Egoist okur

Operadaki Hayalet: Semiha Berksoy

“Zümrüdüanka’nın hayatını anlatan bir doğa belgeseli” dediği semiha b. unplugged dolayısıyla Kutluğ Ataman’la bir röportaj yapmıştım çaylaklık dönemimde. Esas konuşmak istediğim, Semiha Berksoy’du ama bu mümkün olmamıştı. Berksoy’la birkaç kez telefonda sohbet edebilmiştim sadece. Röportaj için yeni kıyafetler diktirme planları yapmış, terzisini arayıp siparişler vermiş, aynı anda hem çocuksu bir masumiyeti hem de dünyanın bilgisini taşıyan o güzel sesiyle hikâyeler anlatmıştı.

Filme gelince; ne kadar nadir bulunan bir şeye tanıklık ettiğimi şimdi daha iyi anlıyorum ve kadının, bir sanatçının kendini, hayatını ve hafızasını bu kadar çıplak, bu kadar filtresiz bir biçimde ortaya koyuşuna hâlâ müthiş bir hayranlık duyuyorum.

O yüzden de Semiha Berksoy’un halen devam etmekte olan Tüm Renklerin Aryası sergisi vesilesiyle bu çok eski haberi yeniden yayımlamakta tereddüt etmedim.

İyi okumalar…

Tüm Renklerin Aryası
kutluğ ataman’s semiha b. unplugged

Umay Umay: “Tanrı’yla kavga etmesem kiminle edeceğim?”

Semiha Berksoy’la “Zümrüdüanka’nın hayatını anlatan bir doğa belgeseli”

Kutluğ Ataman’la kurgu odasında, monitörün karşısında yalnızız. Kahvelerimiz ve envai çeşit pastamız var: Hepsi de birbirinden lezzetli olan çikolatalı, fıstıklı, cevizli ve portakallı pastalar, hatta tuzlu kurabiyeler… Monitörün içinde, bizden (ve muhtemelen sizden) daha yalnız bir kadın konuşuyor. Ve jenerik akıyor: “kendi türünde tek olan, üstün kişi, Zümrüdüanka, operanın divası, dev ses semiha b.’nin, semiha b.’ye göre, dokuz kısımlık, sözlü aryalı ve de resimli hayat tarihi: kutluğ ataman’s semiha b. unplugged, lived by semiha b., directed by kutluğ ataman.”

Birkaç ay önce Kutluğ Ataman’la, üzerinde çalışmaya başladığı yeni filmi için röportaj yapmayı planlamıştık. Ataman’ın “İçten Patlamalı” adını verdiği markanın ilk projesiydi bu (yeri gelmişken bundan söz edelim, bu kapsamda üretilecek projeler için tek bir kıstas var: sadece Türkiye’de değil, dünyada da yeni ve öncü olmaları. İleride bu marka altında sadece Ataman’ın değil, başka sanatçıların yapıtlarını da izleyeceğiz). Her neyse, aksilikler oldu ve neticede söyleşiyi yapmak mümkün olmadı. Çünkü Kutluğ Ataman ve Semiha Berksoy, uzun süre kelimenin tam anlamıyla “içeri kapandılar” ve ne onlar birilerine ulaşmayı denedi, ne de birileri onlara ulaşabildi.

Aralarda, 83 yıllık sanat hayatı boyunca ilk kez bir filme konu olan Semiha Berksoy’la telefonda konuştum. “Söyleşi yaparız elbette, ama bana tarihi önceden haber vermelisiniz, terzimi arar, sizin karşınıza çıkmak için kendime yeni kıyafetler diktiririm,” falan dedi. Ataman’la daha sonra bunun sadece çok büyük starlara özgü bir profesyonellikten kaynaklandığını konuştuk. Bizde örneğine artık pek rastlanmayan türden bir profesyonellik.

Sonunda gün ışığına çıkabildiklerinde, yeniden aradım Ataman’ı. “Filmi görmelisin önce,” dedi. “İzleyenler gözlerine inanamıyor. Sen de istersen kendini büyük bir şoka hazırla.”

