Egoist okur

Taylan Biraderler: “Ölüme uzak olan kişi hayata da uzaktır”

“Büyük kıyamete inanmıyoruz ama küçük kıyamet var. Oluyor. Ölünüyor. Arkadaşlarımız ölüyor. Sevdiğimiz insanlar ölüyor. Tanıdığımız biri bile olması gerekmiyor ölenin, uzaktan sevdiğimiz ve bir şekilde ruhsal ilişki kurduğumuz insanlar ölüyor. Küçük küçük kıyametleri hep yaşıyoruz. Düşün işte, biriyle samimi oluyorsun, çok seviyorsun onu, onunla yaşıyorsun. Sonra gün geliyor, artık görüşmemeye başlıyorsunuz. Yani o insan ölüyor senin için. Daha kötüsü sen onun için ölüyorsun… Ya da onun büyüdüğünü görüyorsun, geçmişte tanıdığın o insan değişiyor; ölmüş oluyor bir bakıma. Değişmek de ölüm.”

İkinci filmleri Küçük Kıyamet’le ilgili söyleşimizde, Taylan Kardeşler politize korku sinemasını, paranormal olayları, hayaletleri, bir cehennem tasarımı olarak aileyi, aynı şehri paylaştığımız insanlara duyduğumuz şiddetli güvensizliği, tatil düşlerini ve iş yeri kabuslarını anlatmışlardı. Çok güzel röportaj olmuştu, okumalısınız.

Gülenay Börekçi

durul yagmur taylan egoistokur gulenay borekci neo 1

Durul ve Yağmur Taylan: “Biz depreme hazırlanmıyoruz, onu bekliyoruz…”

Televizyonda başka türlere el atsanız da sinemada tercihiniz değişmiyor. Korku filmlerine ilginizin sebebi ne?

DURUL TAYLAN: Çok hesapladığımız bir şey değil bu aslında. Biraz öyle denk geldi. Hem ‘Okul’ ve ‘Küçük Kıyamet’ de doğrudan korku sinemasının içinde yer alıyor sayılmaz. ‘Okul’ bir hayalet hikayesi gibi görünüyor ama sonunda öyle olmadığı anlaşılıyor. ‘Küçük Kıyamet’ de öyle… Yine de korku sineması, sevdiğimiz, meraklı olduğumuz bir tür, çünkü biz hayata çok materyalist bir yerden bakmıyoruz.

Nereden bakıyorsunuz?

YAĞMUR TAYLAN: Daha bilinemezci bir yerden bakıyoruz. Ben tıp öğrenimi gördüm, Durul makine mühendisliği okudu. Bilime olan bağlılığımıza rağmen hep bir şeylerin eksik kaldığını hissettik hayatımızda ve paranormale ilgi duyduk. Psikolojide bile Freud’dan çok Jung’un yazdıklarını okuyoruz, mitoloji ilgimizi çekiyor… Ama merakımızın sebebini biz de tam olarak çözmüş değiliz. Hayatı açıklarken bilim tek başına yeterli gelmediği için başka şeylere ihtiyaç duyuyoruzdur belki de. Felsefe, psikoloji, sosyoloji, yani başka kaynaklar… Bunlar arasında paranormal de var. Astrologları kızdırmak istemem ama burçlar seviyesinde değil bizim ilgimiz.

Popüler astroloji pragmatist çözümler arıyor ve zengin olacak mıyım, iyi bir evlilik yapacak mıyım sorularına cevap bekleyenler çok da hayatın özüne bakıyor sayılmazlar…

YAĞMUR TAYLAN: Kesinlikle öyle. Varoluşumuzun sırrını biraz olsun açıklamaya yardımcı olacak, kendimizi biraz daha iyi hissettirebilecek türden bir paranormale ilgi duyuyoruz biz.

DURUL TAYLAN: Filmlerimizde inanmadığımız bir şeye yer vermiyoruz. Mesela ben hiç hayalet görmedim, yani öldükten sonra burayı ziyaret edenlere rastlamadım. Ama hayaletlere inanmasam da hayalet görenlere inanıyorum ben. Hayalet dediğimiz şey, sandığımızdan başka bir şeydir belki, ne biliyoruz? Sonuçta hayalet hikayeleri eski çağlara uzanıyor. Demek ki kolektif bilinçdışımıza ait bir arketip aslında. Dolayısıyla hayalet yoktur demek bir şey, ‘hayalet fenomeni’ yoktur demek başka bir şey.

YAĞMUR TAYLAN: Hayalet görenlerin hepsinin yalan söylediğini düşünmek de son derece hastalıklı bir paranoya hali…

Niçin bakireler hep sağ kalır? 

