Egoist okur

Peter Straub’dan özel ders: “Yazmak gerçekliği icat etmektir!”

Ünlü müzisyen Nick Cave’in bile hayranlık ifadesi olarak iki şarkısını ithaf ettiği korku romanları yazarı Peter Straub aşağıda genç hayranı ve meslektaşı Christopher Morris’e içini döküyor, yazmaya ilişkin tavsiyelerde bulunuyor. Daha doğrusu Morris ona bir mektup yazıp yazarlıkla ilgili kafasını karıştıran birkaç soruyu cevaplayıp cevaplayamayacağını soruyor, o da üşenmeyip cevaplıyor. Hatta sonra hem Morris’in mektubunu, hem de kendi cevaplarını sitesinde yayınlıyor. Eh, işin içinde bir çapanoğlu varsa bilemem ama ben okurken eğlendim. Siz de okuyun istedim…

Gülenay Börekçi

peter-straub-egoistokur-letter

Merhaba Mr. Straub,Uzun süredir yapıtlarınızın hayranıyım. (Yeri gelmişken, “Yitik Oğlan, Yitik kız” harikaydı.) Ben de kurmaca yazıyorum, elbette kayda değmeyecek türden, pek önemsiz bir yazar sayılırım ben. Siz eminim hatırlamıyorsunuzdur ama birkaç yıl önce bir derginin editörüne gönderdiğiniz mektupta o dergide çıkmış olan hikâyemi methetmek inceliğinde bulunmuştunuz. (Hikâyemin adı “Smoke”tu, 1995’li bir tarihte Lore dergisinin ikinci sayısında yayımlanmıştı. Derginin editörü bu mektubun fotokopisini bana yollamıştı. Ben de bu mektubu bilim adamlarının Nobel ödülleri karşısında duyabilecekleri türden bir heyecanla saklıyorum.)Şu ya da bu biçimde sık sık üslup, teknik ve esinlenme gibi konularla boğuşan bir yazar olarak ara sıra “hakiki” bir yazarın yanında çıraklık dönemi yaşamanın ne kadar yararlı olabileceğini de düşünürüm. Elbette böyle bir şey mümkün değil. Gene de izin verirseniz size birkaç sorum var, vereceğiniz cevaplarsa çalışmalarımın evrimi açısından son derece değerli olacak.Bir sürü sorumlulukları olan çok meşgul birisiniz, bunun şüphesiz bilincindeyim, hayranlarınızın ilgisine ve beklentilerine ayıracak fazla zamanınızın olmadığını da anlıyorum. Kesinlikle sizi zorlamak ya da çalışmalarınıza engel olmak istemem. Benim, kabul etmeli ki sahiden çok karmaşık sayılabilecek olan sorularımı cevaplamaya vaktiniz olmazsa bunu kesinlikle anlarım. Gelgelelim bana öyle geliyor ki, sizinle yapılan söyleşilerde her zaman zarif ve sıcak göründüğünüz için şansımı denemeye değer. Sorularım aşağıda, cevaplamayı kabul ederseniz şimdiden çok teşekkür ederim. Bu yılın sonlarına doğru çıkacağı söylenen “In the Night Room”u dört gözle bekliyorum…

Bağlılıkla, Christopher Morris

 

Ve yazardan hayranına mektupla yazma dersi

Houses Without Doors’u defalarca okudum. Yazdığınız kitaplar arasında en sevdiğim o. Söyleşilerinizde ve yazılarınızda siz de bu kitaptaki hikâyelere sık sık göndermeler yapıyorsunuz ama Buffalo Hunter’a hiç değinmediniz. (Halbuki Houses’taki bir dipnotta enstalasyon sanatının bir örneğinden ilham alarak yazdığınızı söylediğiniz hikâye bu.) Buffalo Hunter’ın çekirdeği, özü, yani amacı neydi, bilmeyi çok isterdim. Bir de bu hikâyeyi başlangıçta da novella olarak mı tasarlamıştınız, yoksa tahmin ettiğinizden daha fazla hayat bulup büyüyen bir kısa hikâye miydi? Hiç tek başına yayımlandı mı?

