Egoist okur

Selim İleri: “Masum geçinenlerin kötülüğü iktidardakilerden az değil”

Arzu Akgün ve Selim İleri bu röportajda edebiyattan konuşup tarihe daldılar. Edinilmiş romantizmden, öğrenilmiş tebessümden, insandaki ölümsüzlük arzusundan, rüyalardan, telepatiden, ispirtizmadan, acının gerekliliğinden, merhametten, çöp evlerin güzelliğinden bahsettiler. Okudukça daha da çok sevdim ikisini de; Selim İleri’yi hayranlığım arttı. Sonra canımın, hafızamın, ruhumun acısı geçsin diye kendimi Mel’un’a teslim ettim. Siz de öyle yapın. Mel’un havalı civalı o yüzden de şu son zamanlarda beni sürekli düşkırıklığına uğratan edebiyat dünyamızda karşıma çıkan en güzel şey çünkü.

Gülenay Börekçi

selim ileri roportaji egoistokur melun

‘Masum geçinenlerin hiçbirinin kötülüğü iktidardakilerden daha az sayılmaz’

Hayal kuruyorum. Sonbaharı seviyordur diyorum, yağmuru mutlaka. Kibar bir adamdır, onun masasında bir kadın sigarasını asla kendi yakmaz. Gözünün içine bakarak konuşur ve bildiklerini güldürerek anlatır. Her şey düşündüğüm gibi çıkıyor. Üstelik bir mucize oluyor, rakı içerken üstümüze yağmur çiselemeye başlıyor. Ve yanılmıyorum yağmuru çok seviyor.

Selim İleri’nin son kitabı Mel’un inanılmaz bir dostluk oldu benim için. Kitaba daha doğrusu kitabın kahramanı Sayru’ya inanamadım.

O da benim gibi terapiye gidiyor, kendi kendine doktorunu çekiştiriyordu. Aynı benim gibi Osmanlıca öğrenmediğine hayıflanıyor, sık sık yeniden resim yapmaya karar veriyordu. Ve yine benim gibi rüyalarına çok önem veriyordu. Tam Köprülü’nün Bizans Müesseselerinin Osmanlı Müesseselerine etkisi kitabı üzerine kafa yorarken daha kitabın onuncu sayfasında Sayru da kafamdan geçenleri söylüyordu.

Okuyup bitirdiğimde çok sevdiğim bir arkadaşım yurtdışına taşınmış gibi hissettim. Evet aramızdaki bağ kopmayacaktı ama onu bir daha göremeyeceğim için çok üzgündüm. Koşa koşa Gülenay’a gidip Selim İleri’yle röportaj yapmak istediğimi söyledim. Aslında röportaj bahaneydi uzun uzun hayranlığımı anlatmak istiyordum. Selim Bey de kabul edince ilk önce kendisine yeşil mürekkeple bir teşekkür mektubu yazdım. Neden yeşil mürekkep olduğu da Mel’un okuyucularıyla aramızda bir sır olarak kalsın.

Çıkan kısmın özeti; siz henüz Mel’un’u okumayanlar, Sayru’yla geçireceğiniz günler olduğu için çok şanslısınız.

Mel’un benim için inanılmaz keyifli bir yolculuk oldu. Fark edebildiğim bütün ayrıntılar bulmaca çözme, pek az kişinin bildiği bir konu hakkında tatlı tatlı dedikodu yapma zevki tattırdı bana. Köprülü, Haşim, Fikret’le ilgili yorumlarınızı görmek, paylaşmak çok güzeldi. Kitap bittikten sonra Finten’i okudum, her şey daha güzel oturdu kafama ama bir yandan da mesela Hamlet’i ve III. Richard’ı okumadığım için eksiklik hissettim. Onları da okumuş olsam eminim kitabın içine daha fazla girebilecektim. Acaba okuyucu mu seçiyorsunuz? Bunları bilmeyenler okumasın mı istiyorsunuz yoksa okuyucuyu bunlarla tanıştırmak, onu bir parça merak ettirmek mi istiyorsunuz?

