Egoist okur

Cahide Birgül’le çok uzaklardan bir gün

Ben bu söyleşiyi 2003 yılında Picus dergisi için yapmıştım. Yeniydim, heyecanlıydım, yolun başında sayılırdım… Üstelik, tam da şimdiki gibi, çok karanlık bir dönemden yeni yeni çıkıyor, daha doğrusu çıkmaya çalışıyordum. “Karanlık dönem” dediğim, babamı beklenmedik bir biçimde kaybetmemizin ardından iki buçuk yıllık işsizliğim ve bir o kadar uzun süren bir eve kapanma, dünyayla alakamı kesme dönemiydi. Ucunda ışığın nihayet göründüğü o tünelde elbette bana destek olanlar vardı, olmayanlar vardı. Gene tam da şimdiki gibi.

Bilirsiniz, böylesi durumlarda karanlıktan çıksanız bile bu kez ışık gözünüzü kamaştırır ve siz sendelemeye devam edersiniz. Cahide Birgül, o sırada bana destek olanlardan, elimi tutanlardan oldu. Ben hiçbir şey anlatmadığım halde ruh halimi sezdi ve elimi tutarak yolu daha kolay tamamlamamı sağladı. Kısa arkadaşlığımıza dair aklımda en çok kalan şey onun şefkati ve o güzel, “bulaşıcı” gülüşü.

O sırada iki kitabını okuduğum -üçüncüsü, Ah Tutku, henüz yazılıyordu- Cahide, bugün hayatta değil. Bu metni, biraz da onun sesini yeniden duyabilmek için paylaşıyorum. Bir de tabii, okumayanlar kitaplarını merak etsin, alsın, sevsin diye…

Not: Röportajda bazı bilgiler eski, ama düzeltmeyip olduğu gibi bıraktım.

Sevin Okyay’la polisiyenin harikulade serüveni
Cahide’nin TRT Dinle aplikasyonunda hala dinleyebileceğiniz radyo oyunları

Cahide Birgül’le çok uzaklardan bir gün

İki romanı var Cahide Birgül’ün. Çok güzel ve çok dokunaklı iki aşk hikâyesi; Gölgeler Çekildiğinde ve Geceye Uyananlar. Bir de Talat S. Halman’la yaptığı nehir söyleşi. Birbirine hiç benzemeyen üç kitap. “Gerçek bir İstanbul beyefendisi” olan Halman’la söyleşideki Cahide Birgül, kendisi. Kritik meseleleri incelikle çözebilme yeteneğine sahip, nazik, ilgili, meraklı, “özel alanlarını” titizce koruyan ama gülümsemeye hazır biri; İstanbul sokaklarını gezdiğimiz, saatlerce sohbet ettiğimiz, birlikte “muzır” yemekler yediğimiz kadın.

Romanlarındaysa daha karanlık, daha trajik bir dünyanın sesi var. Gölgeler Çekildiğinde, bir gün ışıklı ve büyüleyici bir ruhun kapıyı çalmasıyla hayatı değişen bir kadını anlatıyor. Küçümsemeyle karışık acıma duygusu zannettiği hislerinin aslında tutkulu bir aşk olduğunu ancak Deniz’i kaybettiği zaman anlıyor Esen ve işte o zaman kasvetli, sonsuz bir bekleyiş başlıyor.

Geceye Uyananlar daha farklı. İtiraf edilmemiş bir aşkla birbirine bağlı iki kardeşi anlatıyor Birgül ve iç burkan bir finalle bitiriyor o kitabı da. Sevgiliye ulaşıldığı zaman aşkın biteceğine inanıyor o ve “Bu yüzden, mutlu son yoktur romanlarımda,” diyor. Ama “merhametli” bir yanı da var: “Belki de aşkın yok olmasına gönlüm elvermediği için insanları asla kavuşturmuyorumdur.”

Ama bu röportajın amacı, yazarların kitaplarını değil “kendilerini” anlatmak. Bu yüzden Cahide Birgül’le on iki saatlik bir şehir yolculuğuna çıkıyoruz. İçinde her şeyden çok sohbetin olduğu bu yolculukta eşlik ettiğimiz kadını, sayfaları çevirdikçe umarım siz de daha yakından tanıyacaksınız…

O halde başlayalım…

Bizi temizlik yaparken karşılayan Cahide Birgül, aslında hayatını bu gibi işlere vakfedecek biri hiç değil; hayatta en çok kendine zaman ayırıyor, yani sırasında epey bencil. İçince dili sivrileşiyor ama canı isterse çok eğlenceli de olabiliyor. Önyargılarını seviyor. Sükûnet peşinde, kendi deyişiyle “tembel, saf ve şakacı”.

