Egoist okur

Derya Berrak, “Kelebek Kayalığı” kitabını anlattı

Derya Berrak, Kelebek Kayalığı adlı kitabında büyümeye, anneliğe, yetişkinliğe ve çocukluğa dair gerçekçi ve umutlarla örülü bir dünyaya götürüyor okuyucularını ve onları farklı zamanlarda yaşanmış, unutulmaya yüz tutmuş yaşamlarda bir gezintiye çıkarıyor, duygusal, kimi zaman nostaljik ve kırılgan hikayelerle olaydan olaya götürüyor.

Aşağıda Hülya Küpçüoğlu’nun Derya Berrak’la yaptığı röportajı okuyacaksınız.

“Çocukluğunu kaybeden bir insan çocuğunu anlayabilir mi?”

“Kelebek Kayalığı” adlı kitabınızdaki öyküler nasıl bir süreçte ortaya çıktı?

Aslında bu süreç “Çocukları anlamaya çocukluğumuzdan mı başlamalı?” sorusuyla başladı.  Türkiye’de ve Dünya’da her gün çocuklarla ilgili gelişen üzücü durumlar, olaylar ile ilgili haberleri izliyordum. Pek çok anne gibi çocuğumun geleceğiyle, iyi bir anne olup olamayacağımla ilgili kaygılarım vardı. Bizler ne kadar “mükemmel” çocuk yetiştirirsek o kadar iyi anne baba olacağımızı düşünüyorduk. Belki burası bir yanılma noktasıydı. Sokaklarda gördüğüm, tanıklık ettiğim çocukluklar içimde bir yerlerde sanki herkesten gizlediğim çocukluk yaramı kanatıyorlardı. Üzerine anne olma sorumluluğu, başaramama korkusu… Zaten hep meselesi olan bir insandım ve bu meseleler taştığı an yazarak rahatlardım. O dönemde de böyle oldu sanırım. Çocukluğum ve çocuklarla ilgili meseleler içimde büyüdü, büyüdü ve taşarak “Kelebek Kayalı”ğını ortaya çıkardı.

Kitaptaki öyküler nasıl bir araya geldi, seçimleri nasıl yaptınız?

Toplumsal gerçeklikten yola çıkarak ve tarihsel süreçleri dikkate alarak seçim yaptım. Kitap neredeyse yarım yüzyıllık bir dönemi kapsıyor. Örneğin “Geri Dönüşüm”, 1960’ların çocukluğunu anlatan bir öykü. Burada içten içe vurgulamak istediğim, çocuklarla ilgili sorunların aradan onca zaman geçtiği halde ne denli çözümsüz kaldığıydı. Nesnel ya da mekansal olarak meydana gelen değişmelere rağmen güvenli bir alan yokluğu, yoksunluğu hep hissediliyordu. Bu aradaki zaman meselesi aslında tüm kitaplarımda var. Bana esas mesleğim olan arkeolojinin bir katkısı olabilir.

Kitaptaki bir öykünüzde çocuk soruyor: “Baba bu vapur ne taşıyor?” Baba yanıt veriyor: “Hayatı!”

Açıkçası, çok etkilendiğim bir bölüm oldu. Öyküleriniz genelde farklı kimlikler üzerinden hayata dair. İyi de o zaman bu öyküler kimin öyküleri? Sizin hayatınızdan esinlenmeler var mı?

Tüm kız babaları gibi ben de babam ölümsüz olsun istedim sanırım. Babasını kaybetmiş, yüreğinde küçücük, yetim bir kız çocuğu taşıyanlar beni daha kolay anlayacaklardır. Evet diğer kitaplarımda olduğu gibi bu kitabımda da babamdan geriye kalan hayal meyal anılardan izler var. Belki hayatım boyunca savunmaya, korumaya çalıştığım tüm o çocuklar da biraz kendi çocukluğumdur. Ancak tanıklığım ettiğim pek çok çocukluğun da öyküsü var. Örneğin Işık çok sevdiğim bir komşumuzun otizmli oğlu ama aynı öyküde kızımın otizmli kuzeni Mehmet de var ya da Aleyna… Ne yaptığını hâlâ merak ettiğim küçük bir kız.

