Egoist okur

Kurgusal sokaklar

Ece Dorsay… Müzisyen. Şair. Kırmızı Karanlık ve Kum Saati diye iki albümü, Mor Rüya adlı bir şiir kitabı var. Söylediği şarkıların sözleri de müzikleri de kendisine ait. Jeff Buckley, Leonard Cohen, Morrissey, Janis Joplin gibi şair müzisyenlerden, deli ruhlardan etkileniyor en çok. Hiperaktif bir zihin, duyarlı bir kalp… Melankoliye eğilimli gibi ama bugünlerde kim yeterince neşeli ve hafif ki? Savaşçı ruhu onu özel kılan şeylerden. “Elinde kılıcı atının üzerinde ilerleyen bir Don Kişot” olduğunu söylemiş bir röportajında ve bence bu mükemmel bir tarif.

İşte şimdi sizi, bu nevi şahsına münhasır insanın biraz tedirgin ama aynı zamanda çok cesur ilk öyküsüyle baş başa bırakıyorum…

Gülenay Börekçi

ece dorsay egoistokur kurgusal sokaklar 2

Soldaki fotoğraf, Kaan Bağcı’nın muhteşem çalışmasından. Tamamını görmek için bu adrese bakabilirsiniz.

Kurgusal sokaklar

Sözlerin kurgusal sokaklarından bir kütüphane yaratmaya çalışıyordu. Kendi hayatının uzaktan kumandasını sözlere emanet etmişti. Piyano tuşlarına dokunur gibi deniyordu usulca gündelik işleri başarmayı. Bir ön sevişme gibi keyif alıyordu beyaz sayfanın çağrısından. Çerez gibi gelen sohbetlerin uzağında, kendi bayraklarının tuzağında görünmez bir flamayla geziyordu. Bisikletine binip arka sokaklarda tur atan yazlıktaki çocuğun masumiyetiyle, yerlerdeki kusmuklara basmadan ilerlemekti nihai amacı. Issız bir bulvarı, yavaşça geçiyordu, elindeki mezurayla her karşılaştığı engelin ölçüsünü alıyordu.

Sefaletin kol gezdiği, nefretin bilendiği sokaklarda aşkı arıyordu. Nerede bulacaktı şefkatin en saf halini? Zar atıp durdu, çift gelene kadar denedi, yoksunluğa zar attı, fırtınaya zar attı, sessizliğe zar attı, inadına hep zar attı. Zar tutmayı bilenlerin şehrinde, eldivenlerini bile giymedi, çıplaktı kalbi ve yüreği… Yol şeritleri yüreğini dağlıyordu, yol gösteriyor ama yolu da kaybettiriyordu. Tuhaftı. Spot ışıkları hep başkalarına doğru bakıyorken, tek dileği çoban yıldızının her daim yol göstermesiydi ona.

Açık saçık bir filmin sonunda hissedilen boşluk hissi, tüm hayatlara yayılmış bir modern insan çaresizliğiydi. Temkinliliği bir kenara bırakıp kovboyu olmak istiyordu kasabasının. Pasifik dalgalarında bir sörfçü, siyah beyaz filmlerde esas adam, çöllerdeki kum fırtınası olmak… Kulağa ne kadar büyülü geliyordu hepsi.

Vicdanı bozuklar bahçesinde, kendini kandıranlar ülkesinde tematik yalanlara teslim olmuştu etrafındakiler. Çabuk karar ver dedi bir ses. Yoksa boğulacaksın. Labirentte gezmekten keyif aldığı eski günlere ne olmuştu acaba? Hayatın labirentleri, oyunlardakine benzemiyordu. Sözlerin kurgusal sokaklarına bir U dönüşü yaptı. Plakasız bir arabaydı, hiç denenmemiş yolları arayan. Kamusal alanların yalnızlığında, kameralara sahte gülücük atan deterjan kutusu gibi manasız yüzlerin ifadesizliğinde kişilikli bir bahçe bulmak zordan öte, imkansız gibiydi.

Kifayetsiz muhterislerin, şak şak’çların, papağan kılıklıların revaçta olduğu düzenbaz bir düzenin minyatür odalarında sıkışıp kalmak, kabusun acı soslu haliydi.

Ucuz bir filmi sürekli ileri sarıp sonunda atmak, en ön raflarda zorla göze sokulan basit kitapların arka kapaklarını okumak, pasifikte sörf yapmak isteyen bir ruhun son seçeneği bile olmamalıydı. Kirli hissettiren ne varsa, bir marifet gibi her gün çaresiz hayatlarımıza sunuluyordu. Güzel hissettireni yakalamak ise kişisel bir iç savaşın ve zor bir sürecin cilveleriydi. Yasak elmayı ısırmak için puan toplamaya gerek yoktu hayattan. Gökten zembille inen bir şans meleğinin yol göstermesi yeterliydi. İndiği anda ışıltılar saçılacaktı etrafa ve kalbin pasları silinecekti.

Arabasının farlarını yaktı, yoksunluklar şehrinden kaçmak için ana yoldan sapmaya çalıştı. Hızla sürdü arabayı. Direksiyonun kontrolünü kaybetmek de istemiyordu. Dengeyi bulmak zordu. Felaket habercilerinin otostop çektiği yolun iki yanına da bakmak istemiyordu. Gereksiz birer dikkat dağıtıcıydı tüm işaretler.

Kurgusal sokakların en başına döndü. Kişisel labirentini ısmarlamıştı çoktan. Ne yaparsa yapsın, labirenti kafasında oldukça sokaklar da göz kırpmayacaktı ona. Yol işaretlerinin tersine sürecekti arabayı. Çarpışma riskini göze alarak ilerledi, ilerledi , ilerledi…

Ruhunun yeraltına inip metroya bindiği günler de oldu, geride bıraktığı insanların bezgin suratlarına maruz kalıp, onlarla aynı yöne gittiği an’lar. Hayır dedi, direksiyon bende olmalı, ayartıcılar ve otostopçulara inat. Yoldaki fahişeler daha onurluydu etrafa zehrini saçan nefret dolu kalplerden. Arabayı okyanusa sürdü, sörf tahtasına sarıldı, dalgalarla tek başına savaştı, pasifikteki sörfçü gibi dengede durmayı öğrendi. Yosunlar, balıklar, yağan yağmurlar yoldaşı oldu. Yabani hayatın, sezgilerin insanlarla arasına koyduğu mesafeyle daha fazla yüceldiğine tanık oldu. Sörf tahtasının renklerine tav oldu. Elleriyle boyadı sonra, kendi sörf tahtasını. Yeraltını bırakıp deniz altına geçiş yaptı kaotik ruhu. Her kelimenin bir yandaşı vardır, o da kendine denizleri seçti. Sözlerin kurgusal sokaklarında, kendi labirentinde , yol şeritleriyle dansederken, yeraltındaki yüzlerle hesaplaşırken tüm bedelleri ödedi ve okyanusun engin sularına cesurca attı kendini. Zamanı gelmişti dedi. Sörf tahtasıyla okyanuslara açılmanın zamanı artık gelmişti…

Ece Dorsay

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of