Egoist okur

Arkeologlar, ağaçkakan, Cemal Amca ve diğerleri…

“İstanbul ah İstanbul… Pek çoğumuzun ne yazık ki bilmediği ama gerçekten hemen her köşesinde yüzlerce, binlerce hikâyeyi fısıldayan güzel kentim benim… Eskinin bilimi anlamına gelen, arkeos logos kelimelerinden türemiş arkeoloji, biliyorsunuz hem yazılı kaynaklar hem de kazılar aracılığıyla bu öyküleri okumaya, yani insanı anlamaya ve anlatmaya çalışıyor. Merak etmezsek bilmiyoruz, bir de önemsenmezse, bize anlatılmazsa bilmiyoruz. Ama hem bilip hem de önemsemezsek niye yaşıyoruz ki?” Belgesel çekimleri için aylarca Yenikapı kazı alanında bulunan Emine Çaykara bu can alıcı soruyla başlıyor bu haftaki yazısına… Ve İstanbul’un en önemli semtine dönüşmüş Yenikapı’nın hiç bilmediğimiz gerçeklerini bizimle paylaşmayı sürdürüyor. Herkes için bir okula dönüşmüş olan dünyanın bu en büyük açık hava kazısından hüzünlü, heyecan verici sahici öyküler…

Gülenay Börekçi

yenikapi agackakan egoistokur (6)

Arkeologlar, ağaçkakan, Cemal Amca ve diğerleri…

İstanbul ah İstanbul… Pek çoğumuzun ne yazık ki bilmediği ama gerçekten hemen her köşesinde yüzlerce, binlerce hikâyeyi fısıldayan güzel kentim benim… Eskinin bilimi anlamına gelen, arkeos logos kelimelerinden türemiş arkeoloji, biliyorsunuz hem yazılı kaynaklar hem de kazılar aracılığıyla bu öyküleri okumaya, yani insanı anlamaya ve anlatmaya çalışıyor. Merak etmezsek bilmiyoruz, bir de önemsenmezse, bize anlatılmazsa bilmiyoruz. Ama hem bilip hem de önemsemezsek niye yaşıyoruz ki?

Hemen şuracıktaki Küçükçekmece’ye gidelim. Burada en azından 300-350 bin yıl önceye tarihlenen, denizden yaklaşık 15 metre yüksekte kalan bir Yarımburgaz Mağarası var ki yıllardır beklemede. Bu mağarada arkeologlar Homo Erectus denilen ilk insanın izlerini bulmuş bir kere… Biz bildiğiniz gibi Homo sapiens sapiensiz, Homo Erectus ise, dik duran, ayağa kalkmış insan türü. Uzun boylular Homo Erectus’lar (1.80 ). Hani filmlerde görmüşsünüzdür ateşi kullanan mağara insanlarını, işte onlar… İlk defa bilinçli bir şekilde ateşi kullanıyor, istedikleri gibi yakıp söndürüyor ve bir de gayet güzel taş alet yapabiliyorlar. Homo Erectus’ların kalın ve belirgin kaş kemerleri var. Yaklaşık olarak günümüzden 1.9 milyon yılla 220 bin yıl önce yaşamış oldukları kabul ediliyor. İşte bu Yarımburgaz mağarasında yapılan araştırmalar, yoğun olarak yiyecek toplayıcı, az sayıda avcı Homo Erectus’ların -10-12 kişilik gruplar halinde- zaman zaman büyük ağaçların kovuklarında zaman zaman da kaya sığınaklarında oturduklarını ve ayılarla insanların bu mağarayı dönüşümlü olarak kullandıklarını gösterdi. Hem de yıllar önce… Burasını Türk filmlerine meraklı olanlarınız bir yerlerden çıkarabilir belki, çünkü yıllarca o filmlerde set olarak kullanıldı, değerini arkeologlar dışında bilen yoktu. 1960’lardan beri Şevket Aziz Kansu, Kılıç Kökten, Mehmet Özdoğan ve Güven Arsebük gibi hocalar ve çeşitli yabancı kazı ekipleri çalıştı ve biz de öğrendik. Yarımburgaz Mağarası İstanbul’un içinde olduğu bölgenin insanla ilgili bilinen en eski yerleşimlerden biri olduğunu gösterdi. Ayrıca Yakındoğu ve Avrupa’nın kültür tarihiyle ilgili bu bölgenin ne kadar önemli olduğunu da ortaya koydu. Biz ne mi yaptık? Yok, henüz geziler düzenlenmiyor, orada neler olup bittiğini hayal ettirecek bilgi levhaları, resimler filan asmıyoruz… Mağaranın girişleri –iki girişi var ve mimari kalıntılar da barındırıyor, geç dönemlere kadar kullanılmış– demir parmaklıklarla kapatıldı, yapılan bu. Altınşehir denilen yerleşim mağaranın üzerine doğru da Allahtan yürümüyor. Yine de kimsesizler mi artık gençler mi her kimse geceleri bira içip bu girişlere sığınıyor, geride kutularını ve idrar kokularını bırakarak… Yani ne yazık ki İstanbul ve dünya tarihine geçmiş bu yer hâlâ bekliyor. Bizi bekliyor… Yolunu gösteren bir tabelası bile olmaksızın…