Sizin aile ilişkileriniz, anne baba olmaya ve çocukluk çağına bakışınız nasıldır?

Bir çocuk için en temel ihtiyacın güven duygusu olduğunu düşünüyorum. Bizler ebeveyn olarak çocuklara o duyguyu verebiliyor muyuz? Ya da toplum olarak? Bence hayır. Günümüzde ebeveyn olmak ne kadar zorsa çocuk olmak da bir o kadar zor. Yaşadığımız ekonomik koşullar, eğitim eksikliği hatta eğitim sistemi ve bu sistemin sürekli değişmesi büyük problem. Diğer yandan toplumlara dayatılan tuhaf “idealler”, fiziksel ve maddi hedefler var, çok zayıf olmak, çok zengin olmak, üretimin yerine tüketimi koymak, ünlü olmak gibi… Bakın, yapılan akademik araştırmalara göre çocuklarımız okumuyor. Bir videoyu izleme süreleri ise dikkat odaklı olarak en fazla 60 saniye. Neden? Çünkü ailenin bu konuda belli bir kültürü ya da eğitimi yok. Öte yandan annesiz ve babasızlık kadar acı olan durumlar da var, mesela var olan annenin ya da babanın yokluğu. Bu konuda yazacak, anlatacak, konuşulacak pek çok öge var. Toplum olarak harekete geçmek için öncelikle duygularda birleşmemiz gerektiğini, bunu da edebiyatın gücüyle yapabileceğimize inanıyorum.

Kitaba adını veren öykünüz “Kelebek Kayalığı” için, “korunmasız çocukların olduğu bir yer” ve “bir annenin ya da babanın çocukluğunu kaybettiği yer” olarak tanımlıyorsunuz. Bunu açabilir misiniz?

Çocukluğunu kaybeden bir anne ya da baba çocuğunu anlayabilir mi? Onu hayata hazırlayabilir mi, koruyabilir mi? Çocukluğunuzun yaralarını sarmadan ne ebeveyn, ne yönetici, ne sanatçı ne de politikacı olarak hiçbir çocuğa yardım edemezsiniz. İşte bu çok acı.

Öykü girişlerinden hep kısa birer şiir var. Siz aynı zamanda şairsiniz ve şiir kitaplarınız da var ama böyle bir başlangıcı tercih etmenizin sebebi nedir?

Şiir benim için bir tutku, beynimi, kalbimi harekete geçiren bir nefes, dost. Öykülerimi böyle yazıyorum. Şiirsel bir cümleyle el ele tutuşup sorgulayan, anlamaya çalışan, belki hayal kuran ama mutlaka hedefi ve umudu olan bir yolculuğa çıkıyoruz. Coşku ve haz veren, nereye varacağını bilmediğim, merak uyandıran; sonunda mutlaka bir yere ulaştıran yolculuk. İşte orada öykü başlıyor. Bu sanırım benim yazma biçimim, kendi özgü imzam bundan mutlu oluyorum.

Son olarak yeni kitap projelerinizi sormak isterim?

Yeni kitabımda çok daha geriye, yaklaşık altı asır geriye gidiyorum. Anlattıklarım yine gerçek yaşama dayanıyor. Belgesel hatta bilimsel nitelikte bir çalışma olacağını, üzerinde uzun yıllar emek harcadığımı söyleyebilirim. Eski Türk sanatlarından çininin hikayesini anlatacağım., oradaki sabrı, hayatın temel felsefesinde nakkaşlığın yerini ve önemini… Sabır gibi, sır gibi, ar gibi, sınav gibi… Fatih Sultan Mehmed’in baş mimarından yola çıkarak çini sanatıyla, İstanbul’la, şiirle cumhuriyetimizin kuruluşuna hatta 1970’lerin sonuna kadar geleceğiz. Baba Nakkaş, Şukûfe Nihal, Mithat Sadullah Sander, Nejdet Sander, Günay Alok, Selahattin Özyazgan gibi önemli kişilerin yaşam hikayelerini belgeleriyle, üstelik ilk elden okuyacaksınız.

Hülya Küpçüoğlu

Subscribe
Notify of

0 Comments
Inline Feedbacks
View all comments