Egoist okur

Pınar Kür: “İnsan kendi ülkesinde daha çok acı çekiyor”

Bir süredir bunun olacağını seziyor hatta neredeyse biliyordum. Kaç kez aramayı düşündüm ve kaygıya benzer bir his bana engel oldu. Kaybettiğimiz Pınar Kür, benim için Asılacak kadın gibi müthiş sarsıcı, insanı allak bulak eden bir romanın yazarıydı her şeyden önce, bir de sevgili Jean Rhys’ın çevirmeni… Çok üzgünüm.

Asılacak Kadın, Yarın Yarın, Akışı Olmayan Sular, Bir Deli Ağaç, Bitmeyen Aşk, Küçük Oyuncu, Bir Cinayet Romanı, Hayalet Hikayeleri gibi kitaplarıyla hep hatırlayacağımız, cinselliği büyük bir açık sözlülükle kaleme alan ve arada polisiye gibi erkeklerin tekelinde sayılan bir türe bile el atan Pınar Kür’le edebiyatı, televizyonu, değişen Türkiye’nin değişen değerlerini ve cazibeli bir kadın olarak erkeklerin dünyasında var kalma mücadelesini konuştuğumuz yıllar önceki bir röportajımızla anıyorum…

Hatırlayalım, bu röportajın yapıldığı yıllarda Pınar Kür, her cümlesi olay olan bir televizyon star’ıydı aynı zamanda.

Pınar Kür’ün yapıtlarını almak için
Kitaplarda okuduğumuz saçlar bize ne söyler?

Edebiyatın sivri dilli Anouk Aimee’si: Pınar Kür

Son günlerde sivri dili ve hükümet karşıtı sert yorumlarıyla öne çıkan romancı Pınar Kür güzel kadınların, erkekleri korkutacak kadar zeki olabileceğinin de bir kanıtı aynı zamanda. Kür’le söyleşiye giderken amacım biraz da bunu konuşmaktı. Nihayetinde öğrendiğimden beri hiç aklımdan çıkmayan bir anekdotla gidiyordum onu görmeye…

1960’ların Paris’inde geçiyor hadise… Pınar Kür ünlü fotoğrafçı Larry Shaw’la tanışıyor. Playboy dergisi için de çekimler yapan Shaw ünlü Fransız aktris Anouk Aimee’ye benzettiği Kür’den kendisine erotik pozlar vermesini istiyor. Aimee’yi bilirsiniz, Fransızların en ünlü oyuncularındandır. Bir Kadın Bir Erkek filminden hatırlayabilirsiniz kendisini.

Devamında ne olduğunu merak ediyorsanız, Mine Söğüt’ün yazarla nehir söyleşisinden, Aşkın Sonu Cinayettir adlı kitaptan okuyalım…

“‘Ben ileride meşhur bir yazar olacağım! Şimdi çıplak poz verirsem, ileride ne derler?’ dedim. ‘Merak etme, resimleri gören hiç kimse zaten senin yüzüne bakmayacak,’ diye güldü. Fotoğraf başına 1000 dolar alıyordu, ‘Yarısını sana veririm,’ dedi. En az beş sayfa basıyorlar; eder 2500 dolar. Eşim Can Kolukısa’ya anlattım. ‘Ben de para verip dergiyi mi alacağım’ deyince, konu kapandı.”

Şimdi kararını şöyle anlatıyor: “İnsan özgürlüğüne düşkün de olsa, ruhunda mı, kanında mı, bir doğululuk kalıyor. Kendim karar vereceğime, kocamdan izin istiyorum! Bana yakışmayan bir şey. Playboy’a poz verseydim fena mı olurdu? Hoş bir hatıra kalırdı gençliğimden. Bakıp bakıp, bir zamanlar ne güzelmişim derdim.”

“Benim çok şeye itirazım var; savaşa, aşka, aşkın biçimlerine…”

Hayata, olup bitenlere, siyasi mekanizmalara itirazı olan bir yazarsınız…

Şimdilerde televizyonda dile getiriyorum itirazlarımı ve başım yine belaya giriyor. İtirazı olmayan, düzenle uyuşan kişi, yazar olamaz. Kalemi kuvvetliyse reklamcı olabilir belki, edebiyatçı değil… Benim çok şeye itirazım var; savaşa, aşka, aşkın biçimlerine…

Televizyonda da dilinizi tutamıyorsunuz…

Tutuyorum, çok tutuyorum. O gördüğünüz susmuş halim.

