Egoist okur

Yekta Kopan: Masaldaki cadı + romandaki vampir

Yekta Kopan’ın Aile Çay Bahçesi’ni okuduktan sonra onunla bu röportajı yaptım. Aklımda ne varsa sordum. Hatta Yekta’nın müzikle alakasını bildiğim için ve daha önce Kediler Güzel Uyanır için hazırladığı listenin tadı damağımızda kaldığından ondan bu romanın şarkılarını hazırlamasını istedim. “Yağma yok, olmaz” dedi. Yani tam olarak öyle demedi ama buna benzer şeyler söyledi. sonuçta anlaşıldı, Yekta Aile Çay Bahçesi’nin şarkı listesini benden bekliyordu. Tamamen serbest miydim? Serbesttim. Aklıma gelen her şarkıyı ekleyebilir miydim. Tabii, ekleyebilirdim.

Bu şekilde anlaştıktan sonra artık röportajı gönül rahatlığıyla yayınlayabilirim. Şarkılar daha sonra :) 

Gülenay Börekçi

yekta kopan egoistokur aile cay bahcesi

“Müzeyyen’in anlatacaklarını dinlemeye ihtiyacım vardı”

Yekta, aileyle ne derdin vardı da bu romanı yazdın diye sorarsam kızar mısın? Şundan soruyorum… Bazen hayatta öyle bir noktaya gelir ki insan, “Dünya neden böyle bir yer” sorusunun cevabını mikroskop altında aramaya karar verebilir. Topluma mikroskop altında bakınca da karşımıza aile çıkıyor…

Aileyle değil, orta sınıf ailenin tanımlanmasındaki ikiyüzlülükle derdim var. O yalanların, bir kutsallık kılıfıyla saklanması, özellikle kadınların kabullenişiyle örtülmesi, sahteliği her tarafından akan bir reklam fotoğrafı gibi çerçevelenip saklanması. Aslında sorunun içinde, Müzeyyen’in hesaplaşmasının çıkış noktasını da işaret ediyorsun. Sadece dünyanın neden böyle bir yer olduğunu değil, bu dünyada neden böyle bir konumda olduğunu da düşünüyor Müzeyyen. Bütün iç hesaplaşma, sorgulama ve cevapların önemli olmadığı sorular da böylece ortaya çıkıyor. Mikroskop tanımın Müzeyyen’in arayışına çok uyuyor açıkçası. Mikroskopta gördüklerinin, sorularına cevap olup olmayacağını önemsemiyor neredeyse. Onun için önemli olan gözünü o mikroskoba dayayabilmek.

Aileyi anlarsak, başka neleri anlamaya başlayabileceğiz?

Anlamaya çalışmaktan öte o hesaplaşmayı gerçekleştirebilmek benim derdim. Bu derdi Müzeyyen’le paylaşmaya çalıştım romanda. Toplumun iliklerine kadar işlemiş yalanların kaynaklarına bakabilmek için o hesaplaşmanın gerekliliğine inanıyorum. Bitmek bilmeyen bir yalan yolculuğu var ortada. Öyle ki, mahcubiyet kalkanının ardında, mutluluğu paylaşmak bile ayıp olacağından, o konuda bile yalan söyleyerek yürüyoruz. Sevinmek ayıp, üzülmek ayıp. “Aman konu koşuya rezil olmayalım,” tedirginliğiyle sürüp giden bir ikiyüzlülük ve özellikle kadının bu durumu kabullenmek zorunda bırakılması. Giderek, kadının bu yalanların üreticisi haline getirildiği bir toplum. Aile kutsallığı içinde bu ikiyüzlülüğün, nesilde nesile aktarıldığı, çoğaltıldığı bir toplum. İşte sözünü ettiğin hesaplaşmanın böylesi bir karanlık bahçede olmasını istedim. Karanlık ama herkesin köşe bucak ezbere bildiği bir bahçe. Kadınların kabullenmek zorunda bırakılışı, sessiz bırakılışı özellikle önemliydi benim için. Ama sorunun en net haline dönecek olursak, şöyle diyebilirim: Sence olası mı aileyi anlamak?