DURUL TAYLAN: Ayrıca günümüzde insanlar korkularıyla yönlendiriliyorlar, bu açıdan korku filmleri son derece politik. 70’li yılların ‘teen slasher’ filmlerini düşünün… Cinsel devrimle gençlerin cinsel özgürlüklerini elde etmeleri, aileleri için bir çeşit tehditti ve onlara filmler aracılığıyla şöyle diyorlardı: ‘Siz dışarıda hayat var sanıyorsunuz ama aslında ölüm var’ Hangi kız bakireyse filmlerin sonunda o sağ kalıyordu. Uzaylıların dünyayı istila etmesini anlatan filmler de ABD ile SSCB arasındaki soğuk savaşın bir sonucuydu. Endüstrileşen Batı’nın komünizm korkusu… Biz inanıyoruz bütün bu çözümlemelere, yanlış değil onlar…

YAĞMUR TAYLAN: Öte yandan korku, insanın yaşamını sürdürmesi, sağ kalması için gerekli bir duygu. Korktuğumuz şeyler, başımıza gelebilecek şeylere temkinli yaklaşmamızı sağlıyor.

Korku insanı ölüme alıştırıyor yavaş yavaş belki de…

DURUL TAYLAN: Mitolojinin işlevini şimdi sinema üstleniyor. On binlerce yıl önce mağaralarda hikaye anlatırlarmış, şimdi karanlık sinema salonlarında film seyrediyorlar. Kutsal kitaplarda da birçok korku hikayesi var. Hepsi insanın evrene duyduğu korkuyu anlatıyor. Kendimizi yalnız ve korunmasız hissediyoruz ve korkular üreterek ayakta kalmanın yollarını arıyoruz.

Kahramanlarınız ölüm tehdidinden uzak durmanın yolunu bir an önce, kararlaştırdıkları saati bile beklemeden tatile çıkmakta buluyorlar…

DURUL TAYLAN: Tatil birçok anlama geliyor: Şehirden kaçmak, o boğucu atmosferden kurtulmak, sevdiklerimizle baş başa kalmak, onlarla şehirde denediğimiz ama bir türlü beceremediğimiz ilişkileri kurmak, çocuklarımızla daha çok vakit geçirmek, işimizden kurtulmak… İş ortamında geçen bir korku filmi çekebiliriz bir gün, çünkü bizim için iş hayatı tam bir cehennem. Aslında korku, sadece ormanda vahşi hayvanlarla baş başa kalmakla alakalı bir şey değil, insanın varlığına yönelik fiziksel ya da manevi her türlü tehdidi de içeriyor. 35 katlı bir plazanın 18. katında bütün gün çalışmak da cehennem. Hem işsiz kalmaktan korkuyorsun hem de nasıl olsa ertesi gün oraya gideceğini, kurtuluş olmadığını biliyorsun… Tatil de bizim için cennet adı verilen bir cehennem. Sorunlarından kaçıp rahat etmek için gidiyorsun ama öyle bir rahatlık yok.

YAĞMUR TAYLAN: Tatil köyünde geçen süper bir korku filmi yapabiliriz ve hakikaten korkunç olur. Şehirli insana çevresindekilerle binlerce yıl önce olduğu gibi samimi ilişkiler kurabileceği yanılsaması veren tatil köyleri var. Adı niçin köy? Kapalı çünkü, etraftan yalıtılmış; marketi var, havuzu var, animatörü eğlendiricisi var… Ama gerçekte tam anlamıyla bir cehennem.

Komün hayatı ve eş değiştirme grupları

Kahramanlarınızın felaketten önceki hayatları da cennet değil…

DURUL TAYLAN: Sorunlu bir evlilik izliyorsunuz ama bunun altı çizili değil, çünkü zaten evlilik böyle bir şey… Bilinçdışına bastırılmış korkular, yaşanmamış şeyler, aileye ilişkin imgeler, düşünceler… Biz kolektif bir alana dokunmayı, çok özel bir aile anlatmamayı tercih ettik. Bence on yıl sonra her evlilik cehenneme dönüşüyor. Başka seçenek var mı derseniz, hayır, henüz yok. İnsanlık şimdilik daha iyi bir çözüm üretemedi. Cehennem olarak aile. Tamam, aile bir cehennem ama bana kalırsa asıl cehennem aileye bulunan alternatifler. Komün hayatı mesela ya da eş değiştirme grupları… Hayata karşı bir direnme noktası da denebilir aile için.

YAĞMUR TAYLAN: Aile sosyal bir şey, kültürel bir şey ve topu topu birkaç yüzyıllık bir şey. Oysa annelik homo sapiens olarak var olduğumuz günden beri ayakta kalan bir güdü. Babayla çok işimiz olmadı bizim filmde, o yüzden önce baba öldü.