Bir anne ama başka annelere hiç benzemiyor; oğluyla birlikteyken matrak ve eğlenceli… Genel olarak insanlara “iyi gelen” bir yanı var, çok fıkra hatırlıyor, yemeklerden sonra kahve içmeyi seviyor, snob tiplerden hazzetmiyor, titiz ve ayrıntıya düşkün, hiçbir şeyi, hiçbir yeri, hiçbir insanı “alışkanlık” haline getirmiyor, film seyrederken yalnız olmayı tercih ediyor, her durumda kendini oyalayabilecek bir şey bulabiliyor, yalnızlıktan sıkılmıyor, sıkılınca da “mutlaka” gidiyor.

“Her şey evde filizleniyor”

Cahide Birgül’ün Gölgeler Çekildiğinde ve Geceye Uyananlar romanları, başka türlü aşk hikâyeleri. Kahramanları, labirent misali sırlar taşıyan, sıradan görünüşlü küçük evlerde yaşıyor ve ruhlarını birbirlerinden, hatta kendilerinden bile gizleyerek sürdürüyorlar varoluşlarını. Birgül kendini tarif ederken “takıntısız” sözcüğünü kullanıyor olsa da “ev” denen şeyin onun için bir takıntı olduğu hissediliyor. Romanlarında da, hayatında da… “Ev çekirdek aslında,” diyor, “Bir tohum gibi. Her şey orada filizleniyor. İnsanlar da hayatlar da evlerde şekilleniyor. Ev çok önemli.”

Peki nasıl bir ruhu var onun evinin? “Benim evim, sıcak, ama ‘bana dönük’ bir ev. Mesela bazı insanların evlerine çok giren çıkan olur, arkadaşlarda anahtarlar vardır, kalabalık yaşanır. Benimki öyle değil; daha steril, daha bana ait bir yer…” Cevabı neredeyse baştan bilerek soruyorum; evdeki hayatı gündelik uğraşları da içeriyor mu? “Ev işlerini severim ama o tür şeylerle kendimi helâk da etmem. Mesela iyi yemek yaparım, ama kendimi yemek yapmaya adamam; açıkçası bencil biri sayılırım.”

Bağlanmayı sevmeyen bir ruh

Cahide Birgül bağlanmayı sevmeyen, hatta beceremeyen biri. Gene de bağlı olduğu şeyler var; evi, “kızlarım” dediği romanları, şüphesiz oğlu. O bir yazar, bir kadın ve bir anne. Oysa diyor ki: “Hiçbiri değilim galiba tam olarak, hepsinden birer parça var bende. Diyelim ki geçtim bilgisayarın başına, yazıyorum. İşte tam o noktada annelik devreye girebiliyor zorunlu olarak, çünkü Fırat eve aç gelmiş oluyor, ben yazıyı bırakıp yemek hazırlamaya başlıyorum.” Ama son günlerde geç yatıp erken kalktığı için bir parça ziyan ettiğini hissetse de sabah saatleri, normal akışta tamamen ona ait.

Cihangir’deki küçük evinin tek büyük penceresi, “enerjik” ve harikulâde güzellikte bir deniz manzarasına bakıyor. O da doğal olarak bunun tadını çıkarıyor. Sabahları çalışıyor, okuyor, dünyaya hazırlanıyor… Bizimle olduğu o tek sabah sırasında kahvesini alıp gazeteleri karıştırdı, sonra Dumas Kulübü’yle tanıdığımız Arturo Pérez-Reverte’nin Flaman Tablosu kitabına göz attı. Ama herhalde bitirmeyecek, çünkü “satrançla ilgili olduğu için bir parça sıkıcı…”

“Hatırlamıyorsam, öyle olması gerektiği içindir”

Yazmak için kâğıda kaleme ihtiyaç duymuyor Cahide Birgül; oturuyor bilgisayarın başına ve başlıyor yazmaya. Kolay konsantre oluyor; ne matkap sesi bozabiliyor bu konsantrasyonu, ne yoldan geçen arabaların gürültüsü… Eğer karar vermişse çalışmaya, dış dünyayla bağlantısını anında kesebiliyor. “Parlak fikirlerin gelmesi için mutlaka bilgisayarın başına geçmem gerekiyor, yolda yürürken, vapurdayken filan öyle çok ilham gelmez bana.” Ama kafasında başı sonu belli hikâyelerle de başlamıyor çalışmaya. Hikâyeler kendi akışları içinde yollarını buluyorlar. İşin yaratıcılık tarafı bittiğinde, yani hikâye kendini oluşturduğunda artık ince işler kalmış oluyor: “O zaman beni her yerde, her an meşgul edebiliyorlar.”

