Egoist okur

Bejan Matur: “Eski bir kaplan, tarihten bana ve tüm insanlığa bakıyor…”

Orhan Pamuk, “Bejan Matur’un zarif ve şiddetle hissedilen şiirleri’nden bahsediyor. John Berger, “Onun amacı, anlamsızı kuşatarak, kurnazlıkla alt etmek. Bunu yapıyor, başarıyor” diyor. Moris Fahri, Matur’un insanlık hali üzerine bir yolculuğa girişirken tutkulu bir feryatla, yanıtlanamaz görünen sorular sorduğuna değiniyor.

Bense her şeyden önce, Bejan Matur’un kısa süre önce İngilizce cevirisi yayınlanan İbrahim’in Beni Terketmesi adlı çok çok güzel kitabıyla ilgili anlattıklarına da kulak verin istiyorum. Tolga Meriç’in röportajından…

Gülenay Börekçi

“Şiirin gizli matematiğine inanıyorsanız eğer anlamın şiirin neresinde konumlandığıyla ilgili sorununuz olmaz”

Şiirin ilk seslerini, ilk dizelerini duymaya başlamak; duyduklarınızı kâğıt üzerinde zapt etmeye çalışmak ve duyduklarınızı kâğıttaki şiirle karşılaştırmak sizin için nasıl bir süreç? Bütün bunları “İbrahim’in Beni Terketmesi”nde nasıl yaşadınız?

Şiir bana yürürken gelir en çok. Yolda olduğum, hareket halinde olduğum zamanlarda. Uzun bir dağ yürüyüşünden şiirsiz döndüğümü hatırlamıyorum. Fakat duyulan o şiirin, seslerin kaydedilmesi kağıt kalem varsa mümkün oluyor. Çünkü şiiri bir müzik gibi duyuyorum ilkin. Orada sözler yok. Bir ritim olarak geliyor önce. Bir ses anaforunun içine düşmek gibi. O anafordan akan seslerin kelimelere, cümlelere dönüşmesi yanımda defter, kalem varsa mümkün oluyor. Şiiri elle yazıyorum. Elde yazmak kalbin ritmine daha uyumluymuş gibi gelir bana. Elin bedenin dışına taşıdığı kelimeler isteseler de ruhun uzağına düşemezler. İbrahim kitabı ilk dört kitaptan farklıydı. İlk kitaplarımdan tanımadığım bir tamamlanmışlıkla geldi şiirler. Sanki varlıklarını tamamlamış, kendilerini oldurmuş olarak doğdular. Büyük bir ses olarak. Geldiğinde kelimeleri, imgeleri hazırdı. Üzerinde en az çalıştığım kitabım budur. Yaklaşık üç ay gibi bir zamanda sağnak gibi döküldüler. Çok az oynadım üzerinde. Bölümler, başlıklar ve bazı sorunlu akan yerler dışında çok iş çıkarmadı bana İbrahim kitabı.

Anlam, şiirin neresinde durur, neresinde durmalıdır size göre? “İbrahim’in Beni Terketmesi”nin özelinde, anlamla ilişkinizin kâğıt üzerindeki seyrini de konuşalım mı?

Şiirin gizli matematiğine inanıyorsanız eğer anlamın şiirin neresinde konumlandığıyla ilgili sorununuz olmaz. İyi şiir aklın açıklayamayacağı binbir sırla gelir. Anlam da o sırrın bir yerinde kendine yer açar. Yeri yoksa zaten şiir eksiktir. Bitmiş, tamamlanmış olarak gelen bir şiire müdahale etmeye çalışın. Size kapılarını açmayacaktır. O dil duvarını aşıp dahil olmak daha fazla anlam, daha fazla ses katmaya çalışmak mümkün değildir. Çünkü şiirde anlam da, ses de imgeye içkindir. İyi şiir bizi sezgisel bir matematiğin olduğuna inandırır. Nedir o? Şiirin malzemesi olan imgelerin bilinç altından geldiğini söylerler çoğunlukla. Ben buna bilinç dışını da eklememiz gerektiğini düşünüyorum. Yani evrendeki varlığımız ve ona anlamını veren her şey aslında manayı yapan şeydir. Bu bizim doğallıkla sahip olduğumuz bir bilgi. Sadece o bilgiyle doğru ilişki kurmamız gerekiyor. Şiir bunun en önemli araçlarından biri. Anlamın çok fazla öne alınmasında hep bir akıl görürüm. Politik bulurum bu tavrı. Zaten nasıl söylediğiniz değil, ne söylediğiniz öne çıkıyorsa orada bir sorun var demektir. Şiir kadar yalanı kolay gösteren başka bir uğraş yok. Şiir yalanı kaldırmaz. Kalbinizin tozu alınmadan tek bir sahici dize yazamazsınız. Böyle olunca zihinsel müdahalenin anlam lehine işleyeceğini de bilmek gerekir. Yani anlam lehindeki müdahale, bir şey söyleme telaşı şiirin doğasını bozar. Fakat bu şiirde mantığın aranmayacağı anlamına gelmez. Şiirde muhakkak bir iç tutarlık gözetilmeli. Bırakın dizelerin kendi içinde, bir kitap bütünlüğünde dahi bir iç tutarlılık, bir ahenk aranmalı. Diğer şiirlerle kimyası uyuşmayan bir şiiri kitaba almadığım çok olmuştur. Bu kitabın dışına düşen şiirler de oldu.