yenikapi agackakan egoistokur

yenikapi agackakan egoistokur (3)

yenikapi agackakan egoistokur (4)

Yenikapı’ya gelirsek… Yenikapı Yarımburgaz kadar eski değil evet ama suriçi İstanbul’unda -biliyorsunuz İstanbul demek surlar içinde kalan alan demek esas olarak- yani tarihi yarımada diye adlandırılan bölümde çıkan en eski yerleşim burada. Yarımburgaz ile ilgilenmeyenler, İstanbul’un tarihini 2500 yıl önceden öteye götüremeyenler aynı sözleri tekrarlamaya devam ededursun Yenikapı hayatımıza girdi artık ve bu sayede bu güzel şehir bazılarına sesini duyurabildi.

Kazı dediğiniz sürekli hareket halinde, sürekli yeni bilgiler veren bir alandır, hele bu kadar büyük bir metrekare içinde ve bu kadar farklı dönemleri içeriyorsa… Bugüne kadar çıkanlar, öğrenilenler bir yana Yenikapı bize kesinlikle daha çok şey söyleyecek. 2013 diye belirlenen proje bitim tarihine kadar kimbilir daha neler ortaya çıkacak. Belki kazı bitmese de söylemeye devam edecek. Ama bu kurtarma kazısı ve bitmek zorunda.

yenikapi agackakan egoistokur (2)

yenikapi agackakan egoistokur (5)

yenikapi agackakan egoistokur (7)

Geçtiğimiz haftalarda burada metro çalışmasının yapıldığı alanda tekrardan yeni prehistorik mezarlar bulundu. Daha önce, 2008’de, Marmaray alanı içindeki bölümde yine Cilalı Taş Devri, yani neolitik çağa tarihlenen mezarlar çıkmış ve olay olmuştu. İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürü Zeynep Kızıltan’ın aktardığına göre bu mezarlar 40 yaşlarında bir kadınla iki çocuk, yine 40’lı yaşlarda bir yetişkinle çömlek içinde bir çocuğa aitti. Bu defa bulunan farklı; ahşap aksam içine balçık sıvanmış ve anne karnı pozisyonunda –bu eski dönemin en çok kullanılan ölü gömme şekli– yerleştirilmiş… Mezar derin açılmış, 8500 yılı işaret ediyor ve yapım şekliyle Anadolu’nun en eski mezar örnekleri arasında, iskeletler üzerindeki çalışmalarsa daha yıllarca sürecek.

Biraz kazının nasıl ilerlediği ve hangi katmanlarda sürdüğünden söz edelim. Kazı kotları, yani katmanlar için deniz seviyesi esas alınmış, üst katmanlar Geç Osmanlı dönemi, deniz seviyesinin 1 metre altından itibaren Bizans tekneleri, halatlar gelmeye başlamış. Yaklaşık 6.30 metresinde dolgu liman karşılarına çıkmış, sonra da liman tabanı. Yani 6.30’da deniz artık yokmuş. Neolitik dönemse deniz seviyesinin altındaki 9 ve 9.50 metreler arasında.