Karanlık Sular’dan dolayı, Kutluğ Ataman’ı elbette “ciddiye” alıyorum. Ancak açıkçası, söylediklerinde gerçeklik payı olduğunu düşünsem de söz ettiği şoku çok ciddiye alamadım. Alışılmış bir “yaratıcının kendi yapıtıyla büyülenmesi ve abartması” durumuyla karşı karşıya olduğumu düşündüm. Öyle değilmiş. Siz de, benim kadar, yani filmleri, kitapları hâlâ gerçekten ciddiye alan biri kadar etkilenmeye açıksanız, kutluğ ataman’s semiha b. Unplugged’ı seyrettiğinizde yaşayacağınız şoka kendinizi hazırlayın.

Kimilerinin “belgesel” dediği (yönetmen ısrarla karşı çıkıyor bu tanıma ve “performans” ya da en kötü ihtimalle “Zümrüdüanka’nın hayatını anlatan bir doğa belgeseli” demeyi tercih ediyor) kutluğ ataman’s semiha b. unplugged 7 saat 42 dakikalık bir film. Bir odada, bir mezar-yatağın içinde, kendi taktığı adla bir Halüsinasyon Duvarı’nın önünde, sanki uhrevi bir esinle (bazıları buna delilik diyor) kendi tarihini anlatıyor Semiha Berksoy. Hayır, anlatmak diyemeyiz buna; jenerikte yazdığı gibi, “lived by semiha b.”… Ataman, “Semiha tarihin bir parçası olmuyor, bilakis tarih Semiha’laşıyor,” diyor.

87 yaşında, başka bir deyişle gençliğinde varsaydığı ölümsüzlüğüne artık gerçekten inanabilecek bir kadın, Halüsinasyon Duvarı’nın önünde kendi tarihinin bir özetini yaşıyor. “Gerçeklik” gereksiz bir sözcük artık, hatta bir lüks. Yine de “gerçekle düş iç içe geçiyor,” diyemiyoruz, Berksoy’un bakışları aynı anda hem gururlu hem çocuksu bir ifadeyle soruyor çünkü: “Bu ikisi, ne zaman ayrılmıştı ki birbirinden?”

Gördüklerim, seyrederseniz görecekleriniz, Berksoy’un ağzından dökülen sözcükler ve Kutluğ Ataman’ın kamerasının kaydettiği görüntüler gerçekten de şok edici. Birçok filmde, birçok romanda yapıldığı iddia edilen, ama burada Berksoy ve Ataman’ın hakikaten yapmaya cüret ettiği şeyin şok edici olmaması mümkün mü? Gerçekleri, hayalleri ve halüsinasyonlarıyla, yedi saat kırk iki dakikada özetlenip çırılçıplak önünüze çıkarıldığında şok edici olmayacak bir insan hayatı düşünebiliyor musunuz?

Dokuz bölümden oluşan ve yedi saat kırk iki dakikalık bir film şeridine dökülen hayatın ansiklopedik notlarına göz atalım biraz da.

“Eşine az rastlanır yetenek”ten “persona non grata”lığa

Semiha Berksoy, Cumhuriyet’in “ne olursa olsun Batılılaşma” yıllarında, eşine az rastlanır yetenekte bir soprano olarak Atatürk’ün gözde sanatçılarından biri olmuş. Cemal Reşit Rey’in başta Lüküs Hayat olmak üzere pek çok opereti onun için yazılmış. Wagner operalarının büyük sesi. Hayatındaki erkekler Atatürk, Nazım Hikmet, Cemal Reşit Rey, Kemal Cenap Berksoy, Haydar Aşan, Ercüment Siyavuşoğlu… Aynı zamanda hikâyeler yazan yetenekli bir ressam.

Nazım Hikmet, “Karagözlü Sinyorina,” diye seslendiği Semiha Berksoy’a, “Sen Türk müziğinin pırlantasısın. Pırlanta ne kadar toza bulansa da pırlantalığını belli eder günü gelince,” dermiş. Toza bulanmak üzere bir kenara itilişi Nazım Hikmet sonrası döneme rastlıyor. Berksoy, hiçbir zaman resmi olarak operadan uzaklaştırılmasa da “persona non grata” ilan ediliyor. Dahası, bir primadonnayı koro kadrosuna almaya cüret ediyorlar. Semiha Berksoy’un “onlar” için söyledikleri, aslında birilerinin gerçekten söylemesi gereken şeyler: “İsimleri lazım değil, bedbaht insanlar. İsimsiz gelmiş, isimsiz gidecekler. Şöhret olamazlar. Yaşarken ölmüş onlar.”

