Egoist okur

Yenikapı, ah Yenikapı!

Onu gazeteci, yazar, arkeolog ve sanat tarihçisi olarak tanıyoruz. Bir de elbette bizzat hazırlayıp sunduğu Taştaki Sır ve İstanbullu adlı televizyon programlarından… İflah olmaz bir İstanbul sevdalısı olan Emine Çaykara, İstanbul Hikayeleri adlı köşesinde bu hafta, Türkiye’nin ve dünyanın en önemli kazısı Yenikapı’da ilk İstanbulluların izini sürmeye başlıyor. Bir araştırmacının titizliği, bir edebiyatçının hayal gücü ve bir âşığın ısrarcılığıyla… “Bu öyle bir aşk ki anlatıldıkça büyüyecek” diyen Çaykara’dan Yenikapı tefrikası devam edecek…

Gülenay Börekçi

Yenikapı, ah Yenikapı!

Koskoca bir alan… 50 bin metrekareye yakın… Herkes bir şeyle meşgul. Kimisi inşaatla, kimisi restorasyonla, kimisi kazıyla, kimisi bulunanları temizlemekle, kimisi kayıt altına almakla, kimisi yapılanları kontrol etmekle… Taa uzaktaki koca set duvar üzerindeki metaller Marmaray için yapılanı… Onun önündeki alansa metro için olanı… Küçük prefabrik iğreti kulübeler arkeologların depoları, içinde çalıştıkları yerler… Bir sürü ahşap çıkıntıysa bu koca alanda bulunmuş iskele ayakları; 4.yy’dan 11.yy’a çeşitli dönemlerde yapılmışlar, kırılan ya da kurtların yediği kazıkların yanına yenisini çakmışlar, sonra iskeleden o zamanlar deniz olan o alana eskilerini ya da kullanmak istemediklerini atmışlar. Kimler mi? Eski İstanbullular, bizden önce bu şehirde yaşamışlar…

Ve ben… Ayağımda hep aynı sabolar… Günboyu ayakta kalacağım için o günlerde tercihim…Yenikapı’dan her dönüşte toz toprak hatta çamur içinde kalan sabolarım… Tuhaf bir duygu; her zaman ayakkabılarını boyayan, özen gösteren ben, şehre, sabolarla bütünleşmiş toza toprağa, pisliğe aldırmadan, sanki onlardan ayrılmak istemeden eve girdiğimde onları temizlemedim… Hatta daha da tuhafı girişe kenara koyup, ara sıra gülümseyerek onlara baktım. Bunu sonradan fark edeceğim. Orada olmanın, oraya bulaşmanın sihirli etkisi kaybolmasın mı istiyordum acaba? Yüzlerce yıl öncesinin izlerini önce şehrin göbeğine, Beyoğlu’na mesela, oradan eve taşımak bana mutluluk veriyordu. Şaka değil, söz konusu olan yıllarca, yüzyıllarca toprak altında uyumuş eski İstanbulluların hikâyeleriydi. Tarihi zeminlere, iskelelere, mendireklere, taşa toprağa, midyelere dokunmuş ve şehrimin göbeğinde ortaya çıkarılmış olanlara tanıklık etmiştim. Ayağımda o sabolar ve üzerine yapışmış onların parçası saydığım toz toprakla, izleriyle…

*temp*

Aylar boyu tren garının arkasındaki etrafı tuhaf giysiler satan binalarla dolu o sokaktan geçtim ve o devasa alana vardım. İçinde Doğu Roma imparatoru Thedosius’un limanı, 8500 yıl önceye ait insanın izleri, toprağı bereketli olan o alana… Bereket hep yiyip içmekle ilişkili mi olmalı, burası da bereketliydi. Her gidişte adeta özel bir buluşma yaşıyordum; şehrin keşmekeşine, derdine, hayatta kalma mücadelesine ‘bir iki üç tıp’ diyen, uzun bir huzur molası… Bayağı uzun… Başka bir zamana ışınlanıyor ve o zamanda dolaşmaya, benimle adeta nefesleriyle konuşanlara bakmaya doyamıyordum.

egoistokur ah yenikapi (6)

egoistokur ah yenikapi (5)

Oraya ulaşmak için bindiğim bütün taksi şoförleri –takside genelde şoförle sohbet etmeyi severim, onların geçmişiyle İstanbul’un geçmişini buluşturmak, minik sözlü tarih notlarıyla yeni şeyler öğrenmek hoşuma gider– gittiğim yeri sorup, muhabbet o yere odaklanınca beni hep büyük bir merakla dinlediler. Aynadan bana hayret ve merakla bakan gözlerini unutmayacağım. Evet, elbette, hoşuma giden bu merakı törpülemek için zaman zaman İstanbul’un surlarını, Yenikapı’nın adının nereden geldiğini, oranın eski bostan olduğunu anlattım. Orada neler olduğu hemen hepsinin ilgisini çekti. Kimisi bulunan gemilere meraklıydı, kimisi eski insanların, yani 8500 yıl öncesinin izlerine… Her cevapla daha da şaşırıyor ve yeni sorular soruyorlardı. Basit anlatımlarla meraklarını daha da artırıp şaşkınlıklarını ve tepkilerini izlemek, onları da heyecanıma dahil etmek sanırım hoşuma gidiyordu. Heyecan, merak ve bilgi bulaşıcıdır, bilirsiniz.

