Egoist okur

Oylum Yılmaz: “Fantastiğin sansürü yoktur!”

Şunu okur musunuz lütfen:

“Fantastiğin edebiyatın kötü çocuğu olması boşuna değil. Burada bir yanıyla tatlı, bir yanıyla da çok tehlikeli bir oyun vardır. Basit bir peri masalı gibi görünen bir metin, insan ruhunun erginlenme sürecine ışık tutar mesela. Ya da korkunç bir kan emici hayallerinizi süsleyen bir kahramana dönüşür. Sistemin bize gerçek, doğru, dürüst, iyi gibi gösterdiği tüm olumlayıcı kavramlara karşı ayak direr fantastik edebiyat. Kendi gerçekliğini, kendi yarattığı kavramlarla kurma iddiasındadır. Ben de bu iddiada, direniş ve sonuna kadar muhalif bir yan buluyorum. Ve son bir şey daha, fantastiğin semavi dinlerin birbirinden özenle ayırdığı iyilik ve kötülük kavramlarını, hepsinde değil ama bazı önemli eserlerde yeniden birleştiren, birleştirebilen günümüzdeki tek dil düzlemi olduğunu düşünüyorum.”

Kendisi de Cadı isimli fantastik unsurlar taşıyan sihirli bir roman yazmış bulunan Oylum Yılmaz‘la bir röportaj yapacağımı söylemiştim, yaptım da… 

 Gülenay Börekçi

“Kim korkar ejderhalardan ya da fantastik edebiyatın başyapıtları”

oylum yilmaz fantastik roportaj gulenay borekci 1

Rulo resimlerinde şaman kültürünü ve yanı sıra tabiat üstü figürleri, cinleri yansıtan ve 14. yüzyılda yaşadığı tahmin edilen Mehmet Siyah Kalem’in yaşamı ve kimliği bilinmiyor. Tarih kaynaklarından hiçbiri ondan sözetmiyor. Gerçek adı bile belli değil. Kimi resimlerin üstüne “Kâr-ı Üstad Muhammed Siyah Kalem” (Üstad Mehmet Siyah Kalem’in işi) yazılmış.

“Bilgi dediğimiz şeye, bilinmeyene duyulan sonsuz arzu sayesinde ulaşıyoruz.”

“Fantastik edebiyat yapısı gereği doğaüstünü konu edinir ve doğaüstünün ta kendisi zaten dildir!” deniyor yeni başlayacak olan fantastik, gotik ve korku edebiyatı atölyenin tanıtımlarında. Bunu biraz açmanı istesem… 

Dil, insanoğulları ve kızlarının yarattığı en önemli büyü aracı bence. Dünyayı, insan benliğini ve yaşamı zihnimizde kodlar dil dediğimiz şey. Öyle ki, bizim için dilin dışında yaşamak diye bir şey kalmaz. Bu noktada kendi kendimize rahatlıkla şu soruyu sorabiliriz: Gerçeği dille kuruyor, kurguluyorsak eğer, gerçeküstünü, doğaüstünü de dille yaratıyor olabilir miyiz? Kuşkusuz evet. O zaman geçmişten günümüze fantastik edebiyata karşı bu direnç niye? Sen de çok iyi bilirsin ki iş fantastiğe gelip çattığında sanki insanlık ikiye ayrılır; dilin bize somut gerçekleri göstermesini isteyenler, böyle olmasını bekleyenler ve dili olağanüstünün kendisi olarak kabul edip mitlere, düşlere, fanteziye kendini açanlar. Gerçeğin yolunun, gerçeküstünden geçtiğini kavramakta yatıyor işin sırrı sanırım. Ama burada insani bir korkuyu da tespit etmeli. Fantastik edebiyatın, yaratıcı yazarın kaleminden çıkan bir şey olmadığını biliyoruz hepimiz içten içe. Kolektif bilinçdışımızdan, bin yıllar öncesinden süzülüp bize gelenlerin, korkuların, arzuların, ortak tahayyüllerin bir ürünüdür fantastik. Yüzleşmesi zor, çocuk masalı diye burun kıvırması kolaydır. Burada Mary Shelley’nin Frankenstein’ı yaratırken anlattıkları geliyor aklıma. Bir iddia üzerine, korku dolu bir öykü yazmak ister Shelley ve bir türlü yazamazken, bir gece gözünün önüne karanlık, boş bir odada kendine bakan korkunç, canavarımsı bir surat gelir.  Ve işte öyle başlar artık klasiğin de ötesinde kültleşen romanına. Şimdi doğruya doğru, hangimiz arada sırada gözünü kapadığında canavarımsı suratlar görmez ki! Ama hangimiz yine bu görüntüler geldiği anda hepsini hızla silmeye çalışmaz. Canavarlar gelirler ve biz onlardan kaçarız. Sözün kısası, dili bizim yarattığımız doğaüstü bir şey olarak kabul edebilirsek, yüzümüze tutulan aynalara, çarpık da olsa bakma gücü buluruz kendimizde. Kaçmadan önce bir an tek bir an durup bakabiliriz canavarlarımızın yüzlerine. Ve bundan olağanüstü ne olabilir ki?!