Yenikapı herkes için bir okula dönüşmüş durumda. Ayrıca bütün modern kazılarda olduğu gibi burada da pek çok birim –biyolojik antropoloji-paleobotanik, adli tıp kurumları vb- birlikte çalışıyor ve bize o eski dünyalardan haber taşıyorlar. Mesela Adli Tıp uzmanlarının incelemesine göre ilk İstanbullular deniz ürünleri ağırlıklı bayağı iyi beslenmişler ve erken yaşta ölmüşler. Bilgiye ulaştıkça merak da artıyor; kazıda Bizans dönemine ait –170 adet– iskelet de ortaya çıkarıldı, hatta bir Bizanslı kadının yüzü bile dolduruldu. İstanbul Üniversitesi kazıdan çıkan bütün batıkların sorumluluğunu üstlenmiş durumda, sualtı araştırmaları ve koruma bilim dalı Ufuk Kocabaş’ın liderliğinde batıkların çıkarılması, korunması ve kayıt altına alınmasıyla meşgul. Yani alandaki herkes arı gibi çalışıyor. Batıklar ve alanda bulunan her şey numaralanıp sınıflandırılıyor, tasnif ediliyor. Şimdiye kadar küçük eser sayısı 40 bine yaklaştı. Kazıda bulunmuş olan ahşap parçaları Ağaçkakan lakaplı –1964’den beri ahşaplarla ilgilendiği ve dünyanın neredeyse her şehrinde ahşaplarla ilgili çalışma yaptığı için Ağaçkakan– Peter Cuniholm tarafından incelenip tarihleniyor ve mesela nerelerden ithalat yapıldığı, burası dışında aynı ahşabın İstanbul’da başka nerelerde kullanıldığı gibi inanılmaz bilgiler elde ediliyor. Cuniholm bu işi üstlendiğinde 70 yaşındaymış, heyecanla projeye dahil olmuş ve 1500’e yakın ahşap örneği şimdi Corneill Üniversitesi’nde, yani ABD’de. Cuniholm, bu ahşap incelemeleri üzerine bulduğu sonuçları müzede bir konferansla herkesle paylaştı.

Alan o kadar büyük ki ne kadar anlatsanız bir şeyler eksik kalacak hissi veriyor insana… Bazen de aşığınızı nasıl sakınır, korur kollarsanız öyle susmak istiyorsunuz. 2005-2006’da 100 Ada denilen –bu alana bu isim verildi– yerde Thedosius limanına ait depo yapılarıyla sarnıçların dışında imparator Konstantin’in yaptırdığı sura ait parçalar da buldu arkeologlar ama bu surun devamı getirilemedi –bu sur 51 m uzunluğunda, 4.20 m eninde güzel bir parça –
çünkü ucunu bulabilmeleri için evlerin altına inmek, Aksaray’a doğru ilerlemeleri gerekiyordu. Her zaman her istediğimizi yapamıyoruz ama bazı şeyleri değiştirebiliyoruz değil mi? İşte Konstantin suru, sarnıçlar, liman yapıları ve bazı taşınmaz kültür varlıklarının üzerleri koruma amaçlı kapatıldı ve istasyon alanları başka yere kaydırıldı. Yani yerinde duracaklar ama ilerde nasıl bir sergileme olacak henüz belli değil. Ayrıca 17. yüzyılda başlayıp 20.yy’a kadar devam etmiş, Osmanlı dönemine ait eczacılıkla ilgili, ilaç yapılan atölyeler bulundu ki bu alan da korundu ve projede değişiklik yapıldı.

Özetle Yenikapı İstanbul ve Türkiye için büyük bir deneyim oldu, çünkü burada farklı alanlardan bilim insanlarının dışında arkeologlarla mühendisler 2004’ten bu yana bu kadar büyük bir alanda yan yana, iç içeler. İlk iki yıl herkes için biraz alışma süreci olmuş. Düşünsenize, size inşaat alanı için bir alan tahsis edilmiş, siz müteahhitlere bu alandaki çalışmayı devretmişsiniz. İşin içinde, mühendisler, mimarlar, elektronikçiler, işçiler, bir sürü ayrıntı var ve burada aynı zamanda bir kazı yapılacak. Çünkü 1 no’lu sit alanı burası. Hadi bakalım! Devletin işi bir müteahhide, müteahhidin taşerona vermesi, taşeronun serbest arkeologlar tutması, arkeologların taşeronlara bağlı çalışmasının sıkıntısı… Birbirinden haber bekleyen birimler, birbirine karşı güven sorunu, arazinin büyüklüğü, farklılığı ve zenginliği… Birinin inşaatı bitirme isteği öbürünün tarihi koruma isteği derken böyle bir süreç atlatılmış.