“Çocukluk utanılacak sayısız anın birikimidir”

Hayatımızda ne eksik kalmaya mahkum da onun yerini doldurmak için aileyi icat etmişiz sence? Sonuçta çocuk yaştan beri istisnasız hepimize ayakta kalmak için ona ihtiyaç duyduğumuz empoze ediliyor. En aileden muzdarip olanlarımıza bile… Basitçe ikiyüzlülük mü bu, yoksa başka bir sebebi mi var?

Ailenin ortaya çıkışı konusunda toplum bilimcilerin sözlerine kulak vermek gerekiyor. Hukukçuların sözlerini de yabana atmamalı. Beni ilgilendiren o yapının, özellikle bu coğrafyada ve özellikle de şehirli orta sınıftaki bozuk dinamikleri. O dinamiklerle oluşan ikiyüzlü, dayatmacı ve örtmeye odaklanmış yapısı. Açıkça buradaki ikiyüzlülüğün çok basit ve masum olduğunu düşünmüyorum. Bu ikiyüzlülük, nesilden nesile bir öğreti olarak aktarılıyor üstelik. Müzeyyen bu süreklilikle hesaplaşamıyor belki ama en azından yüzleşmeye çalışıyor. Zaten cevaplar bulmak derdinde değil, önemli olan “o kuyunun içine bakmaya cesaret edebilmek” onun için. Tam da senin söylediğin noktada bir arayış içinde; ayakta durmak için bu ikiyüzlü yapıya gerçekten ihityacı olup olmadığını anlamaya çalışıyor. Bir dayatmanın ötesine geçmek derdinde.

“Çocukluk utanılacak sayısız anın birikimidir” diye yazıyorsun romanda. Çocukluğumuzu özlemle, sanki güzelmiş gibi hatırlamaya meyyal oluşumuzun sebebi ne peki?

Yetişkin yıllarımız daha iyisini sunmuyor ki bize. Çocukluk hiç değilse, ikiyüzlülüğü anlamadan, hissetmeden yaşadığımız yıllar olarak, zihnimizin bir köşesine sakladığımız güzel manzaralarla geliyor. Üstelik o manzaralar, çoğu zaman kendi hafızamızdan değil, anlatılanlardan süzdüklerimizden oluşuyor. Çocukluk dediğin, birinin sana anlattığı kurmaca metinlerin toplamı. “Sen çocukken şöyleydin, şöyle de bir olay olmuştu,” hikayesi zamanla, birinci tekille anlattığın bir efsaneye dönüşüyor. Vuruluyorsun o efsaneye, kendi hikayenin en güçlü okuru haline geliyorsun. Çocukluğun dertlerini bile, bir yetişkinliğe geçiş romanının macera dolu sahneleri gibi anlatmaya bayılıyoruz. “Bakın, ben nerelerden nerelere gelmeyi başardım,” masalı hoşumuza gidiyor. Oysa yetişkinliğimizin türlü halleri gibi, çocukluğumuzun da türlü halleri var. Hepsi iyiliğin ve kötülüğün geçişken olduğu bir bahçede yaşanıyor.

Romanın anlatıcısı Müzeyyen ailenin yaraladıklarından biri. Kaçıp gidiyor, ilişkiyi kesiyor geçmişiyle, ailesiyle; kendine ayrı bir hayat kuruyor. Fakat yüzleşmiyor da onlarla, “Beni çok mutsuz ettiniz” diyemiyor bir türlü… Sonra ne oluyor hayatında da bu romanı oluşturan isyan ve itiraz silsilesi başlıyor?