Olası İstanbul Depremi’nden yola çıktınız ama zor olanı seçerek bireyin trajedisini anlattınız. ‘Küçük Kıyamet’in felaket filmi diye nitelenmesi canınızı sıkmıyor mu?

YAĞMUR TAYLAN: Biz bir aile hatta o ailenin içinde bir karakter seçtik ve onunla anlatmaya çalıştık felaketin ne anlama geldiğini. Deprem bölümlerini son derece minimal kullandık. Felaketin korkunçluğunu değil, karakterimizin felaketle yüzleşmesini göstermek istedik. Asıl karakterimiz seyirciydi. Herkesin kendi ölüm korkusuyla yüzleştiği ânı göstermek istedik. bir de bizce insanın asıl korktuğu şey kendi ölümü değil, sevdiklerinin ölümü. Kıyamet diye bir kavram var. Dünyanın sonu. Tuhaf. Bitecek bu hayat. İnsanoğlu kendi ölümünü düşünmüş ama bir taraftan da evrendeki tüm hayatın bittiğini hayal etmiş. Doğduğumuz andan itibaren öleceğimizi biliyoruz ama evrendeki her şeyin öleceğini ânı da hayal ediyoruz.

DURUL TAYLAN: Bir şey olacak duygusu bir şey oldu duygusundan daha güçlü bence, o yüzden büyük kıyamet bir yanıyla daha az korkulacak bir şey. Bize gelince; şahsi olarak büyük kıyamete inanmıyoruz ama küçük kıyamet var. Oluyor. Ölünüyor. Arkadaşlarımız ölüyor. Sevdiğimiz insanlar ölüyor. Tanıdığımız biri bile olması gerekmiyor ölenin, uzaktan sevdiğimiz ve bir şekilde ruhsal ilişki kurduğumuz insanlar ölüyor. Küçük küçük kıyametleri hep yaşıyoruz. Düşün işte, biriyle samimi oluyorsun, çok seviyorsun onu, onunla yaşıyorsun. Sonra gün geliyor, artık görüşmemeye başlıyorsunuz. Yani o insan ölüyor senin için. Daha kötüsü sen onun için ölüyorsun… Ya da onun büyüdüğünü görüyorsun, geçmişte tanıdığın o insan değişiyor; ölmüş oluyor bir bakıma. Değişmek de ölüm.

YAĞMUR TAYLAN: Ölüm olmadan hayat olmuyor…

DURUL TAYLAN: Katı bir şey bu ama gerçek. ‘Küçük Kıyamet’in biraz ölümsever bir tarafı da var. Biz ölümle barışmak için yaptık bu filmi biraz. Kahramanımız da sonunda kabulleniyor ölümünü. Bir ölümü kabulleniş hikayesi anlatıyoruz aslında. Kuantum teorilerini de düşündük, paralel evrenler meselesini…

“Ölümden uzak olan kişi hayattan da uzaktır”

Filmin adı İslami terminolojide ne anlama geliyor tam olarak?

YAĞMUR TAYLAN: Öldükten sonra büyük kıyameti bekleyenlere sorular soran iki melek var. Bir sorgulama değil bu, sadece sana sorular soruluyor ve sen onları cevaplarken geçmişini hatırlıyorsun. Sana bir çeşit hayatına dair düşünme, geçmişinle hesaplaşma fırsatı veriliyor…

Donuk bir karakter Bilge, yaşıyor gibi göründüğü zamanlar aslında sadece ölüm tehdidini hissettiği zamanlar. Bu, ‘ölüm borcundan kaçmak için hayatın kredisini reddedenlerden’ söz eden Otto Rank’i hatırlattı bana. Aşırı temkinli Bilge ölüm korkusu yüzünden hayatını dolu dolu yaşamıyordu belki de… Ama her şeyin bitmek üzere olduğu anda tüm enerjisini toplayarak çocuklarını kurtardı.

YAĞMUR TAYLAN: Doğru bir tespit. Filmin tezi bu, anlattığı en önemli şey. Ayrıca bu tip bir hissediş modern insanda çok yaygın görünen bir durum, mutsuzluğumuzun temel sebeplerinden… Bu açıdan Hazreti Muhammed’in ‘Bugün ölecekmiş gibi ibadet et, hiç ölmeyecekmiş gibi çalış’ lafı çok önemli. Bence bunu tam olarak anlamadan insanın hayatını iyi yaşamasına imkan yok. Hem hayatı sonuna kadar yaşayacaksın hem de ölümü kabulleneceksin… Ne kadar kabullenirsen ölümü, hayatı da o kadar kabulleniyorsun. Ölümden uzaklaştıkça, hayatında da o derece mutsuz oluyorsun. Hayatı unutuyorsun.

