Egoist okur

Kate DiCamillo: “Çocuklara gerçeği borçluyuz”

“Çocuklar da bizimle aynı dünyada yaşıyor ve onlar da bizim gibi acı çekiyor, kaybediyor, seviyor, umut ediyor. Bu dünyanın karmaşıklığını, başka bir deyişle güzelliğini ve vahşetini yansıtan bir hikâye anlatmak bana sorarsanız çocuklara duyduğumuz saygının bir ifadesidir. Onlara gerçeği borçluyuz.”

Kate DiCamillo, çok ama çok sevdiğim birkaç çocuk kitabının yazarı. Winn-Dixie Sayesinde, Despereaux’nun Öyküsü ve Sihirbazın Fili’ne bayılıyorum mesela. Amerikan taşra yaşamının o tuhaf alacakaranlık kuşağında gezinen Nereye Baby Lincoln? ise beni hem güldürüyor hem de her okuduğumda gözlerimi yaşartıyor. Türkçeye henüz çevrilmeyen Raymie Nightingale, Louisiana’s Way Home, Beverly Right Here ve The Beatryce Prophecy de sevdiklerimden. Liste uzayıp gidiyor.

Ama en sevdiğim, en kalbime dokunan, yıllar önce okuyup hayran kaldığım Edward Tulane ve Mucize Yolculuk. Eh, insan hayatında kaç kitapla ilk bakışta aşk yaşayabilir ki?

Edward Tulane’ciğimin maceralarının yeniden basıldığını öğrenince hemen yayınevi olan TUDEM’i arayıp Kate DiCamillo’ya birkaç soru göndermek istediğimi söyledim. Olur dediler. Kate DiCamillo da olur deyince internet üzerinden ufak bir söyleşi yaptık onunla. Söyleşimizi de, DiCamillo’nun şahane romanını da okuyunuz, okutunuz…

Kate DiCamillo: “Kendin için yaz, ama sana inanmayanlar için de yaz”
Edward Tulane ve Mucizevi Yolculuk

Önce kalbin kırılsın, sonra büyürsün Edward

Kate DiCamillo röportajına geçmeden Edward Tulane ve Mucize Yolculuk’u anlatayım.

Minicik, zarif monoklüyle havasından geçilmeyen mağrur Edward, sevmenin başa bela olduğuna inanan, porselenden yapılmış bir tavşan. Ona göre sevgi bir angarya, hatta zayıflık belirtisi. Sevmiyor, sevemiyor. Sevilmeyi de pek umursamıyor. Ama sonra biri onu çok seviyor.

Sonra bir sürü şey oluyor, anlatmayayım… Ama kalbi sonunda gerçekten çatlıyor Edward’ın. Böylece acı çekmeyi de öğreniyor. Çok acı çekiyor. Ta ki birileri gelip kalbinin dağılmış parçalarını özenle bir araya getirene, unu onarana, iyileştirene dek.

Fark ettiniz mi, Edward’ın başına gelen her olay, porselenin doğasından yola çıkılarak yazılmış bir felsefe dersi gibi. DiCamillo’nun hikâyesinde mucize, küçük küçük sayısız kırılmayla gerçekleşiyor. Edward’ın kalbi her kayboluşta “krak” diye çatlıyor ama haşin karakteri de her seferinde biraz yumuşuyor. O kendini beğenmiş hali gidiyor, yerine kayboldukça kaybeden, kaybettikçe sevmeyi öğrenen hatta sevildiğini idrak etmenin getirdiği sakin bir bilgeliğe kavuşan biri geliyor.

Edward Tulane’in yolculuğu görünüşte bir oyuncak tavşanın hikâyesi ama bence bizim de hikâyemiz. Biz de porselen gibi kırılgan olabiliyoruz çünkü, üstelik kırıldığımızda canımız çok yanıyor. Ama işte bir yandan da çatlaklar genişledikçe, nasıl derler, ışık içeri daha kolay giriyor.

Şimdi gülümseyerek ve kendi kendime mırıldanarak yazıyorum bu yazıyı: Önce kalbin kırılsın, sonra büyürsün Edward. Önce kalbin kırılsın, sonra büyürsün Gülenay…

Haydi buradan başlayalım…

Kate DiCamillo söyleşisi: “Çocuklara gerçeği borçluyuz”

Edward’ın yolculuğu bir benlik arayışı, felsefi bir boyutu var, yetişkinlere de sesleniyor. Siz kimleri düşünerek yazdınız?

Amacım Edward’ın hikâyesini elimden geldiğince doğru ve iyi anlatmaktı. Ama şuna da inanıyorum: Biz yetişkinler, içimizdeki çocukla birlikte yaşarız ve o çocuk hiçbir zaman tamamen kaybolmaz.

Çocuk kitaplarından “mutlu son” beklenir. Oysa Edward Tulane ve Mucize Yolculuk hüzün, kayıp ve acıyla örülü. Bu ağır temaları çocuklara anlatmakta hiç tereddüt ettiniz mi?

Çocuklar da bizimle aynı dünyada yaşıyor ve onlar da bizim gibi acı çekiyor, kaybediyor, seviyor, umut ediyor. Bu dünyanın karmaşıklığını, başka bir deyişle güzelliğini ve vahşetini yansıtan bir hikâye anlatmak bana sorarsanız çocuklara duyduğumuz saygının bir ifadesidir. Onlara gerçeği borçluyuz.