Yazdıklarına ve okuduklarına bakınca insan apaçık görüyor; onun büyük aşkı “roman”. “Bana zevk veren şeyler okuyorum,” diyor. İyi edebiyatın standart yaratıcılığın ötesinde dehayla sağlam bir ilişkisi var ona göre. Öğreten kitaplardan uzak duruyor. “Entelektüel olacağım ya da bilgim artsın diye sıkıcı kitap okumam ben. İyi kitap, kolay anlaşılır kitaptır. Çok zor ya da ağır konuları da anlaşılır yazmak mümkün. Zaten böyle olmayan kitapları tercih etmem.”

Bağlılığı sevmeyen ruhu, kitaplar konusunda da gösteriyor kendini: “Dönüp dönüp okuduğum bir kitap yok. Alacağım bir şey varsa, ilk okumada almışımdır. Hatırlamıyorsam da öyle olması gerektiği içindir.” Julian Barnes’dan Flaubert’in Papağanı favori kitabı. Listesinde Highsmith, Auster, Nabokov, Raymond Carver, Sabahattin Ali ve Nurdan Gürbilek var. Bir de Murathan Mungan; “Ama sadece Cenk Hikâyeleri, Lâl Masallar ve şiirleriyle…”

“Çok’luk iyi bir şeymiş gibi gelmiyor bana”

“Evi terk etmek mi, yoksa ona kavuşmak mı daha güzel,” diye sorduğumda Cahide Birgül’ün cevabı, “Evde olmayı severim,” oluyor, “Günlerce çıkmayabilirim ve hiç sıkılmam.” Sonra azıcık muzip bir ifadeyle, ama besbelli gerçeği söyleyerek, “Evde ben, her şeyim. Evin kraliçesiyim,” diyor. Dışarıdan ve insanlardan hazzetmediği anlamına gelmiyor bu şüphesiz. “Beş yüz tane arkadaşı” yok ama, hem ayrıca “çok olmaları” tasvip ettiği bir şey değil. “Çok’luk çok iyi bir şeymiş gibi gelmiyor bana.” Utangaç biri olduğunu söylüyor, ama kısa şehir yolculuğumuzun pek çok anında tanık olduğumuz gibi, hiç tanımadığı insanlarla bile kolayca ahbaplık edebiliyor.

Sakin, ama heyecanlı da

Romanlarının yanı sıra sayısız radyo oyununa imza atan ve tiyatro oyunları yazan Cahide Birgül’ün asıl işi mimarlık. Belki Miniatürk’ü de bu yüzden çok seviyor. Mekânın ruhunu birlikte, yağmur altında hissetmeye çalışıyoruz. Böyle hafif hafif çiselerken yağmurun ışığı hafifleten, yumuşatan, insanı sükûnete kavuşturan bir yanı var. Sükûnet, Cahide Birgül’ün hayatındaki anahtar sözcüklerden biri. “Ben yaşımla birlikte sakinleştim bir parça,” diyor ama gene de hafif bir düzeltme yapıyor bu ifadede, “Evet, sakin biriyim, ama aynı zamanda heyecanlı biriyim de…”

Muzır lezzetler

İstanbul’un çok sürprizli bir şehir olduğunu düşünüyor Birgül: “Dokuzda gidip altıda çıkacağım bir iş yapmadığım için memnunum. Zamanı kendime göre ayarlayarak çalışıyorum ve dolayısıyla İstanbul bana çok fazla sıkıntı yaratmıyor.” Sakin yerleri seviyor o, gece hayatına da düşkün değil: “Öyle ortamlarda olmamaya gayret ediyorum. Başka yerlere gidiyorum; Moda’daki çay bahçelerine, Sarıyer kıyısındaki kahvelere… Kanlıca’yı seviyorum mesela. Galiba benim mekânlarım sessiz ve salaş yerler.”

Biz de zaten Sütlüce’deki gösterişsiz sokak lokantalarından birindeyiz. Deniz ürünlerini ve Çin yemeklerini seven bu kadının hınzır bir yanı da var, bizi “uykuluk” gibi “muzır” bir lezzetle tanıştırıyor orada. Balık sevdiği için bir sonraki durağımız Karaköy’deki balıkçılar çarşısı oluyor. Alışverişin ardından tünele doğru ilerliyoruz. Cahide Birgül için, hayattaki her şey gibi, yemek de aceleye gelmeyecek, tadını çıkarmak gereken bir şey: “Ben hiçbir zaman yemeği öylesine geçiştirmem. Özen gösteririm. Evde yalnız da olsam, salatamı yaparım, meyve suyu sıkılacaksa sıkarım, bir tostla yetineyim demem. Her durumda mutlaka sofra denebilecek bir şey hazırlarım.”

