Egoist okur

“Sağlıkta kullan hanımefendi, güzellikte ve mutlulukta bunu giy…”

Emine Çaykara’nın geçen hafta başladığı Yenikapı tefrikası sürüyor. Bu defa bu devasa alanın içinde zamanda yolculuk yapıp farklı dönemlere ışınlanıyoruz. Hazır olun, yolculuk başlıyor.

hanimefendi yenikapi egoistokur (3)

“Sağlıkta kullan hanımefendi, güzellikte ve mutlulukta bunu giy…”

Marmaray’la metro çalışmalarının iyice hızlandığı, mühendislerin ördüğü duvarların yükseldiği, iş makinelerinin daha da arttığı, gürültünün alandaki kuş seslerini bastırdığı, arkeologların alanlarının haliyle küçüldüğü 2011 mart ayındayız. Az kaldı, yakında aşık olduğum yepyeni bir çehreye bürünecek ve ben ne hissedeceğim bilmiyorum. Karmaşık duygular, o an gelince açmamak üzere gözlerini kapama hissi…

Konuştuğum, dokunduğum ahşap parçaların, gri-kahve toprakların, o limanın üzeri yeni modern yapılarla mı dolacak? Güneş artık çanak çömlekler yerine cam yapılara mı yansıyacak? Yenikapı’daki o alana, daha doğrusu içindekilere, ana karnındaki çocuk misali yüzlerce yıl sakladıklarına vurulduğum ve o anlara tanıklık ettiğim için mi tüm bu karmaşık hisler? Toprağın içindekiler çıkarılmış, özenle tasnif edilmiş, saklanmış ve bir gün herkese sergilenecek olsa da müstakbel ayrılık, sevgisiyle bir olmuş iki bedeni ortadan ikiye ayıran tuhaf bir duygu…

Aşığın maşukuna her sözü yüreğinden geçerek gelir; titreyerek, özenle seçilerek… 1970’ler son romantiklerin yaşadığı dönemdi, 1980’ler tuhaflığa evrilme, 1990’larsa oldukça tuhaf tı, 2000’lerle birlikte hayatımıza hem arsızlık hem de sözünü bilmeme girdi, yani anlayacağınız masumiyet çağı dediğimiz, aşkta ve aşıkta aradığımız masumiyet ancak hatıralarda kaldı, hem bırakın masumiyeti utanma çağını bile bitirmiş olarak başladık bu döneme. Oysa içinde yetiştiğimiz toprakların büyükleri ne der: ‘Sözünü bil, pişir, ağzında der, devşir’ Ben de onu size anlatırken sözü ağzımda pişirip devşirmeye çalışacağım.

hanimefendi yenikapi egoistokur (4)

hanimefendi yenikapi egoistokur (5)

Önce bu koca dev alanın ilk günlerini hayal etmenizi istiyorum. Ama henüz çok geriye gitmiyoruz, ilk yolculuk sadece kazının başladığı 2004 yılına… Kazı alanındaki arkeologların alanı tanımlaması şöyle: Bir serap misali, çünkü her yer kum tabakası… O kadar ki çantanı al güneşlenmeye git modeli. Düşünsenize… Tabii ki onlar burada kurtarma kazısı için buradalar… Biraz açalım, kurtarma kazısı şu demek; kazı kararını onlar almamış, Ulaştırma Bakanlığı, burada İstanbul’un ulaşım sorunu için çözüm olacak Marmaray ve belediyede metro projelerini gerçekleştirmeye karar vermiş. Bazı yerler kamulaştırmış, yani proje böylece başlamış; anlayacağınız işin maddi yükünü –ki bu büyük bir yük- onlar karşılıyor ve arkeologlar çağrılıyor. Her yeri tarih olan İstanbul’da yapılan her temel kazısına İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin arkeologlarının gittiğini belirterek burada bir parantez açalım. Tabii ki bu alanın eski liman olduğu onların bilgisi dahilinde, kitaplarda yazılı. İşte o günden bugüne çalışma başlıyor.

Alanda 500’ü aşkın kişi koşuşturuyor, elbette çoğu işçi ve mühendisler ama 50’ye yakın arkeolog var. Müzede görevli arkeolog sayısı 30’la sınırlı olduğu ve kazı dışında bir çok başka işleri olduğu için Yenikapı’da çalışmak üzere, ki bu da bir ilk ve çok önemli bir deneyim olarak ülke tarihimize geçmiş durumda, serbest arkeologlar -50’ye yakın- alınıyor; sorumluluk müzede olarak hep birlikte çalışmak üzere işbölümü yapılıyor.

