Egoist okur

Replikas: “Anadolu Pop, postmodern bir başkaldırıdır!”

“Yeni bir şey yok belki, ama farklı bir durum var. Mesela Replikas’ın Biz Burada Yok İken adlı Anadolu Pop çalışması… Bir yanıyla vefa borcunu ödeyerek geçmişe saygı, bir yanıyla da “ben neyin devamıyım” sorusuna bir cevap… Bir de şöyle bakalım: Bellek haindir ve yeterince güvenli değildir; her şeyi unutmaya yatkındır. Ama şarkı söylemek çoğu zaman yeniden doğuştur. Ve kimi zaman hatırlatmak adına en geçerli yoldur. Devam etmek içinse koşmaktır.”

Deniz Durukan, müzik aleminin en aydınlatıcı mekanlarından biri olan Kontrol Kulesi’nden bildirmeye devam ediyor… Bu kez konuğu Replikas…

Gülenay Börekçi

replikas egoistokur kontrol kulesi 1

Bu albümü dinlediğimde aklıma ilk gelen şey; “Ben neyin devamıyım” sorusuna verilen bir cevap olduğu. Gerçi siz bunun cevabını daha önceki albümlerle de vermiştiniz. Neden böyle düşündüğümü de söyleyeyim. Bundan aylar önce genç bir müzisyen benden fikir almak üzere yanıma geldiğinde “ben neyin devamıyım, bunu merak ediyorum” diye sormuştu. Sanırım o genç müzisyene de bu albüm hediye edilebilir. Bir seçenek oluşturabilir aradığı cevaba.

Gökçe Akçelik: Bu, başından beri Replikas’ın kimliğinin oluşmasında belirleyici olan unsurlardan birisi. Anadolu Pop’un bizim müziğimizin içine bu kadar girmesi, aslında böyle bir meselenin farkına varmış olmamızla ilgili. Çünkü biz hep yabancı müziklerle büyüdük. Sadece müzikte değil, genel anlamda her türlü beğenimizde Batı kültürünün etkisi altında kaldık. Ama bir gün, özellikle Erkin Koray üzerinden bu müziğin varlığını öğrenince, kendi içimizde şunu da fark ettik: Bizi etkileyen her ne kadar Batı kaynaklı akımlarsa da, bizim yaptığımız müzik, sonuçta buraların müzik kültürünün bir parçası olacak. Aslında kendimizi çok kopuk hissederken, ister istemez başka bir bütünün parçası olduğumuzu fark ettik. Zen ve Babazula’nın yaptığı şeyler de farkındalığımızı geliştirdi. Bir şekilde “Neyin devamıyım?” sorusuna bir cevap olarak gelmişti bu zaten bize.

Yaptığınız çalışmayı Anadolu Pop’a bir gönderme, aynı zamanda vefa borcunu ödeme olarak yorumlayabiliriz. Ama şöyle bir durum da var: Anadolu Pop da çıkışında yine aynı Batı kültürünün etkisinde kalmış; ancak buraya dair motiflerin, yani yerellik arayışının da sürdürüldüğü bir tavır oluşturmuş. Sonuçta Tanzimat’tan itibaren Batıyla sürekli bir buluşma, entegre olma çabası hep var…

Selçuk Artut: Batılılaşma aslında geniş ölçekli bir proje; hedef gösterilmiş bir nokta. Bir yandan da kaçar yol, kısa yol gibi bir hali var. Batı tüm örnekleriyle hedef alınacak bir medeniyet değil. Şöyle de bir gerçek var: Batı kendi kültürüyle tüm dünyaya egemen olmuş. Fakat eleştirilecek yöntemlerle ortaya çıkmış bir yapı söz konusu. Bu yanlış yapı Türkiye’ye empoze edilmeye çalışılmış. Temelleri olmayan bir kitle için bunu kabul etmek, anlamak ve yorumlamak mümkün olmamış, yüzeysel kalmış. Müzik anlamında da dışarıdan dogmatik akımlar empoze edilmiş. Mesela; caz, tango gibi. Bunlar Türkiye’deki müzik akımlarını oluşturmuş. Modernleşme çabasında Osmanlı bile yurt dışından getirtilen bestecilerle birtakım şeylerin önünü açmaya çalışmış. Nedense burada yapılan şeylerin kenara itilmesi de söz konusu. Dogmatik ve baskıcı bir anlayışın dayatılmasıyla karşılaşılmış. Anadolu Pop’a geldiğinizde, ilk başlarda İngilizce sözlerle kullanılmış, sonra birtakım düzenlemelerle, aranjmanlarla kırılmış bu, en sonunda tüm bunlara bir reaksiyon olarak, “biz bunu salt müzik armonisi olarak değil, kendi ezgilerimizle de harmanlayalım” diyen bir çabaya dönüşmüş. Bu yanıyla da Anadolu Pop bir başkaldırış olarak yorumlanabilir. Anadolu Pop’u modernizme karşı postmodern bir başkaldırı olarak görüyorum. Modernleşmenin eforu, seni var eden bütün görüşleri yok et, yeni bir şey var et, üzerine kurulu. Postmodernizm bir anlamda buna yanıt verip özüne dönmeyi öneriyor. O anlamda, dönemsel olarak politik görüyoruz bu tavrı. Tam da altmışlar, yetmişler dönemi. Bir anlamda en özgürlükçü anayasanın olduğu dönem.