Konuğunuz olan ABD dışişleri bakanı Hillary Clinton’ın pek üstüne gitmediniz ama…

Tamamen benim programım olsa, daha sert sorular sorabilirdim. İnsan hakları konusunda büyük gelişmeler kaydettiğimizi söyledi mesela. Sendikaların işlevsizleştirildiği, 301’in varlığını sürdürdüğü bir dönemde buna katılamazdım.

Niçin sizin programı seçti?

Türkiye’nin daha aydınlık yüzünü; kadınları simgelediğimiz düşünüldüğünden. Tartışan, konuşan kadınlar olmamız da etkili oldu herhalde. Bu iyi bir şey bence, ABD ılımlı İslam modelini desteklemekten vazgeçmiş görünüyor.

Televizyon yazarlığınızı etkiliyor mu ?

Yazdığım şeylerin tersini söylemiyorum ki. Sadece daha az vaktim var artık.

“Kadın yazarlardan duygusallık bekleniyor. Tamam, benim duygusal öykülerim de var ama hiçbiri ağlak değil”

Edebiyata gelirsek, ortak arkadaşımız olan bir yönetmen sizin Türk edebiyatının “en erkek gibi yazan” kadını olduğunuzu söylemişti. Onun gözünde bu bir övgüydü. Siz nasıl bakıyorsunuz yazar-kadın yazar ayrımına?

Erkek karakterler de yaratıp onların sesiyle yazdığım için böyle deniyor. Fakat bu tanımda beni rahatsız eden bir şey var; kadınların yeterince açık sözlü olamayacaklarına inanan, kadınları küçük gören bir zihniyete işaret ediyor. Kadın yazarlardan beklenen şey, duygusallık. Tamam, benim duygusal öykülerim de var ama hiçbiri ağlak değil.

Edebiyatta cinselliği yazmak daha çok erkeklerin tekelindeydi. Bunu yazmak size ne gibi zorluklar yaşattı?

Cinsellikle benim kadar uğraşan ve benim kadar açık sözlülükle yazan başka bir kadın yazar yok. Halide Edip ve Sevgi Soysal bile sadece kıyısından dokunmuşlar meseleye. Eski filmlerde iki insan öpüşünce ay buluta girer ya öyle… Benim için bir dönem “Ufff, amma çok şey biliyormuş bu kadın,” gibi yorumlar yapılıyordu. Ünlü bir eleştirmen, “Pınar Kür burjuva dünyasını iyi tanıyor, özellikle yatak odalarını,” diye yazmıştı.

Güzel, cazibeli bir kadınsınız. Duruşmalara giderken  arkadaşlarınızdan mücevher ödünç alıyor, süsleniyormuşsunuz. Süslenmek bir savunma silahı mıydı?

Sıkı yönetim mahkemesiydi, komünizm propagandasından yargılanıyordum. Süslenip püslenip gitmiştim. Hakim şöyle bir bakıp “Avrupa’larda, kolejlerde okumuşsunuz, nereden aklınıza geldi böyle şeyler yazmak,” diye sordu. Saf numarası yapıp, “Hakim Bey, çevremde gördüğüm bazı şeyleri romanlarımda yansıttım, hepsi bu,” dedim. Kitaplarım yıllar sonra beraat etti. Eh, okuyup sokağa düşen falan da olmadı.

Muhaliflik yaşla birlikte azalıyor mu? Çetin Altan’ı eleştirmiştiniz, onu hapse atan devletin ödülünü kabul etmesiyle ilgili olarak…

301’in var olduğu, insanların kültürel açıdan süründükleri bu korkunç baskı döneminde iktidara yakın olmak bir yazara yakışmazdı. Bu memleketin bazı aydınlarının hükümeti desteklemesi karşısında kelimesiz kalıyorum. Başbakan, yüzde 47’yle geldiklerini söyleyip duruyor ama demokrasiyle uzaktan yakından ilgisi olmayan bir hükümet var başımızda. 12 Eylül’de bile görülmemiş baskılar söz konusu.