Okuru büyüleyen hikaye midir, dil midir? 

Ah okuru büyüleyen elbette edebiyattır! Çünkü çok ironik bir şekilde kendimizi bile isteye hapsettiğimiz dil hapishanesinden bizi kurtaracak tek şeydir bence edebiyat.  Gerçekleri, yalanları, düşleri, rüyaları eğip büker, -mış gibi yaparken gerçeğin ta kendisini çıkarır karşımıza. Ya da tam tersini yapar. Bu, büyü değilse nedir?

Fantastik edebiyatın muhalefetin ta kendisi olduğunu söylüyorsun… Aslında sadece edebiyatta değil sinemada da sansürü aşmak, yenmek adına fantastikten yararlanan örneklere sık sık rastlıyoruz. Anlatır mısın?

Çağdaş edebiyat, Joseph Campbell’in dediği ve hepimizin de bildiği gibi, büyük ölçüde çevremizde ve içimizde gezinen hastalıklı, umutsuz durumların cesur ve tam bilgili gözlemine dayanır daha çok. Fantastik edebiyat da bu noktada kendini gösterir, cesaretin de bir yere kadar olduğu yerde karşımıza çıkar. Direkt söylenemeyenleri, gizli kapaklı yaşananları olmayan ülkelerde kurgular, türlü çeşit yaratıklar aracılığıyla bize gösterir. Fantastiğin sansürü yoktur. Olmayan yaratıkların, olmayan toplumların ve kahramanların nesine dur diyeceksiniz? Neye, bu kadarı da fazla ama, diyeceksiniz. Vampirizm, şiddet, aşırı şehvetin, korkunun, arzunun bin bir türü, yüzü, gerçekte halının altına süpürdüğümüz bütün aşırılıklar fantastiğin de temel izlekleridir. Dolayısıyla hem bu anlamda hem de dili kullanma biçimiyle muhalefetin ta kendisi olur. Edebiyatın kötü çocuğu olması boşuna değil. Burada bir yanıyla tatlı, bir yanıyla da çok tehlikeli bir oyun vardır. Basit bir peri masalı gibi görünen bir metin, insan ruhunun erginlenme sürecine ışık tutar mesela. Ya da korkunç bir kan emici hayallerinizi süsleyen bir kahramana dönüşür. Sistemin bize gerçek, doğru, dürüst, iyi gibi gösterdiği tüm olumlayıcı kavramlara karşı ayak direr fantastik edebiyat. Kendi gerçekliğini, kendi yarattığı kavramlarla kurma iddiasındadır. Ben de bu iddiada, direniş ve sonuna kadar muhalif bir yan buluyorum. Ve son bir şey daha, fantastiğin semavi dinlerin birbirinden özenle ayırdığı iyilik ve kötülük kavramlarını, hepsinde değil ama bazı önemli eserlerde yeniden birleştiren, birleştirebilen günümüzdeki tek dil düzlemi olduğunu düşünüyorum.

Her şeyin son derece görünür hale geldiği, sosyal medyanın ve kitle iletişim araçlarının çok arttığı, dünyanın bir ucundaki ufacık bir olayın ertesi gün dünyanın öteki ucunda haber olabildiği günümüzde yaratıcıların hâlâ fantastikten, bilinmeyenden, gizemden yararlanması olası mıdır diye sorsam?

