Egoist okur

İstanbul Hikayeleri: Ruhlandırılmış, şairane varlıklar

“2003’ten beri Boğaz’da Sultan Kayıkları Limited Şirketleri’nin kopya sultan kayıkları dolaşıyor. İsterseniz ‘otantik kıyafetli şerbetçinin sunduğu soğuk vişne şerbetini’ içerek meşaleler ve konfetiler eşliğinde özel gezilere katılabilirsiniz. Bu bir tercih meselesi tabii ama ben meşrubat ve sandviç ikramıyla kopya sultan kayıklarında dolaşmak yerine dilenci vapuruna binerek Boğaz’da seyretmeyi tercih ederim” diyor İstanbul Hikayeleri’nin yazarı Emine Çaykara… “Ben size başka bir gezi önereceğim. Hem gerçek hem düşsel… Şehrin ve hayatın gerçekliğinden sıkıldığınız ve bu şehrin eski dönemine ışınlanmak istediğiniz bir gün, gelin Beşiktaş’taki Deniz Müzesi’ne gidin. Gerçek saltanat kayıklarının aralarında dolaşırken saltanatın simgesi o yüzer saraylardan kayığını da Amerika’ya taşıyan elçi Cox’un yazdıklarıyla bir İstanbul masalı yaratın: ‘Padişahın kayığı bir yaldız ve parıltı kütlesiydi. Güneşte büsbütün ışıldıyordu. Bu, kayıktan fazla bir şey, bir ihtişamdı. Edalı iniş çıkışlarıyla, suya vuran nefis pırıltıları ve gölgeleriyle adeta ruhlandırılmış, şairane bir varlık halinde idi.'”

Gülenay Börekçi

istanbul sairane egoistokur (4)

İstanbul Hikayeleri: Ruhlandırılmış, şairane varlıklar

İstanbul bir ruhlar şehri… Ruh… Atomun çekirdeği gibi… Bir çiçeğin, bir bitkinin tohumu gibi… O ruhun özelliklerinin farkına varmak, sulamak, beslemek, güneşine saygı göstermek gerek ki ışığını saçabilsin, etrafta uçuşabilsin, kendini ortaya koyup hissettirebilsin. Bugün, içinde ‘ruhlandırılmış şairane varlık’ olan bir İstanbul masalına yolculuğumuz…

“Bu kayıklar çok süslü ve görülmeye değer güzelliktedir. Kıç, baştanbaşa fildişi, abanoz yahut deniz aygırı dişindendir. Seksen seçme kürekçisi vardır. Her kürekte ikişer kişi bulunur. Bir tarafta yirmi kürek vardır. Kürekçiler hep beyaz mintan ve kırmızı serpuş giyerler. Kürek çekerken de çok defa haykırırlar. Sebebini bilmiyorum. Padişahın yanına aldığı vükelâsı müstesna, maiyetindeki dilsizlerle cüceler daima bir başka kayıkta takip ederler, çok kere kadınları da…”

Boğaz’ın ortasında beyaz mintanlı, kırmızı serpuşlu ve de haykıran kürekçiler… Bir başka kayıkla ona eşlik eden dilsizlerle cüceler ve de kadınlar!.. Baştanbaşa fildişi, abanoz ya da deniz aygırı dişinden…

Onlar saltanatın kayıklarıydı… Kıpır kıpır, “civelek” bu gidiş ve görüntü hayal âlemini çağrıştırsa da her şey gerçekti.

istanbul sairane egoistokur (1)

istanbul sairane egoistokur (5)

Sultanın saltanat kayığına binip suya açılması tüm kente Kız Kulesi’nden atılan top atışlarıyla duyurulur, önü sıra altı büyük kayık ona yol açmak için giderdi, ki bunların adı Sandalya’ydı. Sonra mabeyncileri taşıyan altı kayık gelirdi… Alayın iki yanında dizinin sonuna kadar zincir gibi bir sıra kayık daha… Önde giden kim varsa, yüzleri hep sultana dönüktü… Padişah kayığının dümenini Bostancıbaşı tutar –ki Bostancıbaşları kıyı boyunca asayiş, sarayın bahçe ve teftişi gibi görevlerden sorumlu kentin en önemli yöneticilerinden, bu yüzden Bostancıbaşı Defterleri de tarihi belgeler arasında en önemlilerinden– ve bir tür rehberlik yaparak sultanın sorularına cevap verirdi. Bir de, Kız Kulesi’nde dizilen, hazır bekleyen Bostancılar var ki, onlar sultan yakınından geçerken eğilerek selâma dururlardı.