“İbrahim’in Beni Terketmesi” dünyanın kuruluşundan ilk insana, milyonlarca yıllık bir zamanı işliyor dizelerine. Zamanla nasıl bir ilişkiniz var? Sizi şiire çağıran şeylerden birinin de zamanı algılayış ve yaşayış biçiminiz olduğu söylenebilir mi?

Şiir bize sonsuzluk içinde bir andan söz eder. O anın ezeli ve ebedi taşıdığı hissiyle var olur. Bir anın taşıdığı ebed ve ezelden haberdar olmayan kimse zaten şair olmaz. Benim zaman algım da böyle sanırım. Sonsuzluk içindeki sonlu ve sonsuz milyonlarca geçişin titrettiği bir ruh ancak kainattaki şiire kendini açabilir. Varlığın zamanla ilişkisini doğru algılamak şiiri getiren bir şey. Orada büyük bir şiir var. Tarihten bize bakan gözler. İnsanın binlerce yıllık arayışı, o arayışın işaretleri olan taşların içindeki şiir. Belki de bu yüzden zamana kalmış, daha doğrusu kendi zamanını aşmış mekanlar ilgimi çekiyor. Ben arkeolojik alanları dolaşırım. Sadece Türkiye’de değil gittiğim hemen her yerde ilgimi en fazla çeken şey arkeolojik alanlar ve müzeler oluyor. İbrahim kitabını yazmaya başladığım günlerde Sumatar’ın güneş, ay kültünü var eden tepelerinde çıplak ayakla, taşlara basarak yürüyordum. Şiir orada zaten var. Hep vardı. Sizin kalbinizin gölgesizliğine kalmış gerisi. Biz çocukken neolitik mezarların, yarım bırakılmış aslan heykellerinin, Ermeni kafataslarının bulunduğu tarlalarda oyun oynardık. Orada binlerce yıllık insanlık hikâyesi ve çok da uzak olmayan acılarla karşılaşıyorsunuz. Tüm bunlarla karşılaşmanın, onları fark etmenin bilinci elbette zaman algınızı belirleyecektir.

Zamandan söz açılmışken, “İbrahim’in Beni Terketmesi”ndeki “çocukluğun uzayı”na da değinelim mi? “Çocukluğun uzayında /Yüzümüz tanrıya aittir” ve “Hepimiz bir yüz oluştururuz kardeşlerimiz /Ve arkadaşlarımızla /Buna Allah ve melekler dahildir.” Çocukluğunuzun zamanında varlığa, ilksel olana ilişkin neler alımlamış olabilirsiniz?

Çocuklukta yaşanan zamanın tanrısallığından söz ediyorum belki de. Çocukluktaki zamansızlıktan. Çünkü orada yaşanan her şeyin kendi biricikliği, ilksel oluşu var. Bu da başka bir uzay demek. Kendi zamanı, benzersizliği asıl önemlisi ilk oluşu. İnsan zihninin, kalbinin kainattan süzülen ruh levhasına, yani o saf boşluğa nelerin dolacağını çocukluk yaşantılarımız belirler. O manzarada gözümüze değen, duyduğumuz her ses, her yüz bir varlık halini alır. Bizi var eden odur aslında. O ilk bakışın, ilk duyumun yarattığı duygulardır bizi var eden. Doğuştan getirdiklerimize ancak çocukluktakileri ekleriz. Sonrasında yaşanan her şey, değişen, her an yenilenebilen ve öğrenildikçe terk edilen duygular, hikâyeler oluyor.