Edward bir porselen tavşan ama zorlu bir insani yolculuğa çıkıyor. Neden böyle bir hikâye seçtiniz?

Hikâye her zaman benden daha zekidir. Edward’ın yolculuğunu yazarken bu özellikle böyleydi. Hikâyem deyim yerindeyse kendi kendini yazdı. Öte yandan kayıp, yalnızlık ve sevgi temaları aslında bütün kitaplarımda tekrar tekrar beliriyor, üstelik her seferinde beni şaşırtacak biçimler alarak…

Kibirli, hatta kalpsiz biri olan Edward sürekli farklı hayatlara dokunuyor, karşımızda adeta bir insanlık panoraması var. Bu yapıyı nasıl kurdunuz?

Yazdığım hikâyeleri önceden planlamam, olay örgüsü ya da yapı üzerine de hiç düşünmem. Edward’a ne olacağını, yolda kimlerle tanışacağını ve onlardan neler öğreneceğini bilmiyordum. Her şeyi beraberce keşfettik. Edward hikâyede, hem mecazi hem de gerçek anlamda, boyuna kırılıyor. Benim yaptığım şey hikâyeyi ve Edward’ın giderek büyüyen, sağlamlaşan kalbini izlemekti sadece.

Sizce sevmeyi öğrenmek ille acı çekmeyi mi gerektirir?

Tam anlamıyla hayattayız diyebilmemiz ancak sevdiğimiz zaman mümkün olabilir. Öte yandan sevmek  beraberinde kaybetmeyi de getirir. İnsan olmanı özü, yeniden ve yeniden sevmeye cesaret etmektir diyebilirim belki.

Hikâye boyunca umut ve umutsuzluk arasında bir salınım var. Sizin için umut ne anlama geliyor?

Umut, bağlantı kurmak demek; başka insanlarla, doğayla, dünyayla. Öte yandan hepimizin güzelliği ve mucizeyi hatırlamaya, aynı zamanda içimizdeki üzüntü ve umutsuzluğa rağmen görülmeye, sevilmeye ihtiyacımız var.

“Son bölümü yazarken ağladım”

O buruk, hüzünlü finali yazmaya nasıl karar verdiniz?

Nasıl olduğunu ben de tam olarak bilmiyorum. Bildiğim tek şey, o kısmı yazarken ağladığım. O son bölümü yüksek sesle okuduğumda bunca yıl sonra hâlâ ağlıyorum.

Bir konuşmanızda, size bir zamanlar “Sen yazamazsın. Yazsan bile kimse okumaz,” dendiğini, ama bu sözlerin sizi yazmaya ittiğini anlatmıştınız.

Size inanan insanlar olması harika. Ama size inanmayanların da aynı derecede faydalı olduğu söylenebilir. Sonuçta yazmak son derece kişisel bir yolculuktur. Bizler hikâyelerimizi sevgi ve onay için değil, bağ kurmak için anlatırız.

Birkaç güzel Kate DiCamillo kitabı

+ Kepçe kulaklı, kalbi kırık bir farenin kahraman olabileceğine kim inanır? Ben tabii ki. Çünkü Kate’in Despereaux’nun Öyküsü adlı kitabını okudum. Despereaux öyle klasik “cesur fare”lerden değil. Hikâyelerin içinde kalmayı seven, müziğe âşık, kitapların kokusuna tutkun bir romantik o. Prenses Pea’ye duyduğu sevgi, onu bodrumların karanlığından sarayların ışığına taşıyor.

+ The Beatryce Prophecy, yazı yazmanın hele kızların yazmasının da oklumasının da yasak olduğu bir krallıkta yaşayan küçük bir kızın hikayesi. Beatryce adlı bu kız hafızasını yitirmiş ama elinde bir kaz tüyü kalem var ve dahası o kalem her şeyi değiştirecek kadar güçlü. Onu korumak da bir keşişle aksi mi aksi keçisine düşüyor. The Beatryce Prophecy, bize kelimelerin kaderi bile altüst edebileceğini hatırlatan bir hikâye.

+ Bir büyücü, bir fil, bir çocuk. Tuhaf bir rüya gibi geliyor kulağa ama Sihirbazın Fili, rüyayla gerçeğin birbirine karıştığı bir kitap zaten. Peter, kayıp kız kardeşine ulaşmak için bir falcıya gider: “Bir fil gelecek ve seni ona götürecek.” Olacak iş değil ama oluyor; gökten bir fil düşüyor ve şehirde bir umut doğuyor, insanlar unuttukları şefkati hatırlıyor.

+ Kaçışın aslında dönüş olduğu bir hikâye, Nereye Baby Lincoln? Üstelik esas karakter, yani Baby Lincoln, yaşı epeyce ilerlemiş bir kadın. Ama ruhu merak dolu, karakteriyse çaktırmadan devrimci. Buyurgan ablası Eugenia, onun bu kararını akıl dışı bulsa da Baby kulak asmıyor ve bir sabah valizini toplayıp “gerekli bir yolculuğa”, bir çeşit özgürleşme yolculuğuna çıkıyor. Yol boyunca da pek acayip insanlarla tanışarak kendini ve dünyayı keşfediyor.

Gülenay Börekçi

Subscribe
Notify of

0 Comments
oldest
newest most voted
Inline Feedbacks
View all comments