Kızları’na dair

Tünel’in meşhur Kave’sinde, kediler, ara ara çiseleyen yağmur ve yüzünü gösterip sonra hemen kaçıveren güneşin eşliğinde sürüyor sohbetimiz. Konu kızları, yani romanları… İlk romanı Gölgeler Çekildiğinde çıktığında “kendini mi yazdığı” sorulmuştu en çok. Ne hissetmişti o zaman peki? “Aldırmadım pek. Her yazar gibi ben de tabii ki kendimi anlatıyordum. Ama acaba hangi karakterde anlatıyordum? Bunu ben bile bilemem ki. Hem o, yaşanmış bir hikâye değil. Benim ne öyle bir babam ne de öyle bir hayatım var. Çevremde öyle insanlar da olmadı. İçinde mutlaka benden bir şeyler vardır, ama ne şekilde?”

Film zamanı

Tünel’den Cihangir’e yürürken akşamüstü hareketliliğinin tadını çıkarıyoruz. Tramvay durağında oturanlarla sohbet ediyoruz, dergilere gazetelere bakıyoruz, bu arada da Birgül’ün Müjde Ar’la sürdürdüğü senaryo çalışmasından söz ediyoruz. Müjde Ar’ı “Çok zeki, eğlenceli bir kadın,” diye anlatıyor: “Ondan senaryo yazımı anlamında çok şey öğrendim. Müjde’yi tanımak bir kazanım oldu benim için.” Çekimlerine sonbaharda başlanacak filmde Ar’ın yanı sıra Sezen Aksu da rol alacak. Yönetmen Ümit Ünal. Birgül’ün ikinci romanı Geceye Uyananlar da yakında Barış Pirhasan tarafından film haline getirilecek.

Arkadaş değil ama yakın

Akşamüstü çayı için “eve” dönüyoruz. Fırat orada. Ana-oğuldan çok arkadaş gibiler ve birlikte “çok eğleniyor” görünüyorlar. “Arkadaş mıyız bilmiyorum ama çok rahat konuşabiliyoruz,” diyor Birgül daha sonra. “Ben insanın çocuğuyla tam olarak arkadaş olabileceğine inanmıyorum, yakın olmak önemli. Fırat yetişkin bir insan, bu yüzden kendi kararlarını kendi alabilir, her ne olursa olsun onu yargılamayacağımı da bilir.” Bu konuda gayet açık sözlü: “Ben ‘hanım evladı’ bir erkek çocuğunu, etrafımda bile görmek istemem, oğlum da öyle olmasın. O tür çocuklar ileride ne mutlu olabilir ne mutlu edebilir.”

Ah Tutku, Beni Öldürür müsün

Şimdilik Ah Tutku, Beni Öldürür müsün adını verdiği üçüncü romanının türü gerilim ve işte bir alıntı:

“Kadın tuhaf bir biçimde etkiliyordu Selim’i. Tavırlarındaki başkalığı adlandıramıyor, ama o büyük yıldızlardan, biraz Belgin Doruk’tan, biraz Filiz Akın’dan bir şeyler buluyordu onda. Kadının hareketleri de tıpkı filmlerdeki kahramanlarda olduğu gibi kesik kesikti. Filmlerde bir sahne bitip yenisi başlayınca oyuncular da farklılaşırdı sanki. Ancak sinema üzerine eğitim almış bir izleyicinin ya da Selim gibi defalarca seyretmiş birinin ayırt edebileceği küçük değişiklikler, teknik hatalar Selim’e bambaşka bir biçimde yansır ve o, tüm bu değişikliklerin filmin gereği olduğunu, artistlerin de buna alışmakta güçlük çektiğini düşünürdü. Duvardaki tablo eğilince, Şevrole Ford olunca, açı birdenbire farklılaşınca oyuncuların da bunlara uyum sağlaması çok kolay olmazdı elbette. Türkan Şoray yeni kıyafetini yadırgar, Fatma Girik şapkasını başka türlü yerleştirirdi kafasına. Sevil hanım da bu yıldızlara benziyordu işte. Saçlarını savuruşu, durup ayakkabısının altına bakışı, kafasını gelen seslere doğru çevirişi, yaptığı her şey, yaşamayan, sadece filmlerde olabilecek hareketler gibiydi ve Selim de onu bir film izler gibi izliyordu.”

Gülenay Börekçi

Subscribe
Notify of

0 Comments
oldest
newest most voted
Inline Feedbacks
View all comments