İşte bu sözlerle birlikte, bu gerçekten “çılgın” film, iyice irkiltici hale geliyor. Reddedenler, itenler, öldürenler kurbanlarının rahatsız edici hayaliyle yaşarlar, ama birçoğu başarır bir gün unutmayı. Bazı kurbanlarsa diğerlerinden daha acımasız olur. Unutulmayı kabul etmezler. Bu sahneler, katilin değil kuşkusuz ama maktulun cinayet mahalline geri dönmesi gibi.

Anahtar bir olay var Semiha Berksoy’un yaşamında. Hochdramatik sopranolar belirli bir “do” sesini çıkaramazlarmış. Cemal Reşit Rey bir gün “Dünyada bunu yapabilen hiç kimse yok, sen yapmalısın,” diyor Berksoy’a, Berksoy da bu fikirle büyüleniyor. Doğanın kendisi için çizdiği sınırları parçalamak gibi bir şey bu. Azap verici bir çalışma süreci başlıyor Rey’le. Ve sonunda, o tiz “do” sesini çıkarmayı başarıyor. İşte o anda da artık ölümsüz olduğuna inanıyor.

Filmde bir gün Cemal Reşit Rey’in hayaleti ziyarete geliyor. Her şey gibi hayaleti yaratan da Semiha kuşkusuz. Giydiren, yüzünü çizen, onu hareket ettiren… Rey’in amacı Semiha’yı da öbür dünyaya götürmek. Oysa Zümrüdüanka gibi her yıkımda küllerinden yeniden dünyaya geldiğine inanan Semiha, gitmeye hazır değil. “Ben o ‘do’ sesini çıkardım” diyor, “ölümsüzüm artık, gelmem. Yok, gelmem.”

Ölümsüz olduğuna inanan Semiha Berksoy, bu efsane kuşla özdeşleştiriyor kendini ve başına ne gelirse gelsin, her seferinde kendisinin de küllerinden yeniden doğacağına inanıyor. İşte film bu yüzden Rimski-Korsakoff’un Sadko operasında bu kuşu anlatan aryayla açılıyor. Bu arya, yıllar önce Berksoy’un sahnede seslendirdiği ilk yapıt aynı zamanda.

Filmin devamını anlatmaksa imkânsız ve neredeyse filmi çekmek kadar çılgınca geliyor insana: John Fowles’un Koleksiyoncu’sunun bile karabasanı olabilecek sayısız kostümün, heykelciğin, şamdanın, kağıt parçasının, tablonun, çeşit çeşit aksesuarın cüretkarca birleşerek, “şizofreninin topraklarına hoş geldiniz,” diye bağırdığı bir oda. Altı mezar olarak tasarlanan yatağın üstünde, çılgınlığın kreasyonundan giyinen bir kadın oturuyor. Kinayeli makyajı (kırmızı rujundan daha da kırmızı olan allığı başka nasıl tarif edilir, bilmiyorum), sizinle arasına koymak istediği mesafenin altını çiziyor. Ve hiç durmadan konuşmanın nasıl bir şey olduğunu anlıyorsunuz. Sanki 87 yıl, bu kadına, insanı en çok kendi sessizliğinin öldürdüğünü öğretmiş gibi. Hanginiz tahammül edebilirdiniz hayatınız gözlerinizin önünden film şeridi gibi geçerken 10 dakika araya?

Üstelik Semiha Berksoy, neredeyse yarım asırlık suskunluktan sonra konuşuyor. Kendisini “yaşayan ölü” haline getiren kişilerden söz ederken şöyle söylüyor: “Fazla zarar veremediler. Kaybolmuş bir şey yok. Zamandan kayboluyor biraz, o kadar!” Görünen o ki, bu kaybı eskisinden daha fazla önemsiyor artık.