Ancak böyle yazabildiğim için böyle yazıyorum. Ben de elbette okunmak istiyorum ama başka türlüsü olmuyor. Böyle olunca da ister istemez bir has okuyucu ihtiyacı doğuyor. Fakat III. Richard’ı mutlaka okuyun. Kara bir alay var orada, Richard karanlık bir adam zaten. Sayru da biraz öyle sanıyor kendisini. III. Richard bize masum geçinenlerin hiçbirinin kötülüğünün iktidardakilerden daha az olmadığını gösteriyor.

Kitap boyunca rüyalar çok önemli bir yer tutuyor. Siz de Sayru gibi rüyalarınızı yazıyor, rüyalarla amel ediyor musunuz?

Rüyalarımı yazmıyorum ama rüyalara önem veriyorum. Şimdi yazmakta olduğum uzun öyküde de rüyalar önemli bir yer tutuyor. Mel’un’un türevi bir kitap olacak. Ruh sarsıntıları olan bir insanı anlatıyor. Rüya sahneleri hep var onda da. Sanırım rüya motifi Tanpınar’dan geliyor. Özellikle de Yaz Yağmuru hikayesinden.

Bir düş, düşler zincirine bağlıdır. Bilinçte nasıl bir süreklilik varsa bilinçaltında da vardır, demiş Jung. Mel’un’da öyle muhteşem geçişler var ki hayran oldum. Sayru’nun hem çocukluk hem de yetişkin günlerinde iki tane iç ses var ve olağanüstü bir bütünlük içinde sarıyor bizi. Bunu nasıl sağladınız?

Geçişler için çok uğraştım. Birleştirici bir şey bulmaya çalıştım. İlk başlarda klasik bir roman karakteri yaratır gibi bu adamın bir işi ve bir yaşı olmalı diye düşündüm. Bu adamı ne yapacağımı aradım. Hangi işi yaparsa yapsın, hikayenin kalanının bununla uyum içinde olması gerekecekti.

Bunun şu an farkına varıyorum. Ben hep ailesinden miras kaldı ve o parayla çalışmadan yaşıyor diye düşünmüştüm. Neden böyle düşündüğümü de bilmiyorum.

Herkes kendine göre bir yorum yaptı işte ama işi yok aslında.

Sayru inanılmaz gerçek bir karakter olarak kaldı bende. Bir dönem onunla aynı apartmanda oturduğuma ya da ne bileyim aynı okula gittiğime yeminler edebilirim.

Çünkü Sayru “Gönül şifasızlığı olan bir adam”… Bu da onu gerçek yapıyor.

‘Attila İlhan, “3-5 kişiyiz ve bizi hiç tanımayacağımız 3-5 kişi okur” diyor. Yazmak bu işte…’

Kitabın bir yerinde “Halbuki ben ölümsüzlük ummuştum” da diyor. Kitap boyunca fonda olan tarih merakı da ölümsüzlük isteğinden mi geliyor? Tarih sevmek ölümsüzlüğe yardım eder mi?

Aslında tarihten ziyade yazı yazma tutkusu ölümsüzlük isteğinden geliyor. Sizi yönlendiren, alıp götüren bir tutku. Ama bir süre sonra o da geçiyor. “Kalsa ne olur kalmasa ne olur” diyorsunuz. İnsan belli bir yaşa geldikten sonra yazmak da bir alışkanlığa dönüşüyor. “Başka bir şey bilmiyorum” demeye başlıyorsunuz.

Ama siz zaten “kalmışsınız”. Bundan sonra kalmak ya da kalmamak gebi bir meseleniz olamaz…

Şimdilerde insanların pek sabrı yok. Adam buna bir ömür vermiş oysa. Attila İlhan diyor ki; “Biz üç beş kişiyiz ve hiç tanımayacağımız üç beş kişi okur”. Yazmak böyle bir şey…

“Hatıraların kederi ruhumu boyuna hırpalıyor. Belki yazı yoluyla bunları değiştirebilirim” diyorsunuz başka bir yerde de. Yazı kederi ve geçmişi değiştirebilir mi? Sayru değiştirerek anlatıyor çünkü bazı yerlerde geçmişini.