DURUL TAYLAN: Bilge sadece ölümden değil, hayattan da uzak. Kendini şehirden soyutlamış, hep pencereden bakıyor. Özellikle yapay bir manzara olsun, şehir tablo gibi dursun istedik. Ama İstanbul tablo değil, aksine hayatın ta kendisi. Ölümden kaçmak ve bu uğurda yaşamamayı seçmek de çok soyut bir şey değil. Kapkaççılardan, tinercilerden, hırsızlardan; alt sınıfa ait olanlardan korkmamız gerektiği telkin ediliyor bize. Niçin diye durup düşünmek lazım. Kapkaççılık diye bir şey tabii var ama bundan korkarak yaşayan bir nörotik kadın tipi de var. Kapkaççılardan korkmak, insanlardan korkmak anlamına geliyor, seninle aynı şehirde yaşayanlardan korkmak anlamına geliyor.

“Yönetmen oyuncuyla ilişkisinde bir nevi terapist gibi”

Oyuncular için en önemli duygunun empati olduğunu düşünüyorum, karakterin her şeyini anlamak hatta sevmek gerekmesi açısından. Yönetmen için nedir?

DURUL TAYLAN: Yönetmen için de empatidir. Bir sahne çekerken karakterlere kızıyorsanız ya da onlar için üzülüyorsanız, sorun yok demektir. Ama yönetmenin oyuncudan farkı şudur: Oyuncu yalnızca oynadığı karakterle empati kurar, yönetmense filmdeki tüm karakterlerle! Biraz daha ağır bir durum.

Oyuncularla kurduğunuz ilişkiden söz eder misiniz? Onlara hangi özgürlükleri tanıyor ve nerelerde dur diyorsunuz?

YAĞMUR TAYLAN: Oyuncu ve yönetmenin birbirlerini anlaması gerektiğine inandığımız için, öncelikle oyuncuyla belli bir mesafeyi koruyarak birebir yakın ilişki kuruyoruz. Oyuncu bir role hazırlanırken yönetmen bu sürecin bir parçası olmak, canlandıracağı karakterle anlaşmasına kılavuzluk etmek durumunda, bir çeşit terapist gibi. Oyuncu canlandırdığı karakterin duygularını doğru bir biçimde yakalamalı, hikayedeki durumlar karşısında neler hissedeceğini, nasıl davranacağını anlamalı. Bu psikolojik süreçte zaman zaman oyuncunun başında durmak, zaman zaman da özgür bırakmak gerekiyor. Okuma provasına ya da çekime geç kalması bile değerlendirilmeli yönetmen tarafından. Bir de güven çok önemli, bu da iki taraflı bir süreç. Yönetmen ona ne kadar yardım ederse, oyuncu filme o kadar katkıda bulunur. Biz bütün bu çalışmayı çekimlerden önce atlatmak istiyoruz. Sonrası sette çok kolay oluyor, biraz azalt, biraz arttır…

Deprem ve diş macunu 

YAĞMUR TAYLAN: Dünyada üç beş kent var çok şiddetli deprem beklenen. İstanbul, San Fransisco ve Tokyo’yla birlikte depremi bekleyen üç büyük şehirden biri. Tokyo’daki hazırlıklar müthiş, çok etkileyici. San Fransisco da hazır depreme. Bizdeyse hiçbir şey yok. Biz hazırlanmıyoruz, sadece bekliyoruz. Filmle birlikte seyirci İstanbul’a dair düşünsün istedik biraz. Çünkü bu şehir kaotik bir yer, burada düşünmek bile çok zor.

DURUL TAYLAN: Ayrıca birkaç şey daha var. Bir, bu söyleşiyi okuyanlar fluoridli diş macunları kullanmasınlar artık. Araştırıp baksınlar. Biz evde homoepatik macunları kullanıyoruz, ötekileri eve sokmuyoruz. İki, kolalı içeçeklerin formülleri hala belli değil, o yüzden hemen içeriği açıklansın. Üç, Batu’ya kulak versinler. Filmimizdeki tek bilinçli karakter o çünkü. Biz, gençlere güveniyoruz. Bilge’den, Zeki’den yana umudumuz pek yok. Çok alegorik konuşuyorum ama onların yapabilecekleri tek şey ölümü kabullenmek ve ölmek.

YAĞMUR TAYLAN: Bizim kuşağın çocuklarına söyleyebileceği tek şey var: Anneyle baba sizi çok seviyor!

Gülenay Börekçi

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of