Konuşmaların arasında “süsleniyor”, yitik tarihinden nesneler çıkarıp kameraya gösteriyor… Bazen giyinişi kadar çılgınca bir şekilde soyunuyor. Gerçeklik ve mantık, uçucu birer kuş gibi sık sık kanatlanıp terk ediyor odayı. Berksoy anılarını anlatırken birdenbire oynadığı bir operadaki karaktere, sözgelişi Fidelio’ya dönüşüyor. Ve bir rüya yaşanmış bir olaya, gerçek bir karakter bir hayalete…

Bilinç akışı değil bu, bilinç patlaması. Dekoru, kostümleri, senaryoyu ve mizansenleri yaratan Berksoy zaman zaman çekimlere de müdahale ediyor, “Bu sahneyi orada değil, burada kullanacaksın” diyor. Kendisine “gönüllü kölelik eden” Kutluğ Ataman’la ciddi kavgalar ediyor. Ataman süreci şöyle anlatıyor: “Kendimi hiçbir zaman ne onunla ne de anlattıklarıyla duygusal bir ilişki içinde görmek istemedim, araya bir mesafe koydum. Yoksa kaybolup giderdim. Amacım seyirciye değil Semiha’ya sadık kalmaktı. Başta profesyonelce devam etti, böyle bir şey yapmayı çok istiyordu çünkü. Ama sonlara doğru ikimiz de artık profesyonel değildik. Ben hiç değildim, soğukkanlılığımı yitirmiştim. Kavga etmeye başladık.”

Kutluğ Ataman: “Semiha’nın hayatına ilişkin bir belgesel yapmak fikriyle hiçbir zaman ilgilenmedim. İlgilendiğim, onun kendisiydi”

Semiha Berksoy, Ataman’a, “Filmimiz bitince dünya seni tanıyacak” diyor. Tam da böyle bir film istemiş, yani kendisinin konuşacağı, kendisinin oynayacağı, kendisinin yaşayacağı yedi saat kırk iki dakikalık bir egzorsizm seansı istemiş. Söyleyeceği her şeyi söylüyor film boyunca. Çünkü ancak o zaman susabiliyor.

Bir de şu var: Tıpkı Ataman gibi, Semiha Berksoy da asla TRT belgeseli veya o tür bir şeyin peşinde olmamış. Çünkü tüm acımasız kurbanlar gibi Berksoy da cellatlarına günah çıkarma fırsatı tanımak istemiyor. Kutluğ Ataman, onun filmi çok sevdiğini anlatıyor ve “Artık mutlu,” diyerek devam ediyor: “Çok keyifli olabileceğini kabul etmekle birlikte, Semiha’nın hayatına ilişkin bir belgesel yapmak fikriyle hiçbir zaman ilgilenmedim. İlgilendiğim, onun kendisiydi. O gerçek mi, kurmaca mı? Hayat mı, opera mı? O mu yaratıyor resimlerini, yoksa resimleri mi onu yaratmış? Bütün bu soruların cevabı evet, bu da onu tam ve gerçek bir sanatçı kılıyor.”

Berksoy’un hayatının çılgın özetini izlediğinizde karşınızda büyük bir sanatçı görüyorsunuz. Ama tabii “Ben dehamı hayatıma harcadım. Yapıtlarıma ise sadece yeteneğimi verdim,” diyen Oscar Wilde’ı hatırlamadan da edemiyorsunuz:

Bu susturulmuş dehanın nihayet dile gelmesi, Kafka’nın Dava’sındaki K.’yı da hatırlatıyor. Otoritenin temsilcileri tarafından açıklanmayan cezasını çekmeye götürülürken K. Bağırır ya: “İtiraz ediyorum! Konuşmak istiyorum!”

Ama konuşamaz, o yüzden de yok olur. Semiha Berksoy’un ise içi artık son derece rahat. Konuşma fırsatı bulduğu, dahası o fırsatı neredeyse bütünüyle kendisi yarattığı için.

Gülenay Börekçi

Subscribe
Notify of

0 Comments
oldest
newest most voted
Inline Feedbacks
View all comments