istanbul sairane egoistokur (6)

istanbul sairane egoistokur

Döneminin sanat üsluplarına göre süslemeleri değişti ama Osmanlı İmparatorluğu’nun hemen her döneminde -bazı istisnalar hariç- kullanıldılar. Sultanlar, Cuma selamlığı, kılıç kuşanma ve tahta çıkma gibi törenlere hep bu kayıklarla gittiler. Ayrıca şehir gezileri, tahttan düşünce eski saraya nakil, ava çıkma, ramazan eğlenceleri ve harem kadınlarının ziyaretleri için de kullanıldı bu zarif ulaşım araçları… Zarif, çok zariftiler…

istanbul sairane egoistokur (3)

istanbul sairane egoistokur (2)

Saltanat kayığında sultan önceleri puflu minderlerle divanlara uzanır ve imparatorluk rengi olan al şemsiyenin altında geziler yaparmış. Batılılaşma sonrası gösteriş öne çıkınca tahtanın içine altın parçalar katılarak imal edilmiş bu kayıklar ve çatıları yükselmiş, hatta bazılarında kubbe biçimini almış ve böylece minik köşkler ortaya çıkmış. Bu defa kayıkların içindeki bu köşklere yerleşmiş sultanlar ve onun içindeki tahtımsı koltuğa ya da kanepeye… Bu arada köşkün perdeleri de var. Perdelerin içi genelde beyaz, krem ya da yeşil, dışıysa çok koyu ve parlak kırmızı atlastan… Perdelerin kenarları sırma bordürle çevrili, bazen de gerçek incilerle süslü… Kırmızı, yani al şemsiye ve kartal saltanatın simgeleri… Başkası kullanamıyor.

Denizden faydalanmaya yönelik bir ulaşım dönemi… Büyük petrol ve yük gemileri yok henüz. Boğaziçi de rengârenk; genelde iri kıyım ve pamuklu geniş bir şalvarla yarım ipekli bir gömlek giyen, kafalarında da küçük kırmızı takkeleri olan pazar kayıkçıları insanları istedikleri yere taşıyor. Çeşitli kayıklar ve bunlara verilmiş isimler var… Pazar Kayıkları’ndan önce kullanılanlara peremeler deniyor.. Sonra Piyadeler var… Piyadeler, vezirleri, saray görevlilerini, zengin ve orta halli halkı taşıyor; bir tür lüks deniz taksileri bunlar; en küçükleri ve dolayısıyla en hafifleri kayıkçıdan başka ancak iki yolcu alıyor, en büyükleriyse dört ile altı yolcudan fazlasını taşıyamıyor. Sarayın da Piyadeleri var tabii ama saltanata ait bir Piyade, her zaman için boyu, köşkleri, süslemeleri, kürek sayısının fazlalığıyla kendini belli ediyor. Mesela III. Selim, “Piyadeler nazik olmalı” dermiş: İçine bindiğinde sarsmayacak, insanı hızla istediği yere ulaştıracak…

Sultan Abdülmecid denize çok düşkündü ve çeşit çeşit kayığı vardı, çoğunun modelini de inşa edilmeden görür ve tabii beğenirse inşa edilirdi… Tebdil gezmelerinde hep beyaz olan kayığını kullanırdı. Reşit Paşa’yı sadaretine davet etmek için onun Emirgân’daki yalısına da bu kayığıyla gitmişti. Yan yalıda bulunan İngiliz sefiri ve çevre yalıdakiler sultanın kayığını görünce aman ne korkmuşlar. Ezcümle yaşamın inişli-çıkışlı, neşeli-üzücü her anına tanıklık etti bu kayıklar.

Avrupa’ya giden ilk padişahımız olma özelliğini taşıyan Sultan Abdülaziz elbette saltanat kayığıyla denizlere açılmadı ama onlarla uğurlandı ve saltanatı boyunca on altı kayığı oldu; ikisi on üç çifte kürekli ve köşklü, ikisi yedi çifte, yedisi beş çifte, biri dört çifte, dördü üç çifte kürekliydi. Büyük kayıklardı bunlar… On üç çifte kürekle hareket edenler mesela 31- 32 m. uzunluğunda, 2.5 metreye yakın genişlikte ve 3 metreyi aşkın yükseklikte… Sultan Aziz, tahttan indirildiği gün, yani 30 Mayıs 1876 sabahı Çırağan Sarayı’ndan beş çifte piyadeyle Topkapı Sarayı’na götürüldü. Daha sonra biliyorsunuz tekrardan Çırağan Sarayı’nın bir odasına getirildi ve tahttan indirilmesinde etkili olanlardan Hüseyin Avni Paşa, padişahı, Topkapı’dan vaktiyle onun kendisine hediye ettiği beş çifte kayıkla alarak nispet yapar gibi Üsküdar’daki yalısının önünden geçirdi. Çırağan Sarayları’nın hizmetkârlar için yapılan Feriye Dairesi’ne nakletmeden önce… Sultanın intihar mı, cinayet mi olduğu meçhul ölümünün ardından 4 Haziran 1876 sabahı, naaşı, bu defa üç çifte bir saltanat kayığına konarak Topkapı Sarayı’na götürüldü.