“Buğdaylar Kesildiğinde” adlı şiirinizde “Yan yana uzanmakla karışmıyor çocukluk” diyorsunuz. Eğer karışması mümkün olsaydı, çocukluk nelerin üstesinden gelir, hangi acıları dindirirdi sizce?

Biz ne öğrenirsek gençlikte öğreniriz. Sonrasında başımıza gelen, karşılaşmalarımız, yalnızlığımızı dolduracak diye sarıldığımız aşklar, şehirler, mekânların hiçbiri benliğimizde tam olarak yer etmez. Çocukluk yaşantılarımız bir kader gibi yolumuzu da belirler. Elbette öreniyoruz, öğrenerek ilerliyoruz ama dönüp dolaştığımız yer çocukluk referansları oluyor. Bu yüzden aşk eşitler arası bir şeydir. Ancak eşitler arasında mümkün olur. İnsan benzerini arar. Benzer acılar, benzer sevinçler, benzer arayışlar çeker bizi bir diğerine. Ama nihayetinde tamamlanmanız mümkün olmaz çünkü duygular benzer olsa da ruhun kendi uzayı bir teklik, bir yalnızlıktır. Aynı ailede büyüdüğümüz kardeşlerle dahi bunca farklı maceralar yaşamamızı başka nasıl açıklayacağız.

“Âdem’in yalnız olduğu o doğum”a, “Âdem’in yalnızlığının doğum gibi” oluşuna işaret ediyorsunuz. Yalnızlıkla doğumun kaynaşmasında neler görüyorsunuz?

İnsan eksiktir. Tamamlanma ihtiyacı içindedir. Dünyada olmakla varlıktan kopmuştur. Her durumda o ilk kaynağa yönelmesi de bunu gösterir. Doğum varlıktan, anneden kopuşsa ne kadar büyük bir yalnızlık olduğu sizin anneye, varlığa yüklediğiniz anlamla ilgili. Aslında hepimiz doğmakla, anneden kopmakla yalnızızdır ama Adem’in yalnızlığında doğumun mutlak anlamına dair çok sarsıcı bir dekor var. Çok şey söylenebilir ama o yalnızlığı ve hayreti hissetmenin daha önemli olduğunu düşünüyorum. Şiir onu verebildiyse ne ala.

“İbrahim’in Beni Terketmesi”nde hazır, bildik bilginin yerine kalbin bilgisini, hep hissedilmiş olanın bilgisini koyuyorsunuz. Özellikle din, Tanrı gibi iyice kemikleşmiş “bilgi”leri bu yöntemle aşmak çetin bir çaba olmalı?

O bilgiye yaklaşmak aslında hiç zor değil. Bize şah damarımızdan daha yakın olduğunu söyleyen Tanrı’yı neden o kalıpların içinde aradığımız aklın insana cilvesi.

Şiirinizdeki kaplandan da konuşalım mı? Kaplanın zihninizdeki serüveninden?

Kaplanın zihnimdeki imgesi daha çok taşlardan, rölyeflerden, tarihten bu güne kalanlarla ilgili. Eski bir kaplan o. Tarihten bana ve tüm insanlığa bakıyor. Elbette bir kaplanın dinamiği ve pençeleriyle hareket ediyor ama arkaik bir kaplan. Binlerce yılı, tarihin yükünü, gücünü taşıyor.

İbrahim’i sona sakladım. Neden İbrahim?

Çünkü bu kitaptaki şiirlerin nerdeyse tamamı İbrahim’in şehrinde geldi. İbrahim unutmayın Hanifti. İbrahim’in arayışında ona cevap olacak dinler yoktu henüz. Onun arayışındaki saflığın ve inanmasındaki gücün etkisi belki de. Düşünün güneşe gidiyor yok, aya gidiyor yok. Batan şeyleri sevmem diyor. Sonsuz olanın, mutlak olanın arayışında. Tüm bunları hissettiren o dekorun içinde ben o çarpışmayı yaşadım. O şiir bana geldiğinde adı da konmuştu sanki. Hiçbir şey tasarlamadım. Hiçbir kurgu yapmadım. Bazı şeyler açıklanmaya gelmez. Bu şiir kendini yazdırıp kapandığında bir adı olması gerekiyordu. Kalbimi yokladım. İsim rüyasına yatmak gibi bir şeydi. Baktım ki İbrahim adı uzaklaşmıyor zihnimden. Öylece kondu.

Tolga Meriç

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Leave A Comment