Buffalo Hunter’la ilgili bir sorunuz olmasına sevindim aslında, çünkü bu hikayeyi ben de çok sevdim ve nedense fark edilmediğini düşünüyorum. Houses Without Doors için yazdığım “Yazarın notu” kısmında bahsettiğim gibi bu hikâyeyi bir gösteriden, heykeltraş dostum Rona Pondick’in Bad Milk Shoe adlı enstalasyonunun açılış bölümünden esinlenerek yazmıştım. Rona’nın çalışmaları son derece özgündür, bunda da üzerlerine biberon bağlanmış birkaç yatak kullanmıştı. Ertesi sabah uyandığımda baktım, bu tür bir şeyin herhangi bir sanatsal dürtü söz konusu olmadan yapıldığında neye benzeyeceğini düşünmeye başlamışım. Nasıl biri böyle bir şeyi yapma gereği duyardı? O sabah gidip bir sürü biberon aldım. Bobby Bunting daha ilk sayfalarda ortaya çıktı. Amacım bir novella yazmaktı, beklediğimden biraz daha uzun olmasıysa işi daha da keyifli hale getirdi.

Siz kendi hikâyelerinizi yaratırken zaman zaman başka yazarların yapıtlarından da esinleniyorsunuz. Acaba bu sizin açınızdan bir tür sanatsal kendine güvensizliğin sonucu olabilir mi? (Ben de bu konuda çok dertliyim, elimden geleni yapıyor, üstesinden gelmenin yollarını arıyorum.) Bu durum kendinize duyduğunuz güvensizlikten kaynaklanıyorsa, hikâyelerinizi oluştururken bundan kurtulmak için kullandığınız herhangi bir teknik var mı? Hemen her yazarın zaman zaman yaşadığı “kelimeler tükendi, tıkandım kaldım, yazamıyorum” hali size de oluyor mu? Yaptığınız işin doğruluğundan emin olamama duygusu sizi de rahatsız ediyor mu hiç? Yeni bir yapıta başlarken “esin perisi” ziyaretinize gelsin diye delice uğraşıyor musunuz? Bu tür sorunları nasıl aşıyorsunuz?

John Fowles’in The Magus adlı romanıyla Melville’in Katip Bartleby adlı eşsiz hikayesi Gölgeler Ülkesi ve Mr. Clubb & Mr. Cuff’ta esin kaynağım oldular. Sizin kendine güvensizlik diye adlandırdığınız türden duyguların burada herhangi bir sorun teşkil edip etmediğinden doğrusu pek de emin değilim. Yerinizde olsaydım, “insanın okuduğu şeyden olağanüstü etkilenip coşkuya kapılması ve ‘acaba bunu bir şekilde kullanabilir miyim?’ kararını verme hali” olarak adlandırırdım. Gene de, sorunuzu anlıyorum; çekingenlik ya da kendine güvensizlik gibi duygular toplumsal durumlarda olduğu gibi yazı yazarken de engelleyici olabilir. Bu, bir anlamda kelimelerin ağırlığının, daha da önemlisi yarattığınız şeylerin nereden geldiğinin en uç düzeyde farkında olmanız anlamına gelir. Kendi benliğinizden gelen baskılar sizi ele geçirmekle tehdit eder. Başınıza gelebilecek en kötü şeyse, nasıl olur da bir başka yazarın olaylarını, bakış açısını ya da yazılarını taklit ederim diye kendinizi sorgularken oluşturduğunuz labirentte yolunuzu kaybetmektir. Sürekli aynı elli sayfayı yazıp dururken bulabilirsiniz kendinizi. Çaresi -eğer buna çare denebilirse- yola devam etmek, yazmayı sürdürmek, bir de zamanla, yazdığınız şeyin daha önce yaşanmamış taze bir deneyim, sizin gerçekliğiniz olacağına, başka bir yazarın yazdıkları üzerine meditasyondan ibaret kalmayacağına güvenmektir. Sorunuzun devamına gelince… Galiba ben, yazarların kelimelerinin tükeneceğine ve yaratma sürecinin bir noktasında tıkanıp kalacaklarına inanmıyorum. Bazen zihninizdeki parçaların her birinin yerli yerine oturmasını beklemeniz gerekebilir elbette, ama bu bütünüyle başka bir mesele. Zaten o zaman bile, kimse inanmasa da üretmeye devam ediyorsunuzdur aslında. Bir kitabın başlarındayken içimden gelen yöne doğru ilerlerim; belirsizlik duygusunu henüz yenemediğim safhada kelimelerin, sayfa üzerinde yerlerini aldıkça bende -okuyucuda- yarattıkları duyguyu anlamaya çalışırım. Hem bence belirsizlik duygusu yaratıcılığı körükleyen bir şeydir.

