatının içerisinde benliği de paramparça olmuş Raci, Aynalı Baba’nın rehberliğinde yolculuğa çıkar, hakikatin çoğul veçhelerini tecrübe eder. Raci romanın başlangıcında küfür ile imandan, ikrar ile inkardan, onay ile şüpheden oluşmuş bir “halita”, alaşım olarak kendini görmektedir. Şüphe ejderhasının egemenliği altında hiçbir konumda karar kılamayan biridir. Hayali yolculuklarla kendini, dünyanın mahiyetini, görünüşler âlemini, hakikatin değişik veçhelerini tanır.

Hem anlatı yapısının hem de karakterin parçalılığı ile birlikte düşündüğümüzde, hele hakikatle kurmaca, gündelik gerçeklikle hayal arasında mekik dokumasını dikkate aldığımızda A’mâk-ı Hayal’i, postmodern romanın 1980 sonrasında Türk edebiyatında yaygınlaştıracağı bazı eğilimlerin, tarihsel, fantastik, mistik tonları olan, bazen tüm bu tonların kesişiminden oluşan bazı postmodern kurmacaların öncüsü olarak da görebiliriz. Ancak hakikat arayışını hiçbir zaman bırakmayışı, tüm bu çok katmanlı ve heterojen yapıyı, bir göndermeler ağı inşa etmeye vesile kılmayışıyla postmodern kurmacalardan başka bir düzlemde konumlanır roman. Oyun anlamına gelen “mel’abe” kelimesi romanda sıkça geçer, ışık, hayal, fikir, birlik oyunlarıyla karşılaşılır ancak bunlar ikamet edilemeyecek uğraklardır. Bu oyunlu alanlar ve görünüşler kat edilerek hakikatin değişik veçheleriyle karşılaşılır.

Her ne kadar Raci’nin hayali yolculuklarında, Aynalı Baba ile ilişkisinde baskın olan söylem tasavvuf olsa da A’mâk-ı Hayal, başka hakikat düzlemlerine de açılır. Mecusiliğin, Budizmin, Brahmanizmin, Eski Yunan felsefe ve mitolojisinin hakikat kavrayışları da romanda geniş yer bulur. Bu durum da bu inançlardan yola çıkan olay örgülerinin kurulması açısından yenidir. Ahmet Mithat’ın Paris’te Otuz Bin Budi (1890), Avedik İsahagyan’ın “Buddha” (1913) gibi metinleri bulunmakla birlikte Asya merkezli bu inançların bu kadar kapsamlı bir şekilde kurmacaya dahil edilmesi bakımından A’mâk-ı Hayal, yine öncüdür. Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi’nin Hikmet, Şehbal gibi süreli yayınlardaki yazılarına, İslam Tarihi kitabındaki tespitlerine baktığımızda bu inançlara dair bilgilendirici ya da çözümleyici birçok satıra rastlarız. Bu minvalde, A’mâk-ı Hayal’de bu inançlardan yola çıkan kurmaca deneyimlerin yer alması, inançları çürütmek ya da geçersizleştirmek anlamı taşımaz. İslam’ın hakikatini mutlak olarak görmekle birlikte romanda, diğer inançların hakikat paylarına da yer vardır. Roman içerisinde yer alan çeşitli dipnotlarla göstermeye çalıştığım gibi bu inançlar araçsallaştırılmaz, Filibeli Ahmed Hilmi’nin bu inançlara dair bilgi ve analizleri de kurmacanın yapısına nakşedilir. İnançların kendi kavramlarıyla da ilişki kurularak Raci’nin deneyimi evrensel bir bağlama oturtulur.