egoistokur ah yenikapi (4)

Giriş kapısına yanaştığımda ve inmeye hazırlandığımda onları da oraya bağlamış olmaktan mutlu, ‘gelin isterseniz hemen şuradan bakıp gidin’ diye sanki o açık alan benim arazimmiş gibi teklifte bulundum. Ama onlar para kazanmak için yola çıkmışlardı, hiçbiri inip bakamadı, ‘arabayı park edemem, işime devam etmem lazım’ dedi. Haklıydılar.

egoistokur ah yenikapi (2)

Girişte kazının sevimli maskotu Paspas tabii ki beni her zaman karşılamadı, o kadar büyük alanda keyfe keder kimbilir nerede dolaşıyordu. Ama alana adım atar atmaz yüzyılların enerjisi bana mı geçti ben mi öyle sandım bilmiyorum, her şeyi unutup kendimi bıraktım. İş makinelerinin sesini bile bir süre sonra duymaz oldum, hele seramiklerle, amforalarla, ‘çanak çömlekle’ dolu zeminlere bakmak, o ana tanıklık etmek anlatılması zor, mıknatıs gibi kendine çeken anlardı, büyüydü, yerden hem çıkmak ister, hem de istemez gibi öylece duruyorlardı.

egoistokur ah yenikapi (3)

Öğrencilerimle bir belgesel çekimi için gittiğim dört ay boyunca Yenikapı’dan bana sihirli bir değnek değmişçesine döndüm. Yenikapı kalbimi attıran ama bana aynı zamanda huzur veren aşkım oldu.

egoistokur ah yenikapi (1)

Leyla’ya sormuşlar, “Sen mi Kays’ı daha çok sevdin; yoksa o mu seni sevdi?” diye, o da “Elbette ben onu daha çok sevdim!” demiş. “Nedir delilin, nasıl ispat edersin onu daha çok sevdiğini, üstelik o senin için çılgınlığa varmış, aklını yitirmiş Mecnun olmuşken?” Leyla ağlayarak, “ Dostlar!” demiş, “Sırdır ki gizli gerektir, sevgilinin adını dile düşürmek, hakikatte ayıptır. Kays bir dağ delisi gibi davrandı, gitti sahralarda çöllerde aşkımızı ona buna anlattı. Bense kimseciklerle paylaşmadım onun sevgisini, içimde büyüttüm büyüttüm büyüttüm… Budur ki benim onu daha ziyade sevdiğime delildir.” Ben Leyla’ya hak veriyorum ama bu defa Mecnun gibi davranmak, aşkımı herkese anlatmak istiyorum. Çünkü biliyorum ki bu aşk ancak anlatıldıkça büyüyecek…

Emine Çaykara

8
Leave a Reply

3 Comment threads
5 Thread replies
0 Followers
 
Most reacted comment
Hottest comment thread
5 Comment authors
  Subscribe  
newest oldest most voted
Notify of
rose

Eminecim ellerine sağlık. Devamını bekliyoruz biz EGOİST OKUR’lar

Emine

Rose çok teşekkürler:) Beğendiğinize sevindim.

şükriye

yazıyı okuduktan sonra resimlere baktım ve içimden bir sesin MUHTEŞEM demesine müsade ettim….

Emine

Evet gerçekten muhteşemler ve daha neler var neler…

Dilek

Eminecim,

Çok enteresan bir ruh hali içinde okudum yazını, bir duygudan diğerine geçerek…
Komik ama ilk önce hemen İngilizceye çevirme eğilimi doğdu içimde (e alışkanlık olmuş galiba, 1,5 ay seninle bu konular üzerinde çalışınca), sonra a evet bostandı di mi orası, a Paspascım filan diye her tanıdık bilgiye tekrar gülümseyerek, ama bütününde senin İstanbul aşkını hissederek, yeni şeyler öğrenerek ve en sona gelince senin bu tür çarpıcı anekdotları ne kadar başarıyla kullandığını düşünüp, takdir ederek… (Bu arada ben de Mecnun olma taraftarıyım, iyidir anlatmak, haykırmak, duygularını paylaşmak…)

Çok keyifli bir yazıydı, eline aklına sağlık,
Sevgiler