Gökçe Akçelik: Anadolu Pop’un Batı kültüründen etkilenmesi konusuna değinmek isterim. Batılılaşma sürecinde öyle yetişmiş bir kuşağın, yani Cumhuriyet sonrası şehirli insanın, belli bir yaşa gelmiş ve o kültürü almış insanların geri dönüp kendi köklerini aramasını önemli buluyorum.

Selçuk Artut: Tüm dünyadaki müziği şekillendirmesi açısından Beatles’ın büyük etkisi olmuştur. Grup müziğini büyük bir çoğunluğa örnek kılmış bir hali var. Beatles’ın kendi içerisinde popüler olan çizgisinden öte, popüler olmak onların biricik arzusu değilse de, bir anda o durumdan kopmaları, John Lennon’un başka bir dünyaya ulaşması gibi etkenler ve yenilikçi yaklaşımları, global anlamda müziğe şekil vermiştir.

Anadolu Pop’un muhalif bir çehre kazanması daha çok yetmişli yıllara rastlıyor. Altmışlı yıllar bir geçiş ve arayış dönemi olarak nitelendirilebilir. Hatta o dönemler Cumhuriyet ideolojisinin müzik politikalarına da uygun bir gidişi var sanki… Yetmişli yıllardaki muhalif tavır dönemin ruhuyla da çok doğru orantılı. Yetmişli yıllar, işçi sınıfın bilinçlenmesinin, sendikalaşmanın, özgürlük hareketlerinin öne çıktığı bir dönem. Doğal olarak âşık geleneğinin Anadolu Pop’a yansıması da etken o muhalif tavırda.

Selçuk Artut: Evet âşık geleneğinden besleniyorlar. Âşık geleneği bir yanıyla şehre taşınıyor. Sonuçta ortada dönen şey büyük şehir, mesela; İstanbul. Başka bir forma dönüşüyor. Daha iyi bir ifadeyle modernizm denebilir buna. Ama kesintiye uğramış bir modernizm. Elbette bir başkalaşım oluyor. Oradaki adamın hissettiği duyguyu başka bir tarafa götürüyorsunuz. Biz de kendimizi halk ozanının dilinden sesleniyor gibi hissetmiyoruz. Olmaz zaten.

Aslına bakarsanız âşık geleneğinde ulusalcı bir yaklaşım da var. Cumhuriyet dönemiyle beraber emperyalizme karşı verilen savaşın etkisi bu tabii ki…

Gökçe Akçelik: Başka bir röportajda da konuştuk bunu aslında. Bütün o türküler yorumlanırken, aralarında Kürtçe, Ermenice türkü yok. Çünkü öyle bir referans bulmak istemişler. Oraya bağlanmak istenmiş bu hareket… Dolayısıyla bu, müziğe de yansımış. Bu işi ilk akıl eden aslında Erdem Buri. Âşıklarla birebir ilişkisi var. Sadece etkilenmek ve yorumlamakla kalmıyor. Bizzat Tülay German için yazdığı türkü var. Onlarla böyle bir bağ kurmuşlar. Aslında birebir onların içinde olduğu bir grup haline gelmişler. Mesela Cem Karaca ile Mahzuni’nin de yakın dostluğu var.

12 Eylül darbesi olmasaydı eğer, Anadolu Pop akımının bugüne yansıması nasıl olurdu? Devam eder miydi? Neye evrilirdi? Ya da bugün yapılan rock neye dönüşebilirdi?