Romanın, yalnızca inançlar âlemi değil coğrafyası da çok katmanlıdır. Bir tarafta İslami edebiyat metinlerinden tanıdık olduğumuz Kaf Dağı, Cablisa, Cablika gibi şehirlerin bulunduğu bu dünyanın kıyısında, sonlu ile sonsuz olanın karşılaştığı hayali sınırlarda konumlanmış bir coğrafya vardır. Diğer tarafta ismi bazen verilmekle birlikte çoğu zaman saklanan yirminci yüzyıl başının Osmanlı şehirlerinde gezeriz. Trenleri, demiryolları, kafeleri, mezarlıkları, Napoli taşlı yollarıyla gerçekçi bir fiziksel coğrafyadır bu. Çoğunlukla şimdiki zamanla hayal âlemi arasındaki geçişler, bu iki coğrafya arasında geçişle paraleldir. Uyanıklıktan hayale geçişle tarih içerisindeki şehirlerden hayali şehirlere, dağlara geçiş yapılır ama bu her zaman böyle olmaz; bazen hayaller de tarihsel şehirlerde geçebilir, iki coğrafya birbiri üstüne katlanıp kıvrılabilir.

Coğrafya bu iki eksen arasındaki geçişlerden ve kıvrılışlardan ibaret değildir. Raci’nin yolculukları makrokozmosa da uzanır. Kaf Dağı’na doğru Simurg ile yolculuk, uzayda yolculuğu da içerebilir. Dönemin bilim söylemi, klasik anlatıların manevi yolculuk güzergâhlarını çeşitlendirir. Âlemin sınırları ve bu sınırların anlamına dair bir yolculuk, takımyıldızları, gezegenleri, güneş sistemlerini kat etmeyi de barındırmaktadır. Tam da Halley kuyruklu yıldızının dünyaya çarpacağından bahsedildiği zamanlarda çıkmıştır “Birinci Kitap”. Romanda da izlerine rastlarız kuyruklu yıldızların. Başka bir düzlemde ise karıncaların âlemine geçebiliriz. Mikronun içerisinden dünyanın nasıl görüldüğüne, farklı düzlemlerden hakikatin nasıl değişebileceğine dair hikâyeler anlatılır. Karıncanın şehir algısıyla insanınkinin farklılaşması, hakikate dair perspektiflere dair bir tartışmaya yol açar.

Raci’nin hareketliliği yalnızca romanın coğrafyasında tarihselle hayali, makroyla mikro arasında geçişleriyle sınırlı kalmaz. Raci, birçok hayalinde şekilden şekle girmekte, halden hale geçmektedir. Bazen çift dillidir, bazense çift bilinçli. Diller, etnisiteler ve bilinçler arasında hareket eder sıklıkla ve olaylara çoğul perspektiflerle bakabilmektedir böylece. Bazen de tüm canlılığın potansiyelinin saklı olduğu, henüz cinsiyet ve türü belirlenmemiş bir varlıktır. Evrenin yaratılışının makro süreci onun mikro varlığında cisimleşir. Hayvanlara dönüştüğü de olur. Raci, oluş hâlinde ve çok katmanlı bir âlemi tecrübe etmektedir. Her bir hayal kıssadan hisse çıkarmadan önce bir oluş tecrübesini içerir. Aynalı Baba’nın mürşitliği, buyruklarıyla değil Raci’yi kendisinin çoğulluğunu tanıdığı oluş süreçlerine sokmasıyla icra edilmektedir.