Aslında bu sorunun cevabıyla, romanın olay örgüsünden bir ipucunu vermiş olacağım. Ama bu durumu kendi hayatımıza uyarlayabiliriz. Bazen öyle anlar gelir ki, aldığımız bir haber, beklenmedik bir telefon, şaşırtıcı bir karşılaşma ruhumuzun karanlık kapılarından birini açmamıza neden olur. Yılarca üstünü örttüğümüz bir meseleyle hesaplaşma zamanı geldiğini anlayıveririz. Çünkü o cesaret anının tekrarı olmayacaktır, geçen yıllar bize bunu öğretmiştir. İşte Müzeyyen’in yaşadığı da böyle bir durum. Hesaplaşmanın zamanının geldiğine inanıyor. Kendi hayatında çalkantılar, geçip giden yıllar, inişler çıkışlar var zaten. Yaşadığı dünya, iş hayatı, yalnızlığı, hepsi üstüne gelmiş durumda. Tam da öyle bir anda beklenmedik bir telefonla aldığı haber, isyan ve itiraz sürecini başlatıyor. yekta kopan egoistokur aile cay bahcesi 2

Bitmeyen yalanları çoğaltan sahte iyilere karşı

“Adı güzelliklerle bezeli” Müzeyyen’i masaldaki cadı, romandaki vampir yapan ne?

Açıkçası ben Müzeyyen’in “cadı” olduğuna inanmıyorum. “Ailenin içinde hep iyilikler olması gereklidir,” dayatmasıyla hesaplaşırken, o da kendine sıklıkla bunu soruyor. “Ben kötü müyüm, eğer öylesem neden kötüyüm?” Bu sorunun peşinde koştukça, aile kavramıyla, babasıyla, annesiyle, babaannesiyle ve kız kardeşi Çiğdem’le yüzleşiyor. Kimi zaman zihninde, kimi zaman gerçekte. Eğer bu hesaplaşma bizi ailenin ve oradan yola çıkarak toplumun “kötü”sü yapıyorsa, varsın yapsın. Bitmeyen bir yalanı çoğaltan sahte bir iyi olmaktan daha gerçektir bu.

Müzeyyen’in mutsuzluğunun yegane sebebi saydığı kızkardeşi Çiğdem’in de küçükken çok mutsuz olduğunu finala doğru öğreniyoruz. Dört duvar arasında yaşayan birkaç kişinin birbirlerinin mutsuzluğuna kör kalması, yani bencilliği de ailenin gereklerinden biri mi?

O sözünü ettiğimiz kabulleniş, üstünü örtme alışkanlığı bu işte. Tanımlaman harika bu bakış açısıyla; mutsuzluğa kör kalmak. Aile bütünlüğünü parçalayacak, dış dünyaya yenik gösterecek her tür arıza yok sayılmalı, ya da aile içinde halledilip üstü örtülmeli. Aile içi şiddetin en sık rastlanan ve ne yazık ki normal görülen bir hali bu. Öylesine içselleştirilmiş ki, sorgulamıyoruz bile.

Erkeğin dili egemenliğine alarak oluşturduğu baskı

“O kirlettikçe, günlerini sonsuz bir geceye çevirdiği kadınlar temizliyor hayatını…” Temizliğe düşkün kadınları seven bir babadan söz ediyorsun. İşte aileyi tamamen kötü sahnelenmiş bir tiyatro oyununa dönüştüren şeylerden biri daha: Erkekler cinsellik ve haz adına hangi kadınlara tutulursa tutulsun evlenmek için çoğu zaman “ev kadınlarını” seçiyor. Neden böyle?

