O yaz Villa Diodati’de neler yaşandı, neler yazıldı?
Şimdi siz, Frankenstein diyeceksiniz ama sadece o değil. O yaz Villa Diodati’de bambaşka bir şey oldu.
Frankenstein ya da Modern Prometheus, çok uzun yıllar bir erkek hikayesi sayıldı. Oysa gerçekte okuduğumuz, bir erkeğin yahut bir canavarın değil, baskı altına alınmış, susturulmuş, görünmez kılınmış olanların sesiydi. Ve henüz 18’indeki Mary Shelley hikâyesini oluştururken kadın bedeniyle, annelikle, kayıpla ve yaratma sürecinin bir kadına yüklediği sorumluluklarla yüzleşmişti aslında.
Villa Diodati’de Lord Byron, Percy Bysche Shelley, Mary Shelley (ya da o zamanki adıyla Mary Wollstonecraft Godwin) ve Clair Clairmont bir korku hikayesi yazma oyunu tasarlıyorlar.
Tabii ki gördüğünüz her şey tamamen temsili. Yapay Zeka yardımıyla ben yaptım.
1816 yazında Villa Diodati’de neler yaşandı, neler yazıldı?
1816 yılı, tarihe “yazsız yıl” olarak geçti. O yaz Endonezya’daki Tambora Yanardağı’nın patlaması, Avrupa’da gökyüzünü griye boyamış, güneş yüzünü bir türlü göstermemişti. Geceler gündüzlerden daha uzun, soğuk ve kasvetliydi. Cenevre Gölü kıyısında, Cologny’deki Villa Diodati’ye sığınmış bir grup entelektüel, doğanın karanlık kaprislerine uygun hareket ederek beraberlerinde kendi iç fırtınalarını getirmişlerdi.
Ev sahibi şair Lord Byron’dı. Romantizmin önde gelen temsilcisi ya da başka bir deyişle “kötü” çocukların en ünlüsü… Bir başka “kötü çocuk”la, şair Percy Bysshe Shelley’le gelmişti Byron, Villa Diodati’ye. Özel doktoru John Polidori, Shelley’nin sevgilisi Mary Wollstonecraft Godwin ve Mary’nin üvey kardeşi Claire Clairmont da oradaydı. (Mary, hem felsefeci babasının hem de kadın hakları savunucusu annesinin soyadını kullanıyordu.)
Oradakilerin her bakımdan hararetli ve hareketli bir topluluk oldukları söylenebilirdi. Claire Clairmont, Lord Byron’a âşıktı. Shelley başka bir kadınla evli olmasına rağmen genç sevgilisi Mary’yi yanından ayırmıyordu. Dr. Polidori ise Byron’a hem hayranlık derecesinde bağlıydı hem de ondan sınırsızca nefret ediyordu. Ayrıca sürekli olarak edebiyat konuşuyorlar, başkalarına delice gelecek yazı deneylerine girişiyorlardı. Kısacası Villa Diodati en hafif ifadeyle yalnızca bir yazlık ev değil, çılgın fikirlerin, bastırılmış arzuların, büyük kıskançlıkların çarpıştığı bir deneyim laboratuarı gibiydi. Kimse farkında değildi belki ama dışarıda şimşekler çakıp gök gürlerken içeride edebiyat tarihini değiştirecek bir devrim yaşanıyordu.
Devrim, Lord Byron’un, konuklarına yaptığı bir teklifle başladı. Buna göre herkes, kendi hayalet öyküsünü yazacaktı. Byron’ın ciddiye aldığı, yazı konusunda kendine rakip gördüğü tek kişi Shelley’di aslında ama bugün artık hepimizin bildiği gibi, esas parlak fikir hiç beklemediği birinden gelecekti.
Mary Shelley
Bir kabusun içinde gizlenmiş ilham
Sonradan Percy Bysshe Shelley’le evlenerek onun soyadını alacak olan 18 yaşındaki Mary Wollstonecraft Godwin, o gece uykuya henüz dalmıştı ki, kan ter içinde uyanmasına sebep olan bir kâbus gördü. Ölü bedenlere hayat vermeye, onları diriltmeye çalışan genç bir hekim vardı bu kabusta. Uyanınca gördüklerini yazmaya koyuldu. Bu karanlık alegori, birkaç haftada şekillenecek ve çağdaş korku edebiyatının ateşleyicisi bir romana, Frankenstein ya da Modern Prometheus’a dönüşecekti.
O yaz Villa Diodati’de başka şeyler de oldu elbette. Mesela oyunu başlatan Lord Byron, A Fragment adlı bir kısa öykü yazdı, Dr. Polidori ise bu hikayeden ilhamla Vampir’i (İthaki Yayınları) kaleme aldı. Polidori’nin okur karşısına Byron’ın karizmasını taşıyan, çekici ama ölümcül bir varlığı çıkardığı Vampir, adı üstünde, edebiyat tarihinde bildiğimiz anlamda ilk vampir hikâyesi olacak, yüzyıl sonra da Bram Stoker’ın ünlü romanı Dracula’ya (Can Yayınları) ilham verecekti. Kısacası o yaz, Villa Diodati’de bir bakıma insan hayal gücünün sınırları yeniden çizildi.