İşte tam da burada ortaya çıkıyor, bilinmeyene, fantastik olana, gizeme olan tutku ve ihtiyaç. Teknoloji tüm insanlığın yürekten inanıp inşa ettiği akıl çağının, modernitenin bir devam ürünü. Ancak akla, bilime, devamında da teknolojiye duyulan büyük hayranlık, insan ruhunu, duygularını aynı ölçüde doyuramadığı için kültürel olarak postmodernizm dediğimiz şey fışkırıyor içimizden. Modernizmin akılda başardığını, postmodernizm ruhta ve kültürde toparlamaya çalışıyor ister istemez. Ez cümle insan denen varlık yıldızların altında yattığında, ışık ışınlarını, evrenin dönüş hızını falan düşünmeyi değil, hayaller kurmayı seviyor hala. Bilgi dediğimiz şeye, bilinmeyene duyulan sonsuz arzu sayesinde ulaşıyoruz. Ve bilmediğimiz, gizemli olan, olağanüstü olan birşeyler yoksa, bu dünyayı yaşanır kılacak hiçbir şey yok demektir. Bir parça mistik olacak ama arayış yaşamdan geliyor, bulmak ise hikayenin sonuna, yani ölüme işaret ediyor. Aramak varken niye bulalım ki!

Gümüşlük Akademisi’nde vereceğin dört derste nasıl bir yol izleyeceksin, özetler misin?

Öncelikle fantastiğin bir edebi tür olarak ortaya çıkış ve kabul ediliş sürecinden başlayacağım. Çünkü bu atölyenin temel amaçlarından biri isteyen her okurun kendi eleştirel bakışını kurabileceğini kanıtlamak.Buradan yola çıkarak fantastik edebiyata yöneltilen haklı/haksız eleştirileri görmenin atölyenin katılımcılarını eleştiriye, eleştirel okumaya bir adım yaklaştıracağını düşünüyorum.  Çok uzun yıllar (ve hatta hala yer yer) bir edebi tür olarak kabul edilmedi fantastik edebiyat. Bunu derken korku, gotik, bilimkurgu gibi türleri de kastediyorum. Edebiyatın eğlenceli bir yan ürünü olarak kabul edildiler. Ama zamanla işler değişti. Neden değişti, nasıl değişti, bu değişimde milyonları bulan okuma oranlarının etkisi neydi, bunları göreceğiz hep birlikte. Fantastik edebiyatı elbette 19.yüzyıldan başlatmak yeterli değil. Mitler, destanlar, peri masalları da girecek işin içine. Kahramanın yolculuğu izleğini tel tel ayırıp işin içine eleştirel bakışımızı da katarak yeniden dikeceğiz. Bu dikişi tutturduktan sonra fantastiğin muhalif yönü, muhalif sözü üzerinde duracağız. Tüm aşırılıkların ortaya çıkma, çıkarılma biçimleri nelerdir, bastırdığımız, kötülük olarak adlandırdığımız tüm bu duyguların dilsel bir oyun aracılığıyla ortaya çıkması illa ki şart mıdır, birlikte karar vereceğiz. Kısacası dilin bir büyü aracı olarak kullanıldığı, içimizdeki ejderhaların başrolde olduğu ve fantastik edebiyatın, fantastik eleştirinin derinliklerine doğru giden bir yol bekliyor bizi dört ders boyunca.

Senin için bizim edebiyatımızda fantastik edebiyatın önemli eserleri, köşe taşları nelerdir? 

Türk edebiyatı ve fantastik denince şöyle bir durup derin nefes almamız gerekiyor. Çünkü konu oldukça çetrefilli. Cumhuriyetle birlikte sözlü edebiyatıyla arası açılmış bir toplumuz biz. Dolayısıyla içimizdeki cinler çıkarılıp atılmış nicedir. Batıdan gelen dalgayla başka kültürlerin cinleri, perileri, canavarları girdi edebiyatımıza. Ama her şeyin ithal olmadığı eserlerimiz de var tabii. Osmanlı döneminde yazılmış bilimkurgulardan Suat Derviş’in gotik eserlerine, edebiyatımıza dilin gerçeküstü yapısını da taşıyan Orhan Kemal, Yaşar Kemal, Latife Tekin gibi yazarlarımızdan batılı aşağılamak için yola çıkıp neticede olağanüstünün dünyasında asılı kalan Hüseyin Rahmi gibi özel isimlere ve genç fantastik yazarlara uzanan geniş, canlı bir edebi dünya bu. Doğrusu içinde dolaşması çok zevkli.

Gülenay Börekçi

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of