Aslında bu sorunun cevabını “ev kadını” tanımında aramalıyız. Ne demek ev kadını? Bu sınıflandırmanın kendisi bile, kadınların nasıl erkek egemen bir dilin içine hapsedildiğini, o dilin kurallarıyla sınıflandırıldığını göstermiyor mu? Ev kadınları, hanım hanımcık kadınlar, namuslu kadınlar… Erkek egemen yapının kadınlar için belirlediği olumlu-olumsuz roller. Sonrasında da bu roller üstünden toplumsal dinamiklerin belirlendiği, ikiyüzlü bir ahlakçılıkla taçlandırılan kurumlar. Daha da fenası, bu erkek dilinden konuşmaya-düşünmeye ve davranmaya mecbur bırakılmış kadınlar. İşte bu kabulleniş, nesilden nesile aktarılan bir sahtekarlık olarak ilerliyor. Erkek kimi seçer, bilemem. Ne hakla seçer, onu da bilemem. Açıkçası bundan öte, dili egemenliğine alarak oluşturduğu baskının anlamsızlığı ilgilendiriyor beni. Doğrudan doğruya bir şiddet bu, iliklerimize kadar işlemiş bir şiddet.

Aileyle hesaplaşmayı neden kadın karakterler üzerinden yapmayı tercih ettin?

Tam da bu şiddet yüzünden. Ailenin ikiyüzlülüğünü omuzlamak zorunda bırakılan, az önce sözünü ettiğimiz o erkek egemen dilin içine hapsedilen kadını anlamaya çalışmanın sonucu bu. Anlayabildin mi dersen, tıpkı Müzeyyen’inki gibi, benimki de bir arayıştı. Müzeyyen ve Çiğdem’e, hatta Meral Hanım, Hayriye Hanım ve Özlem’le çıktığım bir yolculuk. Ayrıca bu hesaplaşma hikayesi aklıma ilk düştüğünde, Müzeyyen de çıkıp gelmişti. Yıllar içinde, romanın bütününe ulaşana kadar, hep onun dünyasından ve gözünden bakmaya çalıştım. Sadece aile kurumuyla değil, bu kurumun dinamiklerini belirleyen erkek egemen dille de hesaplaşmak için Müzeyyen’e sığınmaktan başka çarem yoktu zaten. Onun bana anlatacaklarını dinlemeye ihtiyacım vardı.

Gülenay Börekçi

Bu arada kullandığım harikulade illüstrasyonlar Paul X. Johnnson‘a ait.

 

4
Leave a Reply

2 Comment threads
2 Thread replies
0 Followers
 
Most reacted comment
Hottest comment thread
3 Comment authors
  Subscribe  
newest oldest most voted
Notify of

Çok güzel bir yerde okudum kitabı. Kaz Dağları tam karşımdaydı. Başladığımda sisli, karanlık çökmüş bir gece manzarası vardı ama bitirme anım güneşin ekim ayına inat parladığı bir sabaha denk düştü. Dağ, yemyeşil gerdanıyla bana bakıyordu. Nedeni bana kalsın ama bitirdiğimde biraz ağladığımı hatırlıyorum. Hatırlıyorum diyorum çünkü bugünlerde her anı başını alamadığım bir hızla maziye karışıyor. Sanki yıllar öncesinde yaşamışım gibi. Bu da benim bir şekilde oyunda kalma şeklim sanırım, bilemiyorum. Kitaba gelmeden; öncelikle Yekta Kopan’dan bir roman beklemiyordum diyebilirim. Ne de olsa onun öyküyle olan yakınlığını herhalde bilmeyen yoktur. Ama tabii bu onu okumayacağım anlamına da gelmiyor. Okuyucu şaşkınlığı diyelim… Read more »

Ged

Bu aile sorununu nereden okuyup anlayabilirim merak ediyorum. Herkesin bildiği ama benim bilmediğim bir durum varmış gibi geliyor aileden bu şekilde bahsedince. Kendim büyürken de bazı küçük olaylar dışında bir sorun yaşamadım ve mutlu bir çocukluk geçirdiğimi düşünüyorum. Şimdi kendi çocuklarımın da içinde olduğu çekirdek ailemle de yaşarken elimden gelenin en iyisini yaptığımı ve mutlu bir aile olduğumuzu düşünüyorum. Bu gizi (en azından benim için) birisi aydınlatabilir mi acaba?