Hakkı çok uzun yıllar sonra teslim edildi belki ama o yaza damgasını vuran esas başarıysa tartışmasız bir biçimde Mary Wollstonecraft Godwin’in oldu.
Guillermo del Toro’nun yönettiği 2025 yapımı Frankenstein’ın afişinde Jacob Elordi
Dışlanmışların, ötekileştirilenlerin sesi oldu
Kadınların roman yazarı olarak ciddiye alınmadıkları bir çağda Mary Shelley büyük bir cesaretle insanın yaratma arzusunu, bilgiyle, güçle, ölümsüzlükle imtihanını ve bunun doğurabileceği felaketleri kaleme almıştı. Gene de Frankenstein ya da Modern Prometheus, çok uzun yıllar bir erkek hikayesi sayıldı. Oysa gerçekte okuduğumuz bir erkeğin yahut bir canavarın değil, baskı altına alınmış, susturulmuş, görünmez kılınmış olanların sesiydi. Mary Shelley hikâyesini oluştururken kadın bedeniyle, annelikle, kayıpla ve yaratma sürecinin sorumluluğuyla yüzleşmişti. Güzel ve haddinden fazla zeki annesi Mary Wollstonecraft onu dünyaya getirirken ölmüştü. Mary, küçüklüğünden beri her fırsatta hiç tanımadığı annesinin günlüklerini, mektuplarını okuyordu. Bu yüzden Frankenstein’ın bilinçdışı bir itkiden, suçluluk duygusundan doğan bir travma romanı olduğunu bile söyleyebiliriz.
Üstelik Fanny’nin yaşadığı başka trajediler de olmuştu: Birincisi, annesi Mary Wollstonecraft’ın Amerikalı diplomat Gilbert Imlay’den doğan ilk kızı Fanny Imlay, beklenmedik bir biçimde hayatına son vermişti. Söylenenlere bakılırsa Fanny gizliden gizliye Percy Bysshe Shelley’e aşıktı. İkincisi, Percy’nin 21 yaşındaki eşi Harriet terk edilmenin acısına dayanamayarak intihar etmişti. Üçüncüsü de Mary’nin hamileliği istenmeyen bir şekilde son bulmuş, genç kadın bebeğini düşürmüştü. Dolayısıyla yazdığı hikaye aracılığıyla bilerek ya da bilmeyerek ölüleri, yani annesini, ablasını, kocasının ilk eşini ve bebeğini diriltmeyi, gidenlere ses olmayı seçmiş, ruhunu saran özlem ve suçluluk duygularını bu şekilde alt etmek istemişti.
Mary Shelley
Feminist edebiyatın temel taşlarını ördü
Bugüne dek Frankenstein’ın feminist okumasını yapan pek çok akademisyen oldu. Gayet haklı nedenleri olduğu da söylenebilir.
Şuradan başlayalım… Popüler kültürde “Frankenstein” olarak anılan “canavar”, romanda isimsizdir. Ne bir adı ne de kimliği vardır… Konuştuğunda kimse onu dinlemez, görünür olduğundaysa herkes ondan korkar, kaçar. Bu size neyi hatırlatıyor bilmiyorum ama bana hatırlattığı, tam da çağının, babadan kalan mirasın sadece erkek çocuklara hak görüldüğü 19. yüzyılın kadınları. O devirde bir kadının roman yazması şöyle dursun, okumalarına bile pek müsaade yoktu. Jane Eyre’i (Can Yayınları) bir erkek adıyla, Currer Bell olarak imzalayan ve “tavanarasındaki deli kadın” karakterini kendi de dahil, patriyarkanın ezdiği, susturduğu, delirttiği, yok ettiği tüm kadınları düşünerek yaratan Charlotte Brontë’yi hatırlayalım. Tavanarasındaki deli kadınının Charlotte Brontë’ye ve tüm diğer kadınlara ses olması gibi, Mary Shelley’nin adsız canavarı da dışlanmışlara, ötekileştirilenlere, “yaratılmış ama kabul edilmemiş” varlıklara ses olmuştu; kölelere, yoksullara, yabancılara, en çok da kadınlara…
Öte yandan Mary Shelley bir yazar kadın olmanın bedellerinin birinci elden tanığıydı. Şu bile yeter: Frankenstein, yaratıcısının adıyla değil, anonim olarak yayımlanmıştı. Hem de bizzat kocası Percy Bysshe Shelley’nin önsözüyle. Şair önsözde eşinden hiç söz etmiyor ve hikayenin yaratılış sürecini neredeyse sanki sahibi kendisiymiş gibi anlatıyordu.