IúSTANBUL ARKEOLOJIú M†ZELERIú MARMARAY YENIúKAPI ARKEOLOJIúK KA

IúSTANBUL ARKEOLOJIú M†ZELERIú MARMARAY YENIúKAPI ARKEOLOJIúK KA

Şimdi zaman içinde yolculuk yapma zamanı… İsterseniz gözünüzü kapayarak isterseniz ışınlanarak Marmara Denizi’nin bugünkünden farklı tatlı su gölü olduğu günlere gidin. Karadeniz de o sırada bir tatlı su gölü… Boğaz deseniz henüz oluşmamış. Günümüzden yaklaşık 8000-8500 yıl önce sevgili kentimizin bu kazılarla ortaya çıkan ilk İstanbulluları işte o tatlı su gölünün kıyısında yaşıyor. Buraya yerleşmişler, çünkü gölden balık avlıyor, çevredeki zengin bitki örtüsüyle karınlarını doyuruyorlar. Her şey güllük gülistanlık kendi halinde akarken günümüzden 7500 yıl önce kuzeydeki buzullar erimeye, deniz seviyeleri değişmeye başlıyor. Küresel buzul erimesi sonucu Akdeniz’in su seviyeleri yükseliyor, Akdeniz’den Ege’ye, Ege’den de Çanakkale Boğazı yoluyla Marmara’ya tuzlu su akımı başlıyor. Bütün bitki örtüsü ve yaşam alanları değişiyor. Marmara tuzlu su denizi haline geliyor. Yenikapı arkeologlarının deniz seviyesinin yaklaşık -6.30 metre altında bulduğu ilk İstanbulluların yerleşimi de sular altında kalıyor. Geriye balık avlamak için kullandıkları yay ve kano küreklerini, ne için kullanıldığı bilinmeyen kütüklerini, ahşap parçalarını ve mezarlarını bırakıyorlar…

Deniz yükselince zamanla taşıdığı çakıl ve kumlar burada bir tabaka oluşturuyor ve artık bu alan deniz haline geliyor. MÖ 6. Yüzyılın ortasından MS 4. yüzyıla kadar burası deniz. Arkeologlar bulunan kalıntıları analiz ederek burasının MÖ 550’den MS 4. yüzyıla kadar doğal liman olarak kullanıldığını saptıyorlar. Surlar içindeki Konstantinopolis şehrine, esas liman Haliç’e fırtına nedeniyle gidemeyen gemiler buraya sığınıyor. Doğu Roma imparatoru Konstantin bu doğal limanı limana yapılar ekliyor, kıymetlendiriyor. İşte en çok bu dönemden itibaren çok yoğun eser çıkıyor alandan. Thedosius Limanı olarak isim alacak, kitaplara geçecek bu liman 11. Yüzyıl sonuna kadar faal olarak çalışıyor. Bu arada limana akan eski adı Lykos olan Bayrampaşa deresini atlamayalım. Lykos deresi yüzyıllar boyunca buraya atık taşıyor, denize dökülüyor ya, çakılları, kumları, balçıkları taşıyor da taşıyor, o kadar ki 11. yüzyıldan itibaren liman doluyor. Liman dolunca burası karaya dönüşüyor ve sadece kıyı denizciliği yapılıyor artık. Her alan o zaman da değerlendiriliyor ve Bizanslılar bu alana şapel yaptırıyor, ölülerini gömüyor.

Fetih sonrası Osmanlı döneminde Marmara kıyısını dolaşan bu surlara yeni bir kapı açılıyor ve bu kapıya Yenikapı adı veriliyor, ki sonradan semtin adı oluyor. Bugün kazı yapılan bu alan zaman yolculuğunda bu defa bir bostana dönüşerek çıkıyor. Yıllarca İstanbul’un sebze meyve ihtiyacın karşılayan meşhur Langa Bostanları olarak herkes buradan alışveriş yapıyor, buradan dağılıyor sebze meyve… Langa, salatalığıyla meşhur en çok. Cumhuriyet dönemine gelindiğinde bu defa bostanlar kullanılmaz hale geliyor ve üzerlerine yerleşim kurulup binalar yapılıyor.

hanimefendi yenikapi egoistokur (7)

hanimefendi yenikapi egoistokur

Bütün bu uzun yolculuktan bize kalan eserleri, batıkları, oradaki yaşamı bir sonraki yazıya bırakmadan önce kazının vurulduğum parçalarından birine, 5 ila 7. yy arasında yaşamış eski hemşerimizin sesine kulak verelim: “Sağlıkta kullan hanımefendi, güzellikte ve mutlulukta olup (bunu) giy”

Bu yazı, yuvarlak topuklu, sivri burunlu sandaletin üst yüzeyinde yazılı, grafitiyle kuş ve çiçek figürleriyle süslenmiş olarak… Teşekkürler zarif beyefendi, sizden haber almak, sesinizi duymak bizi çok mutlu etti.

Emine Çaykara

4
Leave a Reply

3 Comment threads
1 Thread replies
0 Followers
 
Most reacted comment
Hottest comment thread
4 Comment authors
  Subscribe  
newest oldest most voted
Notify of
efsun guztoklusu

estetik gurulu herşeyden biraz egoistokur iyi ki varsınız. site olarak hem görsel hem düşünsel bir çok esere
yer veriyorsunuz. sizi ve sitenizi canı gönülden, artık sitemiz de derim, kutluyorum. nice güzel paylaşımlara… estansia del amour… sevgiyle kalın…

elifnur

bütün huzursuzluğumun içinde bu cümle beni o kadar mutlu etti ki. içim aydınlandı. ”teşekkürler beyefendi, sizden haber almak ne güzel.. yüzlerce sene gecikmiş selamımı ederim. ”

Dilek Vidana Tavaşoğlu

Sevgili Eminecim,

Elifnur’a katılmamak elde değil…
“Teşekkürler zarif beyefendi, sizden haber almak, sesinizi duymak bizi çok mutlu etti” derken aslında arkeolojinin büyüsünü ne güzel ifade etmişsin… yüzyıllar öncesinden haber alıyoruz, bu çok heyecanlı birşey, özellikle bunu kazıyıp ilk çıkaranlar için çok daha sarsıcı bir duygu olmalı.

Tarihimizle ilgili bu güzel gelişmeleri bizlerle paylaştığın için teşekkürler.

Emine

Herkese teşekkürler, sevincimi ve duygumu paylaşabildiysem, size de bulaştırabildiysem ne mutlu bana…