Evet Sayru bazen uyduruyor. Yazmak hatıraları değiştirmez ama incinmişliğe cila çekebilir.

Mesela Cahide’yle tam da anlattığı kadar karşılaşmıyor aslında, değil mi?

Bence sadece bir kere görmüş.

Bir kere o da tiyatronun çıkışında galiba…

Ben de öyle düşünüyorum. 46 yıl önce yazının çok şey değiştireceğine inanıyordum. Devrim olacak, kimsenin hakkı yenmeyecek, gençler birleşecek. “Faşizmin silahı varsa edebiyatınki bambaşka” diyordum. Şimdi ise edebiyatın sessiz bir mektuplaşma olduğuna inanıyorum. Edebiyat maalesef hâlâ bir lüks. Örneğin Tanpınar’dan bahsettik. Bu memlekette gerçekten Tanpınar okunsa İstanbul bu halde olur mu? Sultanahmet’in arkasındaki binalara bir bakın, Tanpınar okunsa o binalar orada olur mu?

‘II. Bayezid DaVinci’yi reddetmese belki bugün bambaşka, İtalyanvari bir İstanbul olacaktı’

Peki yine benim için çok meraklı olduğum bir konu olduğu ve kitapta geçtiği için sormak istiyorum; İkonoklastik dönemde İslam etkisi var mı?

Aslında bu konuyu Hepsi Alev adlı romanımda anlattım. Orada temel motiftir ikonaklastik dönem. Bir Bizans imparatoriçesi olan Irene aynı İskender gibi, Fatih gibi dünya imparatorluğu kurmak istiyor ve sadece erkeklere verilen bir unvan olan Vasileus ünvanını alıyor. Ben, İslam’ın etkisi olduğunu düşünüyorum, başörtüsü motifi de öyle. Her şey iç içe geçmiş durumda. Maalesef resim yasağı yeterince tahlil edilmemiş. Bu konuda Malik Aksel’in Anadolu’da Halk Resimleri kitabını okuyabilirsiniz. Bizde bu konu enteresan: Fatih yaptırmış, II. Bayezid yıktırmış. Örneğin Leonardo da Vinci İstanbul’a gelmek istiyor ama II. Bayezid izin vermiyor. Verse belki bambaşka, İtalyanvari bir İstanbul olacak. Yine de en azından kan dökmekten uzak olduğu için Bayezid’i savunmak gerekiyor bence. Bizim memlekette sürekli Mevlana’nın “Gel; kim olursan ol, gel” mısrası tekrarlanır. Halbuki asla böyle bir hoşgörü söz konusu değildir. En çok konuşulan şey genelde en uzak olunan şeydir. Bizde çoğu kişi kendisinden farklı olanı suçlama eğilimindedir.

“Çektiği acılar sayesindedir ki; a) Büyük bir yazar oldu. b) Birçok esere imza attı. c) Çok sevdi, çok affetti. d) Gitgit bir üstinsan oldu…” diyor Sayru kitapta. Acıyı kutsuyor musunuz?

Kutsamıyorum ama gerekli olduğuna inanıyorum. Ağır bir ruhsal sarsıntının bile çok faydası olduğuna, acının insan ruhunun eğitimine büyük katkısı olduğuna, itici bir güç sağladığına inanıyorum. Dostoyevski hep başkalarının acısını hissetmekten bahsediyor. Başkalarının acısını hissetmek sayesinde merhamet oluşuyor. Necati Cumalı da “İyi ki böyle yaratıldım, iyi ki ay başına cebimde para kalmadan geldim. Başka türlü olsa zengin züppe bir şair olurdum” diyor.

‘İspirtizmada bir vakitler büyük dolandırıcılık yapmıştım’

Sayru, sevdiği kadına hislerini telepati yoluyla ulaştırmaya çalışıyor. Kitabın bir yerinde de eşyaların, nesnelerin gizli bir hayat sürdüğüne inandığından bahsediyor. Peki sizin hayatınızda ispritizmanın bir karşılığı var mı?