Selçuk Artut: Bu albümle beraber en çok merak edilen şey bu olmaya başladı. Zaten o dönemde yaşananlardan dolayı bugün bir hesaplaşma da yaşanıyor. Bu albümün çıkışı, bir yanıyla o hesaplaşmanın tekrar sorgulatılması olarak da görülebilir. Bunun yanıtını vermek çok zor bizim açımızdan. Albümün adından da anlaşılacağı gibi, biz orada yoktuk o zaman. Darbenin ne kadar zarar verici olduğunu sadece hissedebiliyoruz. Ama çok belirgin bir şey var, sadece aydınlar veya müzik alanındaki isimler değil, herkes yok olup gitmiş o dönemde.

Darbeden sonraki süreçte her şeyin kesintiye uğraması rock müziğe de yansıyor. Ancak bir süre sonra yeni gruplar da çıkıyor. Özellikle seksenlerin ikinci yarısı bir toparlanma söz konusu. Geriye baktığımızda, o yıllarda yine İngilizce sözlü şarkıların söylendiğini görüyoruz rock müzikte. Tıpkı başlangıçta olduğu gibi. Ama sonra, doksanların ikinci yarısından itibaren özellikle de iki binlerin başında yine buraya dair seslerin, buralı bir müzik arayışının ortaya çıktığını gözlemliyoruz. Bir tekerrür söz konusu…

Orçun Baştürk: 2000’lerde sanırım o döngü tamamlanıyor. Bunun sebebini tam olarak bilmiyorum, belki sosyolojik bir açıklaması vardır. Belli bir yaşa gelmiş, o dönemlerde yirmili yaşlarını süren grupların köklerini arama ihtiyacı, ya da dönüp ne yapıldığına bakma ihtiyacı diye de yorumlanabilir. Bunun iyi örnekleri olduğu kadar kötü örnekleri de oldu. Ticari meta olarak da kullanıldı. Bu durum hem iyi, hem de kötü. Bir yandan bu tarz müziğin duyulmasına ve daha görünür olmasına neden olurken, bir yandan da müzikal anlamda kalitesiz ve kötü örneklerin çıkmasına neden oldu. İyi olan gruplar elbette ki kalıcı oldu. Seksenler ve doksanlardan söz ederken şunu da göz ardı edemeyiz: Dünyanın en çok çekişen iki büyük gücünün taraflarından biri olan Doğu bloğunun artık gittikçe sonlanmaya başladığı, SSCB’nin yok olduğu, doğu ve Batı Almanya’nın birleştiği bir dönem. Maalesef bir yenilgiyle beraber ABD’nin dünya üzerinde kültürel bombardımanının başladığı süreç. Seksenlerin değil de doksanların bizi şekillendiren unsurlarından birisi MTV oldu. Oradan beslenen ve öykünen gruplar daha çok İngilizce söylemeyi tercih etti. Yine o grupların kılık kıyafeti, alınan dergiler etkilenmeye izin veriyordu. Ben de doksanlı yıllarda onlu yaşlarımı sürdüğüm o dönemde heavy metal müzikten etkileniyordum. Yurt dışından dergiler geliyordu, onları okuyordum. Yani buraya dair etkileneceğiniz pek bir şey yoktu.

Sizinle 2000’lerin başında ilk röportajımızı yaptığımızda geleneğe dair bir soru sormuştum. Selçuk, sen cevap vermiştin: “Geleneği bilmeden yıkamazsın.” Yıkıma ara mı verdiniz? Ya da muhafaza etmek gibi bir durum mu var şu anda?

Selçuk Artut: Yıkmayı o anlamda değil de geliştirmek anlamında ele almakta fayda var. Aksi takdirde yok etmek biraz da modernizmin arzu ettiği bir şeye doğru gidiyor. O bizim çizgimizde olan bir şey değil. Köledoyuran’da da bariz olan çizgimiz, gittikçe çok daha sağlam bir temele oturmaya başladı. Sanırım Köledoyuran’ı yaptığımız dönemde bu çizgiyi fazlaca öne çıkarma ihtiyacı duyduk. Geleneğin farkına varıp üzerine atlama gibi bir durum. Buradan şu çıkar ya da şuna bakalım demekten doğan bir ihtiyaçtı. Ama gün geçtikçe şarkıyı yapış biçimimiz, sahnede çalma durumumuz başka bir tarafa doğru gitti. Bu grubun en önemli tavrı, mütevazı olmak. Evet, biz geleneği biliyoruz ve onu yıkalım gibi bir durum değil bu. Geleneği bilmeden de onun üzerine bir şey koymak mümkün değil.

