Egoist okur

Etgar Keret yazdı: YEMEKHANE

Etgar Keret’in büyülü, tuhaf, ters köşelerle dolu inişli çıkışlı dünyasına bir giriş bileti: Nimrod Çıldırışları. Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü ile Buzdolabının Üstündeki Kız’ın hınzır yazarı, hiçbir şeye aldırmaksızın akan sıradan hayatlara derin kesikler atmaya devam ediyor. Nimrod Çıldırışları  kendi kafasına göre dönüp duran dünyada çıldırmadan yaşamayı başaranlara, ne olursa olsun arkadaşlarına inanmakta ısrarcı olanlara, yaralarıyla yaşayanlara ve yaşayamayanlara, hayatın karanlıkları içinde parıltıları arayanlara sesleniyor.

Evet ya! İsrailli yazar Etgar Keret’in Nimrod Çıldırışları adlı öykü kitabı çıktı. Yeni değil ama yeniden yayınlanmasına hiçbirimizin itirazı yok. şahsen bu kitabı çok sevdiğimden, bir de bu acayip adamın müthiş güzel öykülerinin daha çok kişi tarafından okunmasını istediğimden, geçen hafta Siren Yayınları’nı arayıp kitaptan bir öyküyü yayınlamama izin verip vermeyeceklerini sordum. “Hayır, olmaz” dediler. Ve daha güzelini yaptılar. Keret’in web tabanlı İsrail dergisi Tablet’e yazdığı ama Türkçe yayınlanmamış olan köşe yazılarından birini hem de Avi Pardo’nun çevirisiyle Egoist Okur’a gönderdiler. Buyurun, zevkle okuyun.

Yemekhane

“Masaya yatıralım,” dedi en iyi arkadaşım Uzi. “Yazmak güzel bir şey. Bir tür hobi, dağcılık ya da bisiklete binmek gibi yararlı olmasa da… Zararlı olduğu da söylenemez. Sen neredeyse yirmi yıldır yazıyorsun ve azmine saygı duyuyorum, fakat artık bakmak zorunda olduğun bir çocuğun ve ödemen gereken ev taksitlerin olduğuna göre, kendine yeni bir iş bulmanın zamanı geldiğini düşünmüyor musun?”

Uzi ile evimin yakınındaki humusçuda oturuyoruz. Ben humusu pideyle kaşıklıyorum. Uzi kendininkini çatalla yiyor. Bu aralar perhiz yapıyor ve pide, çikolata, bira ve milyon şey daha kara listesinde. 140 kiloya gelmişsen olacağı budur. Yıllarca hamburger ve pizza ile beslenmişsen ödeyeceğin bedel de ağır ve sancılı olur. Humusu yemediğinde Uzi ona çatalının sivri dişlerini batıyor. Perhizinin öfkesini zavallı tabaktan çıkarıyor.

“Yapman gereken,” diye başlıyor Uzi yine, “bilgisayarında sözcüklerini yazdıktan sonra onları insanlara gönderip sanat eseri olduklarını iddia etmek, böylece–”

“Pekâlâ,” diyorum sözünü keserek. “Bana önemsiz şeyler yapıp bunun bir meslek olduğunu iddia eden işe yaramaz biri olduğumu söyleyerek hakaret ettiğin şu kısmı geçtiğimizi varsayalım.”

“Hakaret mi?” diyor Uzi, çatalını tabağındaki humusa öldüğünden emin olmak istermiş gibi bir kez daha saplayarak. “Bana kel yağ tulumu dersen bu hakarete girer. Fakat bugüne dek hayatını meslek karşıtı bir şey yaparak kazanabilmiş olduğunu söylemek, hakaret değil, aksine iltifattır.”

“Pekâlâ,” diyorum, “tamam, kel yağ tulumu, iltifatın için çok teşekkür ederim. Şimdi meselenin özüne dönelim. Aklında somut bir şey var mı, yoksa bu özellikle bulanık geyik çorbasına öylesine kaşık mı daldırıyorsun?”

“Bana kel yağ tulumu dediğine inanamıyorum,” diyor Uzi.“Bana, ilkokuldan beri en iyi arkadaşına? Yaraladın beni, evet yaraladın. Kilo sorunu olan, bunu aşmak için bütün cesareti ve iradesiyle savaş veren, içinde hapsolduğu küçük hücreden kaçıp özgürlüğüne kavuşmak için kalın kalori duvarında küçük bir kaşıkla tünel açmaya çabalayan bir insanı yaraladın. Öyle basit bir yara da değil bu, ölümcül bir yara. Perhizim başarısız olursa -bu olasılığı göz ardı etmiyorum- bunun sorumluluğun ağırlığı sıska omuzlarına binecek.”