İnternet sitenizin “özgeçmiş” bölümünde, sizinle ilgili “Bir noktada artık hayatının en önemli meselelerinin neler olduğunun bilincine vardı, bu da onun, korku romanları yazarken bunları hayali de olsa kalıplara döküp kullanmasını imkansız kıldı,” deniyor. Ben bu saptamayı şaşırtıcı buldum. Ben olsam, insan bu “yaşamsal” meselelerin farkına vardığı andan itibaren onları daha doğrudan bir biçimde yazdıklarında, yapıtlarında kullanabilir diye düşünürdüm. Sizse, tam aksi, farkındalığın onları kullanmanızı hepten engellediğini söylüyorsunuz. Bunu daha ayrıntılı açıklayabilir misiniz? Halen böyle mi, yoksa zaman içinde “hayatınızın en önemli meseleleri” değişti mi? Aslında öncelikli soru şu olmalı belki de: Bu yaşamsal meseleleri nasıl keşfettiniz? Ayrıca bunlar, sizin yazınsal tercihlerinizi ya da sözgelişi, dinlediğiniz müzikleri etkiledi mi? Bir başka deyişle bu meseleler, yarattığınız sanatsal türün olduğu kadar sevdiğiniz sanatsal türlerin de başlıca ilgi alanları arasında sayılabilir mi?

O paragrafta bahsettiğim şey, bir korku romanı yazarı olduğumu keşfetme süreciyle ilgiliydi. Çünkü bu türün malzemesi çocukluk travmalarının sebep olduğu imgeler ve duygular üzerinde çalışmama izin verdi. Bu derin ve açıklayan keşif uzun süren sayısız psikoanalitik çalışma sayesinde mümkün oldu. Sonunda aslında içinde bulunduğum durumu anladığımdaysa o durum, o travma artık beni sınırlayamadı. Ruha dair benzer malzemeleri daha gerçekçi anlatılarda kullanabilecek kadar özgürdüm artık. Demek istediğim, yaşamsal meselelerimi yazdıklarımda kullanmamı engelleyen bir şey zaten yoktu ama onları daha olgun bir dille, olayların derinine inerek kullanabilmeye başladım diyelim. Zevklerimin, sanatsal tercihlerimin aslında benim zihnimdeki temaları yansıttığını inkar edemem; ben de işte, insan hayatında var olan kederlerin, kayıpların, acıların ve gizemin ele alındığı, bunlar üzerinde derinleşen ve bunları yücelten yapıtlardan etkileniyorum.

Tehlikeye atılmaktan korkmuyor hissi yaratıyorsunuz. Türün öteki yazarlarına oranla ticari kaygılarınız da daha az gibi, hatta ticari başarıya metelik vermiyorsunuz. Bir sanatçı olarak yaptığınız işle ticari kazancı ne dereceye kadar ya da ne şekilde dengelediğinizi bilmeyi isterdim. Mesela bir kitapta sanatsal tercihlerinizi uygularken işin ticari boyutunun ne kadar bilincinde olursunuz? Bu piyasanın hikaye ya da romanlarınıza gerektiği ölçüde değer vermemesinden dolayı öfke duydunuz mu hiç? (Mesela Mrs. God benim için gözden uzak kalmış önemli yapıtlarınızdan biri.) Kariyerinize bugün başlıyor olsaydınız, çok para ve başarı kazanmayı hedefleyen bir roman yazmaya yönelik tutumunuz gençliğinizdeki yaklaşımınızdan ne derece farklı olurdu?

Hmm, Mrs. God az mı beğenildi? Doğrusu bu, benim için yeni bir haber! En iyisi bu novella üzerine konuşalım biraz. Eski bir evi ve sahibesini anlatan bir hikâye yazmak istiyordum, oysa birdenbire karısının başka bir adamdan hamile kaldığına inanan, bu yüzden kürtaj olmasında direterek onu buna razı eden bir adamın hikâyesi haline geldi. Adam içten içe yanıldığının, bebeğin kendisinden olduğunun farkındaydı ama kıskançlığı onu yarı deli bir “şeye” dönüştürmüştü. Sonrasında kayıp çocukların ve öfkeli bebeklerin hayalleri musallat olup işkence etmeye başladı ona. Bütün bunların hepsi doğrudan benim hayatımdan gerçekler. Üç yıl üzerinde çalıştığım Koko’yu bitirdiğimde çok sevdiğim bebeğimi kaybettim duygusuna kapılmıştım, zaten sonuçta romanımı bir kez yayımcılara verdim mi, o artık “benim” olmaktan çıkıp “onların” oluyor. Şimdi bu anlattıklarımdan anlayabileceğiniz üzere, dört ayımı hiç de ticari kazanç sağlamayacak bir tasarı üzerinde hummalı bir şekilde çalışarak geçirmişim. Elbette ancak kısa bir roman olabildi. Normal akışta bir romanı bitirmek için bir ila üç yıl harcamanız gerekir, bu arada hayatta kalmak için yemek yemeye, çocuğunuzun okul taksitlerini ödemeye filan da devam etmek zorundasınızdır. Meslek yaşamımda başarıyı erken elde edenlerdenim, okuyucularımın sonunda nereye varacağımı görmek için hep benim yanımda olacaklarını düşündüm hep. Bu yüzden onların ilgi ve sevgilerini de korumaya çalıştım. Yazmaya şu an başlıyor olsaydım eğer, seçimlerim değişmezdi, gene otuz yıl önce yaptıklarımı yapardım. Yani hemen hemen! Belki sadece farklı türlerde bu kadar dolaşmaz, belli bir türde yazmayı seçerdim. Amacım aynı olurdu: Belli bir türde yazılan kurmacayı edebiyata dönüştürmek. Benim gerçek hedefim bu.