Başta bocalasak da bütün kapalı kapılar öğrenmekle açılmaz mı? Ama en önemlisi güven… Toplumların gelişmişlik düzeyi de biliyorsunuz güvenle alakalı. Bir toplumdaki kurumlar birbirine güvendiğinde, bir toplumdaki insanlar birbirine güvendiğinde ancak gelişebiliyor ve ilerleyebiliyoruz. İki yıl sonra taraflar birbirini anlamış ve güven oluşmuş, gelinen noktada mühendisler artık her şeyi arkeologlara soruyor. Bir kere güven oluşmuş. İşçiler alanda bugüne kadar bulunmuş eserlerle haşır neşir olalı beri onları tanıyor. Elinde fırça eser temizleyen amcaya soruyorsunuz, bu Roma dönemi diyor, öbürü bu Bizans’a ait diyor. Yusufpaşa, Şehzadebaşı, Sultanahmet kazılarında da çalışmış, 1999’dan beri arkeolojik kazılarla ilgili taşeron firmalık yapan Sıvaslı müteahhit Cemal Amca (herkes onu böyle çağırıyor) ‘İlk kazmasını ben vurdum buranın’ diyor, ‘İşçiyi yönettim, çalışmayı çok severim, işçilerin her şeyiyle ilgilenirim.” Bağırsak ameliyatından kalkalı 7 gün olmuştu tanıdığımda ama o kazı alanında oturup gelen gidene hatır sorup kontrolünü sürdürüyordu.

Anlayacağınız burası Marmaray kazılarının sorumlusu, müze adına alanda görevli arkeolog Sırrı Çölmekçi’nin dediği gibi dünyanın en büyük açık hava kazısı. Büyük bir işbirliği ve böyle başka bir çalışma yok: “Türkiye’nin arkeolojiye bakışında son yıllarda önemli gelişmeler oldu, İlk kez, yaşayan bir kentin içinde bu kadar büyük bir arkeolojik kazı yapılıyor. Burada çıkarılan ve çıkabilecek eserler İstanbul’un, Anadolu’nun ne kadar zengin bir tarihi olduğunun en büyük göstergelerinden biri.”

Ve yine müze adına kazının başından beri alanda oradan oraya koşuşturan arkeolog Mehmet Ali Polat’ın dediği gibi bu kazılar bir efsaneyi, hikâyeyi de değiştirdi, yerini tarihi gerçek aldı. İstanbul, yıllardır bayıla bayıla anlatıldığı gibi 700’lu yıllarda Megara’dan gelen kolonistlerce filan kurulmadı, binlerce yıl önceden beri bu güzel coğrafya insanların ilgisini çekti: “Bu kazılar burasının coğrafi öneminin çok çok çok önce fark edildiğini, burada bir yerleşimin olduğunu ve en önemlisi bu yerleşimin süreklilik arz ettiğini ispatladı. Hem de burada bulunan liman belki de antik dünyanın en büyük limanı. Üstelik burada ortaya çıkarılan arkeolojik eserler malzeme açısından dünyanın hiçbir yerinde yok.”

Daha ne olsun! Ama dahası da var! Tsunami meselesi ve batıklarla ilgili keşifler bir sonraki yazıya kalsın.

Şimdilik son söz: Bence İstanbullu nereye giderse gitsin İstanbul’u hep ruhunda taşır, öyle bir sızmıştır ki içine… İşte ben onu ruhumda taşıyarak böyle her Yenikapı yolculuğumda İstanbul’un ruhunun taa en derinliklerine sızdım; hikâyesi bol, gerçeği tatlı tatlı göz kırpan hayallere daldım… Hem bazen hayal kurmak, gerçek yaşamdan kaçmak istemez misiniz? Ben isterim. Siz de mesela Yenikapı ile ilgili isterseniz benim oyunumu oynayabilir, gözlerinizi kapayarak oraya yolculuk yapabilirsiniz. Ama gözlerinizi kapamadan önce İstanbul’u çok sevmeniz gerekiyor peşinen söyleyeyim. Sevmezseniz gözünüzün önüne hiç bir şey gelmiyor.

Emine Çaykara

6
Leave a Reply

5 Comment threads
1 Thread replies
0 Followers
 
Most reacted comment
Hottest comment thread
5 Comment authors
  Subscribe  
newest oldest most voted
Notify of
Dilek Vidana Tavasoglu.

Eminecim, eline yüreğine saglık, sen sevmeyene de sevdirirsin Istanbul’u…

Emine

:) Sevmek bulaşıdır :P

Emine

Havalar ısınıyor, baharla birlikte erguvanlar geliyor, hatta geldiler bile, önüme çıkıp duruyorlar, hazırlanın, gidelim tabii ki, seve seve eşlik ederim :)…

Doğan Perinçek

Emine hanım,
Yazılarınız için teşekkür ederiz
Selamlarımla
Doğan Perinçek

Emine Caykara

Doğan Bey, teşekkür ederim. Selamlar…