“Hikâye satıcılığı”na dönüşen hikâye anlatıcılığı
Gelin ateşin etrafına toplanmış gibi yaparak Byung-Chul Han’a kulak verelim…
Anlatının Krizi
Felsefe Muhabbetleri: “Iyy!” dediğimde gerçekte ne derim?
“Hikâye satıcılığı”na dönüşen hikâye anlatıcılığı
Macar yazar Peter Nadas, ortasında devasa büyüklükte bir yabani armut ağacı bulunan köyden bahsediyormuş bir denemesinde. Sıcak yaz akşamlarında köylüler ağacın altında toplanıp birbirlerine hikâyeler anlatıyorlarmış. Bu köy bir anlatı topluluğuymuş ve hikâyelerin taşıdığı değerler insanları birleştiriyormuş.
Peki ya şimdi? Nadas, “Hatırlıyorum da sıcak yaz gecelerinde, yabani armut ağacının altından usul usul söylenen şarkılar duyulurdu,” diyor. “Bugün o ağaç yok, köyün şarkısı sustu.”
Biz de işte böyle kalakaldık, bildiğimiz dünyayla baş başa.
Güney Koreli düşünür Byung-Chul Han’a göre, storytelling (ya da dilimizdeki karşılığıyla hikâye anlatıcılığı), günümüzde üretme yetisini yitirmiş bir tüketiciler topluluğu yaratmış durumda. Ona artık storyselling (hikâye satıcılığı) dense yeridir.
Nedenleri Anlatının Krizi kitabında var: “Hikâye anlatıcılığı artık hayal gücüyle değil, bilgiyle uyumlu. Çağın okuru uzun, yavaş, oyalanan bakışını, o eşsiz hayal kurma yeteneğini kaybetti.”
Eh, biz hayal kurmayı unuttukça kapasitemiz, yerini hızla “problem çözme teknikleri”ne, çözüm odaklı anlatmalara, çözüm odaklı okumalara bırakmış halde. Gerçek ilişkiyi gerektiren köy meydanlarının yerini internetteki “güya” konuşma grupları aldı. “Kişisel gelişim” diye bir tür icat edilmiş olmasına şaşmamalı.
Roland Barthes’ı hatırlatan bir benzetme yapan Han’a göre bilgi, “pornografik” bir kavram; hiçbir örtüsü yok. Anlatı ise alabildiğine erotik, çünkü “örtünme ve gizleme” olmazsa olmazları. Bilgi, tıpkı pornografide olduğu gibi, hiçbir şey anlatmadan doğrudan konuya girerken anlatının erotikliği ayrıntılarda gizli. Şöyle de denebilir: Bilginin nasıl yorumlanacağı baştan belli, anlatı ise bize dünyayı kendimize göre anlamlandırma görevini ve hazzını veriyor.
Chul Han, Blixen, Ende ve Benjamin.
“Hikâye anlatıcılığı enflasyonu birbirimize hikâyeler anlatmak için etrafında toplandığımız ateşi hiçbir surette yeniden alevlendiremez. O ateş çoktan söndü ve yerini dijital ekranlar aldı. Onlar da zaten insanları birleştirmekten ziyade ayırıyor.”
Anlatının şifalı etkisi
Oysa hikâyelerin bizi iyileştirdiği zamanlar vardı. Walter Benjamin, hepimizin çocukluğunda ya da hayatının bir döneminde yaşadığı o “ilk iyileşme” sahnesinden bahsediyor. Bu sahnede diyelim ki çocuk hasta. Annesi onu yatağına yatırır ve bir hikâye anlatmaya başlar. Anlatmak şifa verir çünkü. Annenin sevgi dolu sesi çocuğu sakinleştirirken aralarındaki bağı güçlendirir.
Byung-Chul Han, “Çocuk hikâyeleri ideal bir dünyayı anlatır, dünyayı tanıdık bir yuvaya dönüştürür,” diyor. En temel kalıp da bir krizin mutlu bir şekilde aşılması. Benjamin’in ilk iyileşme sahnesindeki hastalık da neticede bir kriz ve annenin anlattığı hikâye, çocuğa onun pekala aşılabileceğini söylüyor.
Sadece anlatı değil, anlatanın elleri de şifalıdır ayrıca, sanki onlar da bir hikâye anlatıyorlardır. Benjamin, annenin hikâye anlatırken bir yandan da hareket eden ellerinden yayılan “olağanüstü güçlerden” söz ediyor bu yüzden. Her hastalığın, içsel bir tıkanıklığın işareti olduğu düşünüldüğünde anlatıcının eli, ritmik bir şekilde gerginliği yumuşatıyor, tıkanıklığı açıyor, katılaşan noktaları serbest bırakıyor, hepsini belirli bir dengeye getirdikten sonra da yeniden akışın yoluna sokuyor.
Çok güzel değil mi? Anlatı nehri boyunca yeterince uzağa, ta nehrin ağzına kadar yüzülebilse her hastalığın şifa bulup bulmayacağını da merak ediyor Benjamin.