Okurun tepkisi ne oluyor sevdiği yazarların ani değişimi karşısında? 

Ben okumuyorum artık o yazarları. Öte yandan başka bir sürü kişi tam da değiştikleri için onları okumaya başlıyordur.

Siz kendinize hangi yönlerden değişme hakkı tanıyorsunuz?

Gelişerek değişmek var, geriye giderek değişmek var. Ben, gençliğimde  inandığım şeylerin tam aksini düşünmüyorum mesela. Yine de insan bazı şeyleri eskisi kadar hevesle yapamıyor, yavaşlıyor. Bir Türk olarak Paris’te yaşasam belki bu kadar kapana kısılmış hissetmezdim kendimi. Fakat bir Fransız olarak Paris’te yaşasam bu kez ben Sarkozy karşısında  çıldırabilirdim. İnsan kendi ülkesinde daha çok acı çekiyor.

“Edebiyata ara verdiğimde mutlu değildim. Gel gör ki, yazarken de mutlu olamıyorum”

Yazma isteğiniz azaldı mı bu koşullarda?

İki senedir bir romanla uğraşıyorum, uğraşıyorum, sonra bırakıyorum. Altı aydır hiç yazmadım mesela. Edebiyata 10 sene ara vermiştim ve o zaman da mutlu değildim. Gel gör ki, yazarken de mutlu olamıyorum. Bir de ama yazarlık öyle bir iş ki, zamanla, sen ne kadar iyi olursan o kadar zorlaşır.

Yaş ilerledikçe aşık olamazsın çünkü artık kimseyi beğenemezsin. Bunun gibi mi?

Aynen öyle. Sonra edebiyatla uğraşan okur da pek kalmadı. Özal dönemi bugünün okurunu olumsuz anlamda değiştirdi. Öğrencilerimden biliyorum, gençlerin hayatında kitaplar değil, internet var. Bir tık’la sorduğu sorunun cevabına ulaşıveriyor. Üstelik yetiniyor o cevapla, daha fazlasını araştırmıyor.

Bitmeyen Aşk’ta aşkın insanı deliye çevirme halini anlatmıştınız. 21. yüzyılda aşk da değişti mi?

Değişmez mi! Aşktan da diğer her şey gibi zahmetsiz ve kolay olması isteniyor artık.

Kadınlar fark etmeden psikanaliz yapıyor

Muhalif bir duruşunuz var. Bir de sanırım cinayetler, polisiye kurgular ve mizahi üslubunuz yüzünden erkek yazarlar onların alanına el attığınızı düşünüyor…

Erkekler, kadın yazarların sadece kadın sorunlarını dile getirmelerini bekliyor. Ben hiçbir zaman bununla yetinmedim. Öte yandan bizdeki bazı erkek yazarlar kadınları anlaşılmaz bulduklarını söyleyip durur. Oysa Flaubert ya da Tolstoy gayet iyi anlar kadınları. Fakat şu var; Türkiye’de yaşayan kadınlar avantajlıdır aslında. Sürekli hakları yendiği ve ikinci sınıf vatandaş muamelesi gördükleri için kendi ayakta kalma yöntemlerini icat etmek zorunda kalırlar. Sıradan kadından bahsediyorum elbette, yazardan değil. Hakkım olan şeyi erkeğe çaktırmadan nasıl elde edebilirim diye düşünür bir kadın mesela.

Hedefe dolambaçlı yoldan gitmeyi deniyor belki de…

Evet, tabii bunu yapabilmek için adamı anlaması lazım. O adam neye kızacak, neye alınacak, bunları keşfedip üzerinde çalışması lazım. Erkeği çözümleyecek ki, idare edebilsin. “Ne münasebet, nasıl izin vermezsin, bu benim en tabii hakkım,” dese, dayak yiyecek ya da…

Psikanaliz yapıyorlar adeta…

Evet, fark etmeden psikanaliz yapıyorlar. Türk kadını psikoloji bilmek, insan ruhundan anlamak zorunda. Bu yüzden bizde kadınlar daha iyi yazar olma potansiyeli taşıyor.

Gülenay Börekçi

Subscribe
Notify of

0 Comments
oldest
newest most voted
Inline Feedbacks
View all comments