Tahta çıkan yer yeni padişah Eyüp’te, Eyüp Sultan Camii’nde kılıç kuşanma törenleri yapardı. Ahilikle ilgili bu geleneğe göre bel kutsaldı, neslin devamını sağlardı, işte her yeni padişah da tahta çıktıktan sonra ilk olarak kayıkla Eyüp’e gider ve orada şeyhülislamdan saltanatıyla ilgili ilk onayını alırdı. İşte 31 Ağustos 1876’da tahta çıkan Sultan II. Abdülhamid de bugün Beşiktaş Deniz Müzesi’nde sergilenen on üç çifte saltanat kayığıyla Dolmabahçe Sarayı’ndan Eyüp Sultan’a doğru kılıç kuşanma merasimine gitmişti. Bu kuraldı, mecburdu ama amcasının, yani Sultan Aziz’in tahttan indirildikten sonra beş çifte bir piyadeyle Topkapı Sarayı’na götürülmesini uğursuz sayarak saltanatı boyunca bu kayıkları neredeyse hiç kullanmadı.

Şehri gelen yabancılar, elçiler anılarında hep bu kayıkların güzelliğinden bahsettiler. Lord George William Frederick Howard, “Diary in Greek and Turkish Waters” isimli kitabında saltanat kayıklarını şöyle anlatıyordu: “Padişahın her Cuma günü öğle namazı için bir camiyi ziyaret edişine bugün ben de katılıyorum. Kayığa bindik. Saltanat kayığı çok mükemmel. Dört adet büyük, 3 adet küçük yaldızlı kayıktan meydana gelmiş padişahın konvoyu. Padişah çok görkemli bir tentenin altında oturuyor. Kayığında sanırım 22 kürek var.”

Yaşamın su kenarından Boğaz tepelerine kaymasıyla, yani Yıldız Sarayı’na geçişle birlikte ne yazık ki denizle padişahlık kurumunun bağlantısı iyice zayıfladı. O canım, bakmaya doyamadığınız zarif ulaşım araçları Kasımpaşa Tersanesi’yle Dolmabahçe Kayıkhanesi’nde çürümeye terk edildiler. Hem padişahın binmediği araca kim binmeye cesaret edebilir ki? Ne şehzadeler, ne de kadınlar kayıkların yanına yanaşmadı… Sonraki dönemde, Sultan Reşat ve Sultan Vahdettin zaman zaman kayıkları kullandı kullanmasına ama yeni yapılanlar ne eski örnekler gibi gösterişli oldu ne de denizle o kadar tatlı bir ilişki kuruldu.

1885 – 1886 yılları arasında yani sadece bir yıl İstanbul’da görev yapmış olan Amerikan Elçisi Samuel S. Cox, “Diversions of a Diplomat in Turkey” kitabında bu kayıklara tam 15 sayfa ayırdı. İstanbul’daki bir yıllık görev süresinde onun da bir kayığı vardı ve kayığının baş tarafına Amerikan kartalının ahşap figürünü koymak istediğinde Sultan II. Abdülhamid’ten izin aldı da yerleştirebildi. Giderken kayığını geride bırakmaya gönlü el vermedi, onu bir vapura koydu ve Amerika’ya götürdü.

2003’ten beri Boğaz’da Sultan Kayıkları Limited Şirketleri’nin kopya sultan kayıkları dolaşıyor. İsterseniz ‘otantik kıyafetli şerbetçinin sunduğu soğuk vişne şerbetini’ içerek meşaleler ve konfetiler eşliğinde özel gezilere katılabilirsiniz ve bu bir tercih meselesi tabii ama ben meşrubat ve sandviç ikramıyla kopya sultan kayıklarında dolaşmak yerine dilenci vapuruna binerek Boğaz’da seyretmeyi tercih ederim. Size başka bir gezi önereceğim. Hem gerçek hem düşsel… Şehrin ve hayatın gerçekliğinden sıkıldığınız ve bu şehrin eski dönemine ışınlanmak istediğiniz bir gün gelin Beşiktaş’taki Deniz Müzesi’ne gidin. Gerçek saltanat kayıklarının aralarında dolaşırken saltanatın simgesi o yüzer saraylardan kayığını da Amerika’ya taşıyan elçi Cox’un yazdıklarıyla bir İstanbul masalı yaratın: “Padişahın kayığı bir yaldız ve parıltı kütlesiydi. Güneşte büsbütün ışıldıyordu. Bu, kayıktan fazla bir şey, bir ihtişamdı. Edalı iniş çıkışlarıyla, suya vuran nefis pırıltıları ve gölgeleriyle adeta ruhlandırılmış, şairane bir varlık halinde idi.”

Unutmayın, onlar oradalar. Elimizde kalan ruhlandırılmış şairane varlıklar düşsel yolculuklarınız için her an hazır bekliyorlar.

Emine Çaykara

www.eminecaykara.com

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of