Bloke olmuş hikâyeler
Acıyı kişinin geçmişindeki bir tıkanıklığın belirtisi sayan Freud’a göre psikolojik rahatsızlıklar, bloke olmuş hikâyelerin ifadeleriydi, iyileşmeyse hastanın blokajdan kurtulmasına, anlatılamayanın söze dökülmesine, yani dilsel bir ifadeye kavuşmasına bağlıydı. Hasta kendini özgürce ifade ettiği, blokajlarını anlattığı anda iyileşmiş olurdu.
Danimarkalı masalcı Isak Dinesen’in dediği gibi: “Hikâye gibi anlatıldığında ya da yazıldığında bütün dertler katlanılabilir hale gelir.”
İdeal dinleyici
Kitapta müthiş örnekler var ama ben Michael Ende’nin meşhur karakteri Momo’yu paylaşacağım. Ende’nin “ideal dinleyici” olarak tarif ettiği Momo’nun tek zenginliği zamanı. O da bu zamanı insanları dinlemek ve onları dinleyerek iyileştirmek için kullanıyor.
Şu cümlelerle anlatıyor Ende: “Momo’nun dostane, özenli sessizliği, karşısındakinin aklına kendi başına asla düşünemeyeceği fikirler getiriyor. Çünkü Momo insanları aptalların aklına bile en parlak düşünceleri çağıracak şekilde dinliyor. Bunun için uyarıcı şeyler söylemiyor ya da sorular sormuyor. Aksine sessizce oturuyor ve anlatılanları pürdikkat, canı gönülden dinliyor. Simsiyah gözlerini kocaman açarak bakıyor ötekine ve o kimse kendisinin bile o ana kadar fark etmediği gizli kalmış düşüncelerini rahatça dile getirdiğini görüyor hayretle.”
Anlayacağınız başkalarını eşsiz bir şekilde dinlemekle kalmıyor, kendilerini özgürce anlatmalarını da sağlıyor Momo, başka bir deyişle karşısındakilere duyulduklarını, sevildiklerini hissettirirken anlatının önündeki engelleri kaldırarak şifa dağıtıyor bir yandan da. Onun durumunda dinlemek pasif bir edim olmaktan çıkıp aktif bir eyleme dönüşüyor.
“Dünyayı değiştiren her eylem bir anlatı gerektirir”
Byung Chul Han’a göre, sosyal medyada dolaşan ve aslında sadece anlatıcılarını sergilemekten ibaret olan hikâyeler insanları birbirinden ayırıp tecrit ediyor. Ne yakınlığa yol açıyor ne de empati duygusu yaratıyorlar. Kısa bir süre gündemde kaldıktan sonra silinip giden görüntülü enformasyonlardan başka bir şey değiller. Onlar manipülatif reklamlardan ayırt edilemez hale gelirken dünya da anlatının araçsallaştırılmasına ve ticarileştirilmesine tanık oluyor. Sosyal medyada değil sadece, iş dünyasında, reklamcılıkta, medyada, pazarlamada da hikâyenin öneminden bahsedilip duruyor hatta siyasette sadece yeni ve iyi bir hikâye anlatacak kişilerin kazanacağı vurgulanıyor. Veri analistleri bile hikâye anlatıcılığı öğreniyorlar artık. Neredeyse bir hikâye anlatıcılığı ekonomisinden söz etmek bile mümkün.
Oysa anlatılar, duyguları tetikledikleri için çıplak gerçeklerden veya rakamlardan kuşkusuz daha etkililer. Duyguların anlatılara verilen tepkilerden başka bir şey olmadığını düşünürsek, “Hikâyeler satar,” demenin aslında “duygular satar,” demek olduğunu da anlarız. Gerçekten de beynimizin limbik sisteminde yer alan duygularımız, eylemlerimizi farkında olmadığımız fiziksel ve içgüdüsel bir düzeyde kontrol eder, zihnimizi by-pass etmekle kalmayıp davranışlarımızı etkileyebilir. Eh, kapitalizmin bundan yararlanmaması düşünülebilir mi sizce?
Bir hikâye enflasyonunun göbeğinde
Bir hikâye enflasyonunun göbeğindeyiz ama gelecek hakkında umut veren anlatılardan yoksunuz. Byung-Chul Han’a kulak verelim: “Bir krizden diğerine sürüklendiğimiz şu günlerde siyaset, sorun çözmeye indirgenmiş durumda. Oysa sadece anlatıların bile bize bir geleceğin kapısını açabileceğini bilmeliydik. Yaşamak anlatmaktır. İnsan anlatan hayvandır ve anlatı yoluyla yeni yaşam biçimleri ortaya çıkardığı ölçüde hayvanlardan ayrılır. Bir anlatı, bağrında yeni bir başlangıcın gücünü taşır. Dünyayı değiştiren her eylem bir anlatı gerektirir. Hikâye satıcılığı olarak hikâye anlatıcılığı dünyasındaysa her şey tüketime indirgenmiştir. Bu da bizi başka hikâyelere, başka yaşam biçimlerine, başka algılara ve gerçekliklere karşı körleştirir. İşte anlatının krizi de tam olarak burada yatar.”
Gülenay Börekçi
Subscribe
0 Comments
oldest