Ben inanmıyorum ama inanana saygı duyarım. Fakat itiraf etmeliyim ki bu konuda tam bir dolandırıcıyım. Bir keresinde yaz turnesine gelen bir tiyatro grubuyla aynı otelde kalıyorduk. Beraber ruh çağırıyoruz. Ruh da rahmetli yengemin ruhuymuş. Herkes içinden sorular soruyor, ben de az çok tahmin edebildiğim için bir şeyler yazıyorum. Artık onların otelden ayrılma vakitleri geldiğinde dolandırıcılığım ortaya çıkmasın diye bir daha çağırmamaları için son ruh çağırmamızda ruha “Artık beni çağırmayın çünkü çok büyük acılar çekerek geliyorum” diye yazdırdım. Çok sonra o tiyatro grubundakilerle tekrar karşılaştığımda, “Biz senden sonra da ruh çağırmaya devam ettik” dediler. “Nasıl olur, onları ben yazıyordum” dedim. Artık benden sonraki dolandırıcı kim, cevapları kim yazdı, o kadarını bilmiyorum. Diğer yandan ise ipte kalmış mandalların yağmur altında üşüdüğüne, parçalanmış kağıtların canının yandığına inanırım. Çocukken yumurta kabuğundan kasap kağıdına kadar pek çok şey saklardım.

Kitapta da çöp evlere duyulan yakınlıktan bahsediyorsunuz.

Evet, Yarın Yapayalnız romanımda da ünlü bir sopranonun canı o kadar yanıyor ki, çöp evleri olanlara gitmeliyim, çöpleri bile atamadıklarına göre bana da bir iyilik yapabilirler, diyor. Çöp evleri olanların farklı bir yaratılışları olduğuna, bambaşka bir merhamette olduklarına inanıyorum.

“Bir kere bile kendim olmadan öleceğim” diyor yine Sayru. Kendin olmak nasıl bir şey ve mümkün mü?

Onu tabii ki yalnızca Sayru için yazmadım. Kimsenin kendisi olabileceğine inanmıyorum. Olamazsınız. Toplum, aile, okul, baskılar, belirleyiciler izin vermez. Ancak deliliğe sığınarak bir parça kendiniz olabilirsiniz.

“Edinilmiş romantizm” ve “öğrenilmiş tebessüm” ne demektir?

“Tanrıçam edinilmiş bir romantizmle leylakları çok severdi” diyor Sayru. Başka bir yerde de ‘öğrenilmiş tebessüm’den bahsediyorsunuz. Acaba hep böyle mi yapıyoruz? Beklentilerimiz, tavırlarımız hep hazır kalıplardan mı?

Size biçiyorlar, siz de oynuyorsunuz. “Leylakları beğenmem lazım” diyorsunuz. Sürekli böyleyiz. “Erkekler ağlamaz” da böyle bir kalıp. Oysa Ortaçağ’da ülser hastalığına rastlanmıyor çünkü erkeklerin ağlaması asil bir davranış olarak algılanıyor. Bunda, bizde kentsoyluluk oluşmamasının da etkisi var bence. Mesela benim çocukluğumda da birbirine “Bonsoir” diyen aileler vardı. Bonsoir’ın anlamını bildiğinden değil “Yüksek aileler birbirine bonsoir der” diye bir kalıbı var sadece.

Ben de kitap yazmak istiyorum. Sizi taklit edebilir miyim?

Bu taklit değil, akünün dolması meselesi. Bende bugün bile Nezihe Meriç ve Oktay Akbal’ın etkisi vardır. Bu meseleye ilk defa kendisinin el attığını söyleyen cehaletini ortaya koyar. Resim, edebiyat, sinema hepsi için geçerlidir bu. Mel’un’u yazarken kaynakları özellikle not aldım, karşılaşabileceğim eleştirileri tahmin ettiğim için. Elbette bir yandan da bu bir roman ve anlatılanlar romancının fantezisi de olabilir ancak kaynak o kadar çok ki fanteziye gerek kalmıyor.

Arzu Akgün

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of