Egoist okur

Jeremy Dyson: “Bir eserde hayalet varsa, haz ve günah da vardır”

2009 yılında paranormal olaylarla ilgili haberler yapan eski bir gazeteci olan Aiden Fox, İngiliz aktör, senarist ve yazar Jeremy Dyson’ı arayarak “Bugüne kadar bir sürü gerçek hayalet vakasına tanık oldum hatta onları yazdım. Şimdi sizden hepsini yeniden yazmanızı istiyorum” der.

Bu teklif ilk başta Dyson’a biraz acayip gelir. “Hayalet avcısı”, pardon hayalet gazetecisi Fox, ricasının sebebini mealen şöyle açıklar: “Yazdığım vakaların dergi ve gazete köşelerinde unutulmalarına gönlüm razı gelmiyor. Onları bir edebiyatçının ölümsüzleştirmesini istiyorum.”

Böylece Dyson geçmişte o olayların yaşandığı yerleri ziyaret etmek için tüm İngiltere’yi baştan aşağı dolaşır. Tanık olduklarını Fox’un geçmiş deneyimleriyle harmanlayarak ortaya Edgar Allan Poe-vari lezzette bir kitap çıkarır.

İngiliz Indepentent Gazetesinin “Cesaretin varsa aç” diye tarif ettiği bu ürkütücü kitapla ilgili olarak Dyson’la konuştuk. Şahsen en merak ettiğim şey, Aiden Fox’un gerçekten varolup olmadığıydı. Hayalet görüp görmediğini de sordum tabii… İlkine cevap vermedi. İkincisine ve diğer sorularıma cevapları aşağıda…

Söyledikleri arasında en güzeli şuydu: “Hayaletler benim için spiritüel bir varoluşun şifreleri. Gittikçe daha seküler ve maddeci hale gelen bir dünyada, en azından Batı dünyasında, anlam bulmak adına gidebileceğiniz engin ve gerçek bir deneyim alanı var hâlâ. Aydınlanma sonrası Batı dünyası kutsalla alakasını gitgide yitirdi ama sanırım hayalet hikayeleri, hayatın ihmal ettiğimiz bu alanıyla temas edebilmek için elimizde kalan pek az imkandan biri.”

Gülenay Börekçi

Jeremy Dyson photographed by Charlie Hopkinson © 2005 October

Bugün bildiğimiz anlamda hayaletlerin tarihi pek eski değil. 19’uncu ve 20’inci yüzyılın başlarında, fotoğraf sanatı yeni yeni ortaya çıktığında oluşmuş bir mefhum hayalet. O yıllarda birileri edebi metinlerde ve şehir efsanelerinde anlatılan hayaletlerin fotoğraflarını çekmeye çalıştı. Bunun da aslında sadece fotoğraf sanatının ilerlemesine faydası oldu.

“19’uncu yüzyıl öncesinde bugün bildiğimiz türden hayaletler de yoktu medyumlar da”

Bana hayaletler insanoğlunun en büyüleyici icatlarından biri gibi geliyor. Siz ne düşünüyorsunuz?

İnsan neye inanmak istiyorsa, gerçek odur.

Yani?

Bakın; bugün bildiğimiz anlamda hayaletlerin tarihi pek eski değil. 19’uncu ve 20’inci yüzyılın başlarında, fotoğraf sanatı yeni yeni ortaya çıktığında oluşmuş bir mefhum hayalet. O yıllarda birileri edebi metinlerde ve şehir efsanelerinde anlatılan hayaletlerin fotoğraflarını çekmeye çalıştı. Bunun da aslında sadece fotoğraf sanatının ilerlemesine faydası oldu. Mesela aynı film karesine üstüste birkaç kez farklı pozlar çekilince ortaya çıkan görüntüler hayaleti andırıyordu, bu fark edildi. Bugün bildiğimiz şeffaf, tülümsü hayalet imgesi böyle ortaya çıktı. Daha eski tarihlerde ruh çağıran insanlar ya da medyumlar falan da yoktu ortalıkta.

Shakespeare’in oyunlarında bile hayaletler yok muydu?

