Egoist okur

Yemez içmez, sevmez, sevişmez sultanlar: Bir Has-Bağçede ‘Ayş u Tarab yazısı

Tarihçi Halil İnalcık’ın işret alemlerini, yani sultanların eğlence kültürünü anlattığı Has-Bağçede ‘Ayş u Tarab – Nedimler Şairler Mutripler kitabı çıktı. Hazır olun, yine kendilerini, nasıl oluyorsa hepimizden fazla ‘Osmanlı torunu’ sayanlar kıyamet koparacak ve bir büyük tarihçinin belgelerle ortaya koyduğu gerçekleri görmek istemeyecek. Oysa arkeolog yazar Emine Çaykara hatırlıyor ve hatırlatıyor: “Gerçekler çok hassastır, görmezden gelinir ya da küçümsenirse mutlaka bunun öcünü alır.”

Gülenay Börekçi

istanbul hikayeleri egoistokur sultanlar

Yemez içmez, sevmez, sevişmez sultanlar

Tarihte İstanbul gibi hikâyelerinin tadına doyulmayan ve asıl önemlisi anlatacağı hikâyeleri hiç bitmeyen kaç şehir vardır bilemem ama onun peri misali sihirli değneği insana bir kez dokunmaya, merak uyandırmaya ve içe işlemeye görsün iflah olmaz bir meczuba dönüşeceğini bilirim. O meczub ki her şeyi farklı okur ve onun her şeyini sever. İstanbul ruhuyla yıkandığı içindir belki de en kuytu köşelerden, içinden geçmeye çoğunun korktuğu en sefil sokaklardan korunmuş, kutsanmış bir edayla salınarak geçiverir.  Bilir ki insana özgü olan her şey burada yaşanmıştır, o halde korku nedir? Neden korkulur ki? İnsandan mı? Gerçek yaşamdan mı?

On yıl kadar önce İstanbul’un imparatorluk geçmişinin en güzel simgesi Topkapı Sarayı’nda, Hazine ve Has Oda bölümlerinde “Tesavir-i Ali Osman-Padişah Portreleri” başlıklı bir sergi açılmıştı. 15. yüzyıldan 20. yüzyıla Batılı ve Doğulu sanatçıların Osmanlı padişahlarına bakışı ve algısı vardı sergide.

Savaşmaktan başka işi olmayan, “taarruz”a düşkün ve nedense hep “muzaffer” Osmanlı padişahlarının başka yüzleriydi karşımızdaki. Sarayın en özel odalarından birinin duvarında asılı portrenin başında kocaman kavuğu ve haşmetiyle şiş gözlerle adeta ağlamaklı bakan Sultan I. Mustafa olduğuna insanın inanası gelmiyordu. Ya büyümüş de küçülmüş tombul bir çocuk edası olan Sultan II. Selim portresine ne demeli? Sanki bütün sultanlar bir olmuş, “hiç de öyle bildiğiniz gibi değil” diye kulağımıza fısıldar gibiydiler.

Sergiyi gezerken önüme çıkan sergi için açılmış defteri karıştırdım heyecanla; sergi defterleri güncel algıyı, yaklaşımı göstermesi bakımından ilgimi çeker, hem buraya yazılanlar pek çok gerçeği de gösterir insana. 12 yaşında bir çocuk şunları yazmıştı: “Bize okullarda öğretilenlerle burada gördüklerim çok farklı. O tarih burada yaşayanlara, bu yurdu bırakanlara ait olamaz!” Bir başkası “Allah devletimize Osmanlı devletinden daha adil, büyük, güçlü olmasını nasip etsin. (Amin) Sergide sergilenen eserler için de teşekkürler, canım çıksın…” gibi kendinden vazgeçen ilginç bir cümleyle tamamlamıştı görüşünü. “Müslüman Türk milleti, tarihini öğren ve kendine dön.” diyerek ders verme duyguları kabaran da “Ben bu adamların elini, ayağını, her yerini öperim. Gerçekten müthiş, inanılmaz ama gerçek. Ruhları Şad Olsun.”, “Senin sahip olduğun ruhu bekliyoruz. Devlet-i Aliye Osmaniye.” “Osmanlı devletini unutmayacağım, siz de bizi unutmayın, selamlar, öbür dünyada görüşürüz, sevgilerle.” diye öbür dünyada onlarla randevulaşanlar da vardı. Ve tabii kaçınılmaz olarak sergiye tepkili olanlar da: “Resimler hiç Osmanlı’yı tasvir etmiyor. Bu resimler Osmanlı’yı kötülemek için hazırlanmış”, “70 yıllık tarihini yazmak için 700 yıllık tarihi unutanlar, güneşin balçıkla sıvanması gibidir. Onların yüzüne nasıl bakacaklar? İmza: Osmanlı Torunları.”

Ah şu Osmanlı’nın torunlarından çektiği! Bir de o sıralarda belgeler ışığında sultanların insanlık hallerini anlatan Necdet Sakaoğlu’nun Bu Mülkün Sultanları kitabı çıkmaz mı! Yemez içmez, insan arasına çıkmaz, sevmez, sevişmez, korkmaz diye bildiğimiz sultanlar canlanıp; ayağı topallayanı, savaşa gitmekten kaçanı ve hatta insan içine çıkmayı sevmeyeni bile karşımıza dikiliverdi. Bir diziden yola çıkarak harem örgüsü içinde Kanuni dönemini izlediğimiz şu günlerde kadınlara tahammül bile edemeyeninin olduğunu öğrendik. Aklınız alır mı?

İnsan denen varlık kolay çözülemez, yargılamaya hiç gelmez, anlaşılmak ister. Zaten tarihçi de bugünkü yargılarımızla değil o dönemin koşullarıyla onu anlamaya çalışan kişi değil midir? İşin gerçeği hepimiz bir gün tarih olacağız ve insan denen varlıktan söz ediyorsak eğer sultan da olsak bu değişmeyecek. Ama gerçeklik hep orada kalacak; bazen tozlu belgelerde, bazen fotoğraflarda, bazen bir mektupta kendini haykıracak ve üzerinde  düşünmemizi sağlayacak. İster sonucu beğenelim, isterse beğenmeyelim, gerçek değişmeyecek.

Bu hafta Halil İnalcık’ın Has-Bağçede ‘Ayş u Tarab – Nedimler Şairler Mutripler kitabı çıktı. Hazır olun, yine kendilerini, nasıl oluyorsa hepimizden fazla ‘Osmanlı torunu’ sayanlar kıyamet koparacak ve bir büyük tarihçinin belgelerle ortaya koyduğu gerçeklerle yüzleşmek istemeyecekler. Bu önemli kitap, işret alemleri, yani sultanların eğlence kültürü üzerine… Tepki gösterecekler hiç merak etmesin, sultanlar da bu alemleri nedeniyle halktan çok tepki görmüş ama bir Ortadoğu saray geleneği olan işret meclislerini devam ettirmiş işte. Osmanlı sarayındaki içki ve eğlence kültürünü özgün belgelerle anlatıyor bu eser ve uluslararası alanda yüzümüzü güldüren, Osmanlı tarihine ömrünü adamış İnalcık Hoca’nın üç yıllık emeğinin ürünü. Çoğu İstanbul saraylarında geçen işret meclislerini öğrenirken işin ilginci bir de bakacağız ki aslında İstanbul’da bildiğimiz bazı saraylar sırf bu eğlenceler için inşa edilmiş. Sultanların himayesinde, yani patronu sultan olar bu meclislerde içkiler içiliyor, sazlı sözlü eğleniliyor, şiirler yazılıyor, okunuyor ve günler boyunca sürüyor bu eğlence…

Sözü, adını not almadığım, Padişahın Portresi Sergisi’nin defterine bir Fransız’ın yazdığı cümleyle bitirelim: “La verite est tres fragile, si on la neglige ou la meprise, elle se venge toujours.” Gerçekler çok hassastır,  görmezden gelinir ya da küçümsenirse mutlaka bunun öcünü alır.

Emine Çaykara

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of