Gelenek dediğimiz şey çok geniş bir şey. Onun hangi parçasını alıp kullandığın da önemli. Çok ilerici olan yanını da alıp kullanabilirsin. Ben sizi provoke etmek için kullandım bunu.

Selçuk Artut: O zaman provokasyonuna yanıt vereyim. Sahnede döne döne durumlar yaratmak, onun ne olduğunu bilmeden kullanmak şekilci ve formcu yapar sizi. Sanırım o zamanki eleştirim de ona yönelikti. İçeriğinin ne olduğunu anlamdan geleneğe sadece şekilci yaklaşmak yaptığınız işin içini boşaltır.

Orçun Baştürk: Bu albümdeki şarkıları birebir alıp yorumladığımızı söyleyenler de oldu. Körü körüne o parçaları alıp muhafaza etmedik. İlk çıktığımız günden bu yana müziğimizde oluşturduğumuz kemik bir yapı var. O iskeletin üzerine tam olarak geleneği muhafaza etmek gibi bir şeyi değil de Replikas’ın yapı bozumcu tavrını ekledik. Yani o parçaları, Replikas’ın yapısına dahil ederek kullandık. Ama bunu belli bir ölçüde yaptık. Çünkü o dönemin ruhuna, ortaya çıkan düzenlemelere, icralara saygı duyuyor, önemsiyorduk. Biz o dönemin neferiyiz gibi bir algı da oluşmasın. Yaptığımız şey bir vefa borcunun ödenmesi daha çok.

Şarkıları seçerken kriteriniz salt dönemi itibariyle çok öne çıkmamış şarkıları mı almaktı? Başka kriterlere de dikkat ettiniz mi?

Orçun Baştürk: Önemli ölçüde bu olmakla beraber, dinlerken bizi şoke eden ya da çok heyecanlandıran şarkıları almaya da dikkat ettik. Zaten bazılarını sahnede çalıyorduk bu şarkıların. Doğal gelişen bir süreçti bu.

Selçuk Artut: Hazineyi araştırıp derinlerde bir şeyler bulmuş gibi yapmadık bunu. Mesela; Ecevit’in Karaoğlan plağını almadık. Ama Barış Manço söz konusu olduğunda en bilinen ve popüler şarkıyı alalım çabasına da gitmedik, zaten tüketilmişti çoğu.

Gökçe Akçelik: Bu şarkıların az biliniyor olmalarıyla bizim için çekici olma sebepleri aynı. O şarkılarda bizim için çekici olan, popüler olmalarına engel olan bir durumdu aslında.

Seksenden sonra grup anlayışının yerine tek başına star olma kavramı öne çıktı. Bugün gerçek anlamda o grup anlayışına sahip çok az isim var. Siz, tek başına star olmak kavramına prim vermeden ilerleyen gruplardan birisiniz. Bu anlamda yaptığınız bu çalışma sizin tavrınızla örtüşüyor.

Orçun Baştürk: Yaratırken de, çalarken de birlikte hareket etmeyi önemsedik. Replikas adı altında toplanmış, bir araya gelmiş ve belli bir derdi olan insanlarız. Bu, şu anlama da geliyor: Kendi müziğini tanıyıp onu farklı yerlere getirmeye çalışan, ana akıma kapılmayan, müzik tarihine yeni bir taş koymakla ilgilenen bir misyonu var Replikas’ın. Müzik dışında öğelerle de ilgilenmediğimiz için hepimizin inancı bu yönde. Bir şeye inanma meselesi var. O meselede kimse kendini öne çıkarıp göstermek istemiyor. O zaman hiyerarşik yapı bozulur. Yeni müzikleri dinleyip kendinizi geliştirme ve araştırma içerisine soktuğunuzda zaten egoyu da kontrol edebilirsiniz. Sizin için önemli olan tek şey müzik yapmak olur.

Selçuk Artut: Sanırım “ben nasılım, kendimi izleyeyim” demek yerine, “başkası ne yapmış, nasıl şarkı söylemiş” demek, ona bakmak gerek. Tek başına grupta karakter olarak öne çıkmış bazı müzisyenlerin TV’de sadece kendi klibini izleyip, diğerini izlememe tercihi egodan kaynaklanıyor. Elbette her sanatçısının egosu vardır. Ama çılgınlık ve bağımlılık halini aldığında iş başka yere kayar.

Deniz Durukan

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of