İkinci kitapla birlikte romana yeni katmanlar da dahil olmaktadır. Birinci kitap, Raci’nin Aynalı Baba aracılığıyla yaşadığı oluş süreçleriyle belirlenirken, temel eksende bu oluşlar yoluyla hikmetlenmek varken ikinci kitap birden fazla eksene sahiptir. Açılışta eksenimiz Raci’nin Manisa Akıl Hastanesi tecrübesidir. Bu başlangıç ilginçtir: Birinci kitapta tarihsel şehir isimleri saklanırken ikinci kitap doğrudan belirli bir şehrin içerisinde somut bir mekânla açılmaktadır. Raci’nin delilikle velilik arasında gelgitlerine işaret ettiği kadar bu hastanenin koşullarına ve buradaki delilerin hikâyelerine yer verilir. Henüz Aynalı Baba ortada yoktur. Akıl hastanesinin koşullarına dair dikkati, A’mâk-ı Hayal’i edebiyat tarihinde özgün kılacak bir başka veçhedir. O zamana kadar Osmanlı romanı çeşitli delirme hallerine işaret etse, deliliği yan izlek olarak ele alsa bile akıl hastanelerinin koşulları romanlaştırılmamıştır. Tam da bu yıllarda art arda akıl hastanesi metinleri çıkar. Mehmet Celal’in İsyan’ı (1910) ve Mehmet Hamdi’nin Tımarhane’si (1933 [1912]) A’mâk-ı Hayal ile birlikte çeşitli akıl hastanelerini konu alan romanlardır. Manisa Akıl Hastanesi’nin koşulları ise yalnızca A’mâk-ı Hayal’de anlatılır ve o yıllarda bu hastanenin kötü koşullarına, burada gerçekleşen ölümlere dair haberler de gazetelerde yer almaktadır. Delilik izleği roman boyunca hakikatle kurulan ilişki bakımından merkezi bir öneme sahip olsa bile, görüldüğü gibi ikinci kitabın açılışıyla bu izlek, birdenbire kurumsal, tarihsel ve toplumsal veçheleriyle karşımıza çıkar.

İkinci kitap birincisine göre çok daha toplumsaldır. Bu kitabın ikinci ekseninde yine Raci’nin hayalleri ve seyranları yer alsa da birinci kitaptaki hakikat ve maneviyat arayışları devam etmekle birlikte yeni izleklerle birleşir. Birdenbire İkinci Meşrutiyet döneminin at cinsini iyileştirme ve hayvan haklarını korumayla ilgili derneklerinin izine de bu hayallerde rastlarız. Ya da aynı dönemin bilim kavrayışları, din tartışmaları, sosyalistleri, immoralistleri de bu hayallerde dolaşmaya başlar. Filibeli Ahmed Hilmi isim vermeden yalnızca imalarda bulunarak dönemin aydınlarının bilgi ve hakikatle kurdukları ilişkinin parodisini de yapar. Bu örneklerde de görüldüğü gibi romanın tarihsel gerçeklik düzeyi artar.

İkinci kitabın son eksenini Aynalı Baba’nın yazdığı hikâyeler oluşturur. Şimdiye kadar kurmacaları belirleyen deneyimleri harekete geçiren ve hakkında konuşulan Aynalı Baba, anlatıcı konumuna geçmiştir. Şaşırtıcı bir şekilde bu mürşidin hikâyeleri tarihsel gerçekle en sıkı ilişki kurulan, hayal düzleminden en uzak metinlerdir. Çeşitli Arap şehirlerinde geçen ibret verici gündelik tecrübelerle A’mâk-ı Hayal tamamlanır. Hakikat arayışının tamamlandığı, Raci’nin kemale erdiği bir son değildir bu. Deneyimin sonlandırılamazlığına, yolculuğun devamlılığına işaret eden açık bir kapanıştır.

Aynalı Baba’nın kıyafetlerine yapıştırdığı ayna parçaları gibi roman da parça parça ama çok katmanlı bir metin olarak vücut bulur. Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi, Türkiye’deki roman pratiğini daha önce hiç karşılaşmadığı bir terkiple tanıştırır. Bu terkibin hakkı hala tam olarak verilememiştir. Yazarın külliyatıyla daha yakından ilişki kurulduğunda, hâlâ hepsi Latin harflerine aktarılmamış makale, risale ve kitaplarıyla tanışıldığında A’mâk-ı Hayal’de yapılan tartışmaların, seçilen ifadelerin, gerçekleştirilen göndermelerin ve bunların hepsinin oluşturduğu ilişki ağının daha iyi anlaşılacağını düşünüyorum.

Fatih Altuğ

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of