Dolayısıyla, Frankenstein’ın patriyarkanın çatlaklarından zar zor sızabilen fikirlerle kaleme alındığını ve zorlu bir mücadelenin ardından yayınlanabildiğini söylersek yanlış olmaz. Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi’nin (Can Yayınları) yazarı annesi Mary Wollstonecraft gibi açıkça bir kadın hakları savunusu yapmadı Mary Shelley belki, gene de başta Frankenstein olmak üzere yazdıklarıyla edebiyatta feminist düşüncenin temelini attı. Elimizdeki çok önemli romana bu açıdan da bakmalıyız.
Mary Shelley neden büyük bir yazardı?
+ Her şeyden önce yeni bir tür yarattı, böylece hem bilimkurgunun hem de gotik edebiyatın öncüsü oldu.
+ Çağını aşan bir sezgi gücüne sahipti. Ortada henüz ne biyoteknoloji, ne genetik mühendisliği ne de yapay zekâ vardı ve Mary Shelley romanında insanın kibriyle yaratma hırsının tehlikelerini tartışabildi, dahası bir kadının edebiyatta felsefe, bilim, teknoloji ve teoloji gibi konuları işleyebileceğini kanıtladı.
+ İnsanlığı gölgesiyle yüzleştirdi. Eşini, çocuklarını trajik şekilde kaybettiği düşünüldüğünde yazarlığı baştan sona bir hayatta kalma çabasıydı. Metinlerinde karanlık ve merhamet hep yan yanaydı. Kendi canavarını yaratmakla kalmamış, onu konuşturmaya da cüret etmişti.
Frankenstein’dan ilhamla yazılmış birkaç roman
Dr. Jekyll ve Mr. Hyde, Robert Louis Stevenson (1886): Stevenson’un Dr. Jekyll ve Mr. Hyde’ı, canavarın içimizdeki karanlık yan olduğu fikrini devralan bir roman. (Can Yayınları)
Doktor Moreau’nun Adası, H.G. Wells (1896): H. G. Wells’in romanında Mary Shelley’nin temalarını bu kez hayvanları insanlaştırmayı ve insan bedenini işkenceyle şekillendirmeyi deneyen bir bilim insanı üzerinden okuyoruz. (İş Kültür Yayınları)
Biz, Yevgeny Zamyatin (1921): Bilimsel aklın totaliterleşmesine dair ilk büyük distopya. Frankenstein’daki bireysel kibir burada toplumsal bir makineye dönüşmüş. (Alfa Kitap)
Cesur Yeni Dünya, Aldous Huxley (1932): Huxley’nin steril dünyası açıkça Shelley’nin mirasını taşıyor ve bu kez duygudan, annelikten ve doğadan kopmuş bir toplumun trajedisini okuyoruz. (İthaki Yayınları)
Androidler Elektrikli Koyun Düşler mi?, Philip K. Dick (1968): Philip K. Dick’in replikantları, Mary Shelley’nin yaratığının gelecekteki versiyonları. Sadece bunlar daha hızlı ve daha zekiler. Ama gene de hâlâ her şeyden çok sevilmeyi istiyorlar. (Alfa Kitap)
Frankenstein uyarlaması iki roman daha
Ev Yapımı Kozmos: Her ev bir evren, her kadının eli de bir yaratma aracıdır. Fatma Umay’ın ilk kitabı Ev Yapımı Kozmos, bir novella. Umay, kadınların gündelik eylemlerine “tanrısal” bir mercekten bakarken “ev işi” denip geçilen şeylerin, yaratmanın en kadim biçimleri olduğunu söylüyor. Tabii burada sözünü etmemin sebebi romanın aynı zamanda bir Frankenstein uyarlaması olması. Mery Shelley’nin “Madem beni sevmeyecektin, beni neden yarattın?” cümlesi burada bambaşka bir biçimde karşımıza çıkıyor. Çok eğlenceli ve yer yer fazlasıyla yaralayıcı. (Epona Kitap)
İksir ya da Modern Bir Gotik Roman Entrikası: Okuduğum en tuhaf, en karanlık romanlardan. Aslında epey eğlenceli ama sonlara doğru çok ürkütücü hale geliyor. Arjantinli yazar Federico Andahazi’nin edebiyat tarihine fırlattığı kışkırtıcı bir bomba adeta. Şahsen bana bir kere yetti, bir daha kapağını açmam. Daha önce Anatomist adlı romanını okuyup sevdiğim Andahazi, Mary Shelley’nin başyapıtı Frankenstein’ı hem yeniden okuyor hem de onun “karanlık doğum hikâyesi”ni bambaşka ve şok edici bir biçimde anlatıyor. 1816 yazında Villa Diodati’de yaşananları okurken kendimizi bir anda tüm bir bilim, kültür, edebiyat tarihinin içinde kaybolmuş buluyoruz. (Güncel Yayıncılık)
Gülenay Börekçi
Subscribe
0 Comments
oldest