“Hadi, Uzi,” diyorum. “Bütün bu anlamsız tartışmanın arkasında kötü bir öneri yattığını biliyorum, onun için, uzun ve güzel arkadaşlığımızın selameti için, bir an için sızlanmayı bırakıp baklayı ağzından çıkarmaya ne dersin?”

“Bir restoran,” diyor Uzi ve gözleri ışıldıyor. “Birlikte bir restoran açıyoruz.”

“Ama sen yemek pişirmeyi bilmiyorsun,” diyorum. “Ben de bilmiyorum.”

“Ne ilgisi var? Kuzenim Ziv’in Mazda bayiliği var, fakat araba kullanmayı bilmez.”

“Ziv’i tanıyorum,” diyorum, “araba kullanmayı bilmeyebilir, fakat arabalardan anlar.”

“Ne yani, biz yemekten anlamıyor muyuz? Bunu mu söylemek istiyorsun?” diyor Uzi, alınmış gibi.

“Evlenmeden önce yaşadığım dairede ocağım bile olmadığını ve mutfak eşyalarımın bir kaşık, konserve açacağı ve çok sayıda Heinz fasulye konservesinden ibaret olduğunu düşünürsen, bana hak vermen gerekir.”

“Peki,” diyor Uzi, “ne yapacağım biliyor musun? Çok istediğim halde seninle tartışmayacağım. Çünkü haklı olduğunu biliyorum.”

“Bu seni şimdiye kadar hiç engellemedi.”

“Doğru,” diye devam ediyor Uzi. “Fakat bu kez gerek yok.Çünkü zihnim bu restoran konusuna bir Japon judocusunun rakibine saldırdığı gibi saldırdı. Zaafımızı avantaja çevirecek bir konsept geliştirdim.”

“Anlat.”

“Tamam,” diyor Uzi, sonra diyet kolasından bir yudum içip derin bir soluk alıyor. “Bir karargâh yemekhanesi hayal et. Uzun masalar, rahatsız plastik iskemleler, kullanılmaktan solmuş kırmızı ve mavi tabaklar, flüoresan lambalar.”

“Hayal ettim,” diyorum kısa bir aradan sonra, benden yanıt beklediğini fark ettiğimde

“Güzel,” diyor Uzi. “Öyleyse şu anda restoranımızı hayal ediyorsun. ‘Yemekhane: sivil ücretlere askeri yemek.”

“İyi de, öyle bir yerde kim yemek ister ki? Herkes asker yemeğinin ne kadar kötü olduğunu bilir.”

“Olabilir,” diyor Uzi, “fakat yemekhaneyle ilintili anılarımız, öte yandan, harikuladedir. Bir düşün. Yemekhane neleri çağrıştırır: on sekiz yaşındayız, başımızda saç var, kilomuz normal, kız askerlerle birlikte oluyoruz. Şu anda sahip olmadığımız her şey. İnsanlar restoranlara yemek yemeye değil, daha güzel zamanları anımsamak için giderler, gençliklerini anımsamak için. Amerikalıların Hard Rock Cafe’leri var, bizim de Yemekhane’miz olacak, ortalıkta dolanıp sakal tıraşını olmayanlara bağıran çavuşlar falan işte, her şey.”

Susuyorum bir süre. Uzi’nin fikirleri kötü olduklarında onları çürütmeyi severim, fakat bu denli acınası olduklarında içimdeki en acımasız yan bile dizlerinin üzerine çöküp onları ya da onların sahibi olan kel kafayı küçük ve üzgün bir köpeği okşar gibi okşamak istiyor sadece.

“Bir düşün,” diyor Uzi. “Kahvaltıda irmikli mısır gevreği ile haşlanmış yumurta. Anılar üşüşmüyor mu zihnine? Beni ne kadar heyecanlandırdığını tahmin edemezsin.”

“Öyle de olsa,” diyorum, “ben bu fırsatı tepeceğim galiba.”

“Fakat çocuğunu doyurman gerekiyor,” diyor Uzi. “Ona bakmak için bir şeyler yapmak zorundasın.”

“Bilmiyorum. Belki bir köşe yazarım, İnternet için.”

“Pekâlâ,” diyor Uzi, “şahsen bana internetten gına geldi, fakat diyelim ki seni bu konuda destekliyorum. Neye dair yazacaksın?”

“Bilmiyorum,” diyorum, omuz silkip garsona hesabı getirmesini işaret ederek. “Bulurum bir şeyler.”

Çeviren: Avi Pardo

Etgar Keret’in dünyası: Buzdolabının üstünde bir kız var!

Etgar Keret’in Tablet için yazdığı diğer yazılar

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of