Evet ama bugün hayalet dendiğinde gözümüzün önünde canlanan imgelere hiç benzemezdi Shakespeare’in hayaletleri. Doğrulup mezardan kalkan ölüler değil, daha çok karakterin iç dünyasını anlamamızı sağlayan metaforlar, rüyaya benzer imgelerdi onlar.

Peki esas soru şu o zaman: Hayaletlere niçin inanıyoruz, bize ruhun ölümsüz olduğunu hatırlattıkları için mi?

Hayaletlere inanma sebeplerimizden biri ölüm korkumuz, bu doğru. Ama ölümden niçin korkuyoruz diye de sormamız gerek o zaman. Öldüğümüzde bilincimize ne olacağını bilmiyoruz, belki o yüzdendir. Bilinç dediğimiz şey bizim için yaşarken bile bir sır. Bilim bu konuda yeterli bulgu elde edemedi. Hekimler ameliyat sırasında uygulanan genel anestezi yönteminin nasıl işlediğini bile tam olarak çözebilmiş değil. Sadece bazı kimyasalların bilincimizi bir şekilde etkilediğini biliyoruz, ama bunun nasıl gerçekleştiği konusunda pek fikrimiz yok.

Peki ya siz, siz neden hayaletlerle ilgileniyorsunuz?

Bir metafor olarak hayalet imgesini edebi açıdan güçlü buluyorum. Yazara farklı psikolojik ve etik durumları tahlil etme imkanı veriyor. Kurgu açısından da mükemmel fırsatlar sunuyor. Okuduğunuz şeyde hayalet varsa, haz ve günah da var demektir. En korkutucu hayalet hikayesini bile bir yönüyle eğlenceli yapan şey bu.

Neden hayalet öyküleri yazıyorsunuz?

Hâlâ bir cevap mı istiyorsunuz? Peki. Hayaletler benim için spiritüel bir varoluşun şifreleri. Gittikçe daha seküler ve maddeci hale gelen bir dünyada, en azından Batı dünyasında, anlam bulmak adına gidebileceğiniz engin ve gerçek bir deneyim alanı var hâlâ. Aydınlanma sonrası Batı dünyası kutsalla alakasını gitgide yitirdi. Sanırım hayalet hikayeleri hayatın ihmal ettiğimiz bu alanıyla temas edebilmek için elimizde kalan pek az imkandan biri.

Ne zaman başladınız bu konularla ilgilenmeye?

Çocukluk hatıralarımın hepsi hayaletlerle ilgili. 6-7 yaşındayken Perili Ev diye bir oyun setim vardı, bayılırdım. Monopol’ün tekinsiz versiyonu gibiydi… Zar atıp o malum mahlukların mesken tuttuğu evleri tahtanın üstünde ilerletiyordunuz. Büyüyünce korku türündeki haftalık çizgi roman dergileri Shiver ve Shake’i almaya başladım.

jeremy dyson tekinsiz kitap egoistokur gulenay borekci 1

“Fazla bir şey görmedim aslında, sadece bir kötü ruh ve birkaç garip tesadüf”

En büyük korkunuz nedir?

Doğaüstü hiçbir şeyden korkmam. Korkularım gayet sıradan, sıkıcı şeylerdir. Sevdiğim birine zarar gelmesi vesaire…

Paranormal bir olay geldi mi başınıza?

Birkaç kez. Bir tanesi gerçekten çok acayipti. Psikanalist Jung’in eşzamanlılık teorisini doğrulayan acayip bir rastlantıydı belki, bilmiyorum. Başka biriyle aynı anda aynı şeyi yaşamak… Anlatmayayım izin verirseniz. Ara sıra başka bazı tuhaf şeyler de oluyor… Evrenin gizli güçleri harekete geçiyor ve ben her nasılsa normalde görmemem gereken bir şeye tanık oluyorum. Sanki perde bir an için açılıp sonra aynı hızla kapanıyor.

Ama bir şeyler de anlatmalısınız… Hayalet gördünüz mü mesela?