Kısa bir süre önce sizinle yapılan bir söyleşide Yitik Oğlan, Yitik Kız’ı altı ayda yazdığınızı söylüyor ve geçmişte bazen bir kitabı bitirmenin üç yılınızı aldığını ekliyorsunuz. Şöyle demişsiniz: “Bu bu deneyim daha güzel ve kesinlikte daha doyurucuydu. Buna sebep olan şey de sürecin tamamen lekesiz, acısız geçmesiydi. O zaman kendi kendime düşündüm: ‘Böylesi bir deneyimi bir kez daha yaşamak ve acıyı tamamen arkamda bırakmak istiyorum.’ Geçmiş deneyimlerime bakıldığında kararlarını uygulamada çok da başarılı bir insan olmadığım aşikar. Ama artık yılda sadece bir kitap yazmak istiyor olduğum doğru. Kitaplarımın daha çok satmasını da istiyorum. Burada yazarlara özgü bir doyum ve başarı arayışı söz konusu. Daha çok yazarsam daha çok yol kat edermişim gibi geliyor bana sanki. Ya da daha çok yazarsam daha çok araştırma yapar ve kendi zihnimin daha derin köşelerini keşfedebilirmişim gibi hissediyorum.” Sözünü ettiğiniz o “acı” nedir? Daha kısa kitaplar yazmak nasıl oluyor da acıdan kurtulmanızı sağlıyor? Yazma alışkanlıklarınızı ne biçimde değiştirdiniz?

Evet, acı, ah o acı! Yazmak insana gerçekten de acı verebilir. Zor iştir. Hatta aslında hayattan bütünüyle bağımsız bir gerçeklik yaratmak kelimenin tam anlamıyla imkansızdır. Bununla beraber, yazarların kendilerini helak ederek başarmaya uğraştıkları şey de tam olarak budur: Gerçekliği icat etmeye çalışmak! Benim durumumda acı, yazma sürecinin tam ortasında hep kendimle karşılaşmaktan kaynaklanan bir duyguydu. Bununla başa çıkmanın yollarını epey genç bir yaşta öğrendiğimi sanıyorum. Bilincimin dışında olanlara güvenmeyi, zihnimde dönüp dolaşan kelimeleri dinlemeyi, onlarla savaşmamayı ve her şeyi yazmam gerektiğini çabuk keşfettim. Nasılsa düzeltmeleri yapacak zamanınız daima vardır. Umarım cevaplarımda yararlı şeyler bulursunuz. Ayrıca incelikli övgülerinizden dolayı çok teşekkürler.

via Peter Straub

Yazarın tüm kitapları İthaki’den çıkıyor.

1
Leave a Reply

1 Comment threads
0 Thread replies
0 Followers
 
Most reacted comment
Hottest comment thread
1 Comment authors
  Subscribe  
newest oldest most voted
Notify of

Uzun süredir nedenini bilmediğim bir şekilde yazı yazmaktan alıkoyuyorum kendimi. İçimde bir şeylerin demlenmesinden midir yoksa yaşadığın gel gitli duyguların çokluğundan ve beni bir şekilde ele geçirmiş olmasından mıdır bilemiyorum. Ne zaman bir yazıya başlasam sonu gelmiyor. Beklediğimi, bir şeylerin olgunlaşmak için kenarda durmamı istediğini düşünüp kendimi avutuyorum. Ama işte Engin Geçtan röportajında ve burada bulduğum bazı cümleler, beni şöyle bir salladı. Bir defa daha düşünmemi sağladı. Aşağıdaki cümleler de içime su serpmedi değil. :) “Galiba ben, yazarların kelimelerinin tükeneceğine ve yaratma sürecinin bir noktasında tıkanıp kalacaklarına inanmıyorum. Bazen zihninizdeki parçaların her birinin yerli yerine oturmasını beklemeniz gerekebilir elbette, ama… Read more »