Egoist okur

Tanpınar ve Pamuk’ta Türk modernizmi eleştirisi

“Orhan Pamuk da, Doğu-Batı sorunuyla estetik düzeyde hesaplaşmaya yönelen Ahmet Hamdi Tanpınar ve Oğuz Atay gibi önemli yazarlardandır. Hemen hemen tüm romanlarında ‘Doğu-Batı sorunu’ temasına rastlanan Pamuk; Öteki Renkler adlı kitabında, bu bağlamda en yakın hissettiği yazarın Ahmet Hamdi Tanpınar olduğunu söyler. Tanpınar da hep  Türk toplumunun karşılaştığı uygarlık sorununun yarattığı bölünme üzerine kafa yormuş ve Doğu’yla Batı, geçmişle bugün arasında sıkışıp kalmış Türk toplumunun içine düştüğü buhranı analiz etmeye çalışmıştır.”

Orhan Pamuk ve Ahmet Hamdi Tanpınar köklerimizden kopmadan yenileşmekten yana iki yazar. Yeni hayat biçimlerini yine Türk toplumun yaratmasını isterler. Cumhuriyet’te geçmişe sırt çevirerek Batı uygarlığını kopya edebileceğimize inanmakla aldandığımızı düşünürler.

İşte İsmail Yaprak yazısını buradan hareketle yazdı.  Geçmişe sırt çevirerek Batı uygarlığına hızlı geçişimizin simgesi Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” romanında kitaba adını veren Enstitü, Orhan Pamuk’un “Beyaz Kale”sinde ise eltette Kale’dir. Ve her iki roman da birer Türk modernizmi eleştirisidir…

Gülenay Börekçi

tanpinar orpan pamuk egoistokur dogu bati 1

Beyaz Kale ve Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde Türk modernizmi eleştirisi

Orhan Pamuk, Doğu-Batı sorunuyla estetik düzeyde hesaplaşmaya yönelen Ahmet Hamdi Tanpınar ve Oğuz Atay gibi önemli yazarlardan biridir ve bu sorunsalı kültürel ve felsefi içerimleriyle edebiyatına taşımıştır. Hemen hemen tüm romanlarında ‘Doğu-Batı sorunu’ temasına rastlanan Pamuk; belli başlı fikir yazıları ve makalelerinden oluşan derleme kitabı Öteki Renkler’de, kendisine bu bağlamda en yakın duran yazarlardan birinin Ahmet Hamdi Tanpınar olduğunu söyler. (“Öteki Renkler”, Orhan Pamuk) Ahmet Hamdi Tanpınar ise, gerek yapıtlarında, gerekse fikir hayatı boyunca Türk toplumunun karşılaştığı uygarlık sorununun yarattığı bölünme üzerine kafa yormuş ve Doğu’yla Batı, geçmişle bugün arasında sıkışıp kalmış Türk toplumunun içine düştüğü buhranı analiz etmeye çalışmıştır. Nihayetinde, Tanpınar ve Pamuk’un ortak teması olduğunu söylediğimiz ‘Doğu-Batı sorunu’nun, bu iki yazarın romanlarına benzer şekilde nüfuz ettiğini görmek şaşırtıcı değildir.

Ben burada, bu bağlam içerisinde, Pamuk’un Beyaz Kale’si ile Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nden yola çıkarak, benzer temalar üzerinden giden ve ortak paydalarda buluşan yönleriyle bu iki usta yazarın bu temayı nasıl kullandıklarını irdeleyecek; bu açıdan ise, Doğu-Batı sorunu olarak adlandırdığım tarihsel bağlamın içine biraz daha girerek, bunun bir Türk modernizmi eleştirisi olduğunu ve bunu belli edecek açık göndermelerin bizzat yazarlar tarafından romanlarına konduğunu göstermeye çalışacağım.

TANPINAR’A GÖRE: Günün emrine verdiğimiz tarih

Kabul etmeliyiz ki, “Tanpınar, tüm samimiyetine rağmen kendi neslinin bazı garip saplantılarından kurtulmuş değildir. Çünkü o da, Tanzimat’tan beri hayatımızda artarak devam eden kültür ikiliğini bütün ruhuyla yaşa[mıştır]. (…) Nitekim 1932 yılına kadar ‘çok cezri’ bir Batıcı olduğunu ve Doğu kültürüne karşı düşmanca bir tavır aldığını” da biliyoruz. (“Saatleri Ayarlama Enstitüsü yahut Bir İnkıraz Felsefesi”, Beşir Ayvazoğlu) Haliyle bu iki yazarın Türk toplumunu eleştirmesinde farklılıklar olsa da, kabaca aynı fikir yapısını paylaştıklarını söylemek mümkün.

Bunlardan benim vereceğim ilk örnek Türk toplumunun tarihiyle olan sorunlarından kaynaklanır. Orhan Pamuk, devletin kendine ait farklı bir tarih versiyonu yaratarak bu sahte tarihi halka dikte ettirdiğinden yakınır.

Fikret Başkaya da resmi tarih üzerine benzer şeyler söylüyor: “Resmi tarih, hâkim sınıfların bilinmesini istediği tarihtir. Tarihin; geçmişte yaşanmış olanın, iktidar sahiplerinin ihtiyaçları doğrultusunda kurgulanmış versiyonudur. Bu amaçla toplumsal bellek [hafıza-ı enâm] yok edilmek, toplum hafıza kaybına uğratılmak istenir Fakat resmi tarih oluşturmak bir başına amaç değildir. Asıl amaç ‘resmi ideoloji’ oluşturmaktır. Velhasıl, resmi ideoloji oluşturmak için resmi tarih oluşturmak, resmi tarih oluşturmak için de toplumun hafıza kaybına uğratılması, toplumsal belleğin [kollektif hafızanın] yok edilmesi, bozulması, tahrif edilmesi, bu günün egemenlerinin ihtiyacına uