Egoist okur

Seninle tanışmaya hazırım!

“Saniyeler ne kadar önemliydi. Bir kaç saniye sonra veya önce davranmak ne garip sonlara neden oluyordu ya da başlangıçlara. Zamanında yapılan öyle az şey vardı ki hayatta. Zaman neydi hem?”

Seninle tanışmaya hazırım!

Selim şaşırmıştı. Kesin olarak gidiyordu Efsa. Bir daha hiç yazmayacaktı bunu hissediyordu. Döndürmesi gerekiyordu, oyalaması biraz daha online tutması lazımdı. Ne zor bir durumdu. Bitmesine saniyeler kalmış bir oyunun son kozları oynanacaktı kendisi tarafından ve elinde hiç koz yok gibiydi. Sadece panik vardı. Bitiyordu işte, Efsa sonsuza kadar sürecek bir belirsizlikle kayıp yok oluyordu ekranın karşısından.

Birden 23 yıl öncesine döndü. Hayatının o karanlık yıllarına. Mesleğini bırakıp bambaşka bir hayata yol almak için Ankara’yı terk edip İstanbul’a geldiği yıllara. Ne çok terapi alması gerekmişti unutabilmek için. Unuttuğunu da sanmıştı bugüne kadar. Ama işte nedense şu anda köşeye sıkıştığı bir yerde hepsi karşısındaydı. Bir işkenceciydi o. Kendine dair unutması imkansız olan bir gerçekti ve artık öğretim üyesi olması durumu değiştirmiyordu. Karısı Yasemin bile öğrenememişti bu gerçeği. Ama bir pislik gibi yakasına yapışmış geçmişi ile ne yapmaya çalışıyordu ki, bir kadının hayatına daha girecekti ve yine yalanlarıyla mı yüzleşecekti? Bunları düşünüyordu fakat tam tersine Efsa’ya “lütfen hemen gitme. Biraz daha konuşalım hem sonra zaten bir daha hiç haberleşmeyeceğiz bu belli” dedi. Efsa durdu bir an. Evet ne çıkardı biraz daha konuşmaktan. Kimse zorlamıyordu ki, sadece rica ediyordu Zamansız ondan. ‘Biraz daha kal ‘diyordu o kadar.

Saniyeler ne kadar önemliydi. Bir kaç saniye sonra veya önce davranmak ne garip sonlara neden oluyordu ya da başlangıçlara. Zamanında yapılan öyle az şey vardı ki hayatta. Zaman neydi hem? Efsa Zamansız’a “Neden kendine bu adı verdin? Zamansız mıydı her şey hayatında?” dedi gülerek. Oysa sohbete ilk başladıklarında da sormuştu bunu. Şimdi de yineliyordu… Öylece kaldı Selim ve son kozunu oynadı.

Belki de haklısın Efsa. Zamansızdı hayatımdaki her şey. Çok zorlandım bu nedenle ve sanırım seninle tanışmamız gerekse ve tanışsak belki de sonucu hoşumuza gitmeyecek şeyler olacaktı değil mi? Bence de bu konuyu kapatalım ve sonsuza kadar hoşçakal diyelim birbirimize. Ta ki, bir taraf diğerine çok ihtiyaç duyarsa ya da duyana kadar ki, zaten bu çağda internet var ve bir e mail kadar uzağız birbirimize. Ben hep buralarda bir yerlerde olacağım haberin olsun” dedi ve çıktı.

Şaşırma sırası Efsa’daydı ama şaşırmaması gerekiyordu, çünkü bunu kendisi istemişti. Efsa’da yorgun bir şekilde kapattı bilgisayarını. Sonra yataktan kalktı banyodaki aynanın önüne geçti. Kendisini izliyordu bir başkasına bakar gibi…Yüzü yaşlanıyordu daha çok da bakışları. Ne bekliyordun ki dedi gülümseyerek. Bu hayatı kendine sen cehennem ettin ve çevrendeki herkesi de bunun içine çektin. Hadi bakalım Efsa hanım artık toparlanma vaktidir. Sen bunu hep başardın, bundan sonra da başaracaksın. Arkana bakarsan başaramazsın. İçindeki kuşlar birer birer karın boşluğunda kayboldular. Vücudunda hissettiği ölüm sessizliği ürkütücüydü. Yaşam onun içindeki hızlı döngüye asla yetişememişti ve şimdi de tökezliyordu.

Hastaneden çıkana kadar bir daha bilgisayarını açmadı. Telefonu ise açıktı ama çalmıyordu. Cuma günü taburcu olacağı için o sabah erkenden geldi hastaneye Kemal. Bir saat kadar sürdü taburcu işlemleri ve arabaya bindiklerinde ikisi de birbirine bakamıyordu. Efsa tüm cesaretini topladı, “Eve gitmeden önce beni deniz kenarında bir yere götür. Orada konuşalım tamam mı?” Dedi. Kemal bu kadarını beklemiyordu ama bu konuşma onu rahatlatmıştı. İlk tanıştıkları zamanlarda gitikleri kafede oturuyorlardı yarım saat sonra. Efsa çay içmek istiyordu yine tüm hayattan uzak kaldğı zamanlarda olduğu gibi. Kemal de bir çay istedi. Ve Efsa, “Konuş Kemal seni dinliyorum ve asla yargılamayacağım zaten buna hakkım yok” dedi. Kemal kendisinden beklenmeyecek kadar kısa ve net bir şekilde artık hayatını bu şekilde sürdümek istemediğini ve hiç beklemediği bir zamanda aşık olduğunu anlattı. Evi Efsa’ya bırakacaktı bu konuda ısrarlıydı. Hayatını yaniden düzene sokacağı zamana kadar da yardm edecekti. Efsa Kemal’in aşık olduğu kadını merak etmedi. İlk defa bu durumdaydı kendisine şaşırdı. Kemal’de şaşkındı ama o da belli etmiyordu. Ağlamaya başladı Kemal. Bunların neden böyle olduğuna bir anlam veremiyordu ama Efsa’nın geçmişini, aile yapısını suçluyordu içinden. Efsa ile artık ağlayamadığını fark ederek bir kez daha şaşırdı. Bugün onun için şaşırmalar günüydü. “Eve gidip dinlenmek istiyorum Kemal ve bil ki sana karşı bir hırsım, gücenmem ve kinim yok. Kendime ilişkinse sonrasında sanırım konuşuruz değil mi? Buluşmalarımıza engel yoktur umarım” dedi. Kemal onu evlerine bıraktığında akşam oluyordu. Efsa evindeydi artık. Yalnızdı ve istediği gibi bir yaşam kurabilirdi ama ne yeni bir başlangıca, ne bir aşka ne bir görüşmeye isteği yoktu.

Sanki cezaevinden çıktığı zamanlardaki gibiydi…Yaşam bir hiçlikti şu anda. Uçsuz bucaksız bir denizin ortasında giden bir geminin tek yolcusu olarak tutunabileceği tek şey zamanı unutmaktı.

O haftasonu ve sonrasındaki pek çok gün boyunca evden çıkmadı. Sadece uyuyor ve uyanınca acıktığını hissederse bir şeyler yiyor sonra yatıyordu. Bu arada bir kaç kez Kemal evi ziyaret etmiş ve bazı ihtiyaçlarını almıştı. Onunla da bir kahve içiyor ve fazlaca konuşmadan hemen gitmesini istiyordu.

Yaşam onun için ara bir istasyonda durmuştu. Geçiş sinyali bir türlü yeşil yanmıyordu ve o kendi içindeki boşluğu aralayacak pencerelerini açmaya cesaret edemiyordu. Bütün pencreler sımsıkı kapanmıştı. Ağlayabilirse ara istasyondan çıkabilirdi belki ama bu olmuyordu. Özlediği kimse yoktu, beklediği de…

Bu şekilde bir ay boyunca evinin içinde yaşadı ta ki, bir gece aklına Selim’in ona son yazdıkları gelene kadar. “Bir email kadar uzağız” demişti ya. Hemen yazmalıydı bu tanımak istemediği adama. Belki onunla konuşursa hem de karşılıklı olarak konuşursa hayatında bir şeyler değişirdi. Bakalım yazışmaları kadar içten biri miydi? Merak ettiğine göre harekete geçmeliydi. Bilgisayarı açtı ve “Selim ben İstanbul’dayım. Eğer istersen yarın seninle saat 15:30 gibi Taksim Gezi Pastanesi’nde, kapıdan girdikten sonra ileriye yürüyüp en diplerde bir masada buluşalım. Bakalım beni tanıyabilecek misin? Şaka bir yana benim elimde bir kitap olacak. Kitabın adı Malina. Buna göre tanırsın beni. Ben ise seni tanıyabilecek miyim göreceğiz? 15:30’u yarım saat geçerse giderim” diye yazdı ve gönderdi.

Selim Efsa’nın mailini gece yarısına doğru gördü. Çok heyecanlıydı. Yarın o saatlerde girmesi gereken sınavlar vardı ama bunları asistanlarına yaptırabilirdi. Heyecandan titiriyordu ve yarın sanki hiç olmayacak, yarın o saatin gelmesi gecikecekmiş gibi geliyordu. Karnına ağrılar girdi, tıpkı o zamanlarda olduğu gibi. Kendisinin de katıldığı o işkenceler yapılırken genç kadınların ve erkeklerin bağırmaları sırasında hem bunları hak ettiklerini düşünür hem de karnına ağrı girmesine bir anlam veremezdi. Bazı geceler o genç kızların ve kadınların bazılarıyla konuşmaya çalışırdı. Hiçbirinde tam başarılı olamamıştı. Doğal olarak nefret ediyorlardı ondan. Binlerce kadına ve erkeğe işkence yapmış biri olarak nasıl evdekilere ve çevresindekilere durumu belli etmediğine şaşırıyordu ama bir şekilde bunu görev kabul ediyor ve başarıyordu. Birden fark etti ki, bazılarının gözlerini, bakışlarını hiç unutmamıştı.

“Neden bunları hatırlıyorum ki şimdi?” diyerek elindeki viski bardağını fırlatıp attı ve yarına hazırlanması gerektiğini düşündü.

Efsa da o saatlerde uyanıktı ama Selim gibi heyecanlı değildi. Hatta ertesi gün onunla buluşacağını bile hatırlamıyordu. Elindeki şarap kadehini yarılayamadan yorgun düştüğünü ve uyumak istediğini düşünüyordu. İçindeki çöp toplayıcılar yine harekete geçmiş ve onu yaralayan anılarını topluyorlardı. Annesi televizyon seyrederken uyuduğu zamanlardaki gibi ve o kadar hızlı bir uykuya daldı.

O sabah ikisi için de ilginç ve geri dönülmez bir gün olacaktı ama bundan habersizdiler…

 

Selim kahvaltısını yaptı. Artık beyazlaşan saçlarından rahatsız olsa da aynadaki yansımasına hoşlanarak baktı. “Seninle tanışmaya hazırım Efsa” dedi. Sonrasında da Gezi Pastanesi’ne gidene kadar aklına başka bir şey getirmedi. Yasemin’i bile düşünmediğini fark etti. Efsa ise umursamaz bir haldeydi. Yine de bir duş alıp giyinmesi gerektiğini biliyordu. Duş aldıktan sonra her zaman yaptığı gibi sadece gözlerini biraz belirginleştirecek bir makyaj yaptı. Üzerine ise kırmızı mavi kareli elbisesini giydi. Evden çıktığında saat 15:00’i gösteriyordu. Pastaneye vardığındaysa 15:30 olmuştu bile. Heyecanlı değildi ama garip bir duygu vardı içinde. Anlam veremediği.

Selim randevu yerine tam 20 dakika önce gelmiş ve neredeyse hiç kıpırdamadan arka masalardan birinde oturuyordu… Efsa elinde kitabı ile ilerlemeye başladı. Selim önce onun kumral uzun saçlarını gördü. Beline kadar uzanıyordu neredeyse. Sonra da elindeki kitaba takıldı. Devamında gözgöze geldiler… Belki dünya zamanında kısa bir bakışmaydı ama onlar için asırlar kadar uzun sürdü. Efsa’nın midesi bulandı…

Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün 7’nci katında bir gece yarısı yine o sarışın adamın(polis şefinin) odasına çağrılmıştı. Oldukça sarhoştu adam. Bu saatte görev yerinde olması gerekmiyordu. Sadece canı sıkılıyor ve zamanını nasıl geçireceğini bilmiyordu ama son anda bulmuştu işte. Sorgudaki şu kızlarla eğlenebilirdi pekala.

Efsa gece sabaha karşı adamın odasına götürüldü. Rakı kokan odanın tam ortasında, uykudan uyanmaya çalışan bir genç insan, kendisine biraz sonra ne olacağını bilemeden bakıyordu sarışın adamın yüzüne. Adam yılışık bir ifdayle genç kızla muhabbet etmekten yanaydı. Evet bir şeyleri kutluyor gibiydi. Kendi ifadesiyle evlilik yıldönümüydü. Efsa ise burnuna gelen rakı kokusu ve başına neler geleceğini bilememenin getirdiği korkuyla kusmak üzere adamı duymaya çalıştıkça midesi daha da bulanıyordu. Adam yerinden kalktı. Efsa’yı ensesiden tutup masasının önündeki sandalyeye oturttu. “Dinleyeceksin bu gece beni, sonuna kadar anlattıklarıma ortak olacaksın. Kötü bir hayatım var. Sizin yüzünüzden daha da nefret eder hale geldim” diyordu. Adamla gözgöze gelmeye korkuyordu ama adam yerinden kalktı. Efsa’nın oturduğu sandalyenin önünde diz çöktü. Ellerini uzatıp yüzünü iki yanından tutarak kendisine çekti. Kusmak istiyordu Efsa. Adam, “Mutsuzum, beni dışarıda tanısan yanıma bile yaklaşmazsın ama şu anda dinlemek zorundasın kaltak!” dedi. Efsa sonrasında olacakları ne duymak ne de görmek istiyordu. Zaten hayatının ondan sonraki dönemlerinde de hep aynı duyguyu yaşamıştı. Mutsuz olduğu her an bayılmak istiyordu artık. Tıpkı o zaman olduğu gibi…

Bir an paniğe kapıldı ve kaçmak istedi ama Selim o kadar çaresiz ve korku dolu bakıyordu ki, yerinden bile kıpırdayamadı. Çantasında bir silah olsa belki vurmak isteyebileceği bir adamla yazışmıştı bir ay boyunca. Ona işkence de dahil pek çok anısını anlatmıştı. O da dinlemiş ve kendisiyle buluşmaya cesaret etmişti. Kimdi bu adam bir manyak mıydı? Selim de o anda kendisiyle ilgili aynı şeyleri düşünüyordu. Bu kadın öyküsünü anlatırken neden hiç o günlere gidip bir bağlantı kurmaya çalışmamıştı. Bu kadar mı uzak kalmak istemişti. Nasıl olup da hafızası bunları silmişti. Ne ummuştu? “Delirdim sanırım” dedi belli belirsiz.

Ne olduysa olmuştu ve şu anda karşısında duran kadın ondan nefret eden eski bir anıydı… Efsa elindeki kitabı yan masaya koyarak sakince geri döndü ve dışarı çıktı. Her şeyle ilişkisi kesilmişti hem de tamamen…

Füsun Saka

2
Leave a Reply

1 Comment threads
1 Thread replies
0 Followers
 
Most reacted comment
Hottest comment thread
2 Comment authors
  Subscribe  
newest oldest most voted
Notify of

“Zaman neydi hem? “Neden kendine bu adı verdin? Zamansız mıydı her şey hayatında?”

Zaman geçer, çünkü… Kalan sadece biz oluruz. O yüzden, bazı şeylerin ‘zaman’ı hiç gelmeyecektir.
‘Uygun zaman’ı beklemekse boş bir avuntu; bazen de kişinin kendine karşı uydurduğu bir mazeret olur.
Velhasıl; insanın içine işliyor ‘Füsun’un ZAMANSIZ’ı, zamansız ve apansız!

füsun

Kalan sadece biz oluruz ama bedenen:))