Açıkçası kitaplardaki tarzda bir hayalet görmedim. Çocukken Leeds Şehir Kütüphanesi’nde hayalete benzer bir şeye temas etmiştim. Veya öyle sanmıştım. 10 yaşındaydım. Annem alışverişe gitmiş, beni de onu beklemem için kütüphaneye bırakmıştı. Üst kattaki küçük odalardan birinde kitaplara bakıyordum. Bir şey oldu, içeri kötücül, şeytani bir varlık girmiş gibi geldi bana. Resmen ödüm koptu. Panikle dışarı koştum. Aradan onca yıl geçti, aklıma geldikçe sırtımdan terler boşanır. Tekinsiz Kitap’ı yazarken yaptığım araştırmalar sırasında da o binanın perili olduğuna dair söylentiler duydum, kötü bir ruh yaşıyormuş, doğru mu bilemem.

Bir tane daha anlatın…

Eski evimizde başımıza geldi. Ev bizim değildi, kirada oturuyorduk. Büyük kızım daha bebekti. Ucunda plastik bir vantuz bulunan fil şeklinde bir oyuncağı vardı, küvetin kenarına tutturuyorduk. Bir gece uykudan uyanıp tuvalete gittim, fil küvetin yanındaki duvarın en tepesine tutturulmuştu. Merdivensiz ulaşılabilecek bir yer değildi ve evdeki hiç kimse filin oraya nasıl gittiğini bilmiyordu. Bu olay benim için hala muamma.

Kitapta bir iki tane içinde hiç hayalet olmayan hayalet hikayesi de var…

Stephen King, Stephen Crane’in Cesaret Madalyası adlı romanını, “İçinde tek bir hayalet bile olmayan muhteşem bir hayalet hikayesi” diye tarif etmişti. Hayalet hikayesi aslında atmosfere dair bir şey. En sevdiğim yazarlardan Robert Aickman’ın hikayelerinde de hayalet yoktur ama doğa üstü korkularımızı tetiklemeyi başarır.

Birçok hayalet romanı “roman içinde roman” yahut “roman içinde mektup” tekniğiyle yazılıyor. Tekinsiz Kitap’ta da bu var. Sanki yazmakla ruh çağırmak arasında bir bağlantı varmış gibi.

Haklısınız, kitap içinde kitaplar her zaman türün en önemli parçasını oluşturdu. Bram Stoker’ın Drakula’sı hayali mektuplar, günlükler, gazete haberleri ve daha bir çok yazılı metinden oluşuyordu. Alışkın olduğumuz, günlük hayatımızın bir parçası olan bu nesneler bilinçaltına inmeyi kolaylaştırıyor belki de. Yahut rüya içinde rüya etkisi yaratıyor, hipnotize ediyor. Bilmiyorum, bunu düşünmeliyim…

Hangi yazarlardan etkilendiniz, edebiyatta kahramanınız kim?

O kadar çok ki. Az önce sözünü ettiğim Robert Aickman ve bir de Ramsey Campbell var. Onların üsluplarını gençken çok taklit etmeye çalıştım. Çocukken H.G. Wells ve Roald Dahl’ı severdim. Sonra John Fowles, Iain Banks gibi yazarları okumaya başladım. Graham Swift’in Waterland’i benim için eşsizdir.

“Hayaletlerin rönesansı beyazperdede gerçekleşti”

Jeremy Dyson İngiliz televizyonunun en ünlü isimlerinden biri, senarist ve aynı zamanda oyuncu. Komik ama karanlık dizi The League of Gentlemen’in yaratıcısı. Olivier ve İngilizlerin Emmy’si kabul edilen Bafta ödülleri sahibi. Ama doğrusu ona hayaletler dışında soracak soru bulmakta zorlandım…

21’inci yüzyılda hayaletler hâlâ emniyette mi? Bana potizif bilimlerin ve şüpheci zihinlerin saldırısı altındaymışlar gibi geliyor…

Endişe etmeyin, hayaletler kendilerine bakacak güçteler. Özellikle sinema onları şahane besliyor. Sinematik bir rönesans yaşadıkları bile söylenebilir. Hollywood’dan Altıncı His, Paranormal Aktivite, Ruhlar Bölgesi, Uzakdoğu’dan Ringu, Karanlık Su, Garez, Avrupa’dan Diğerleri, Yetimhane, Şeytanın Belkemiği… Hayaletler beyazperdede daha önce hiç olmadıkları kadar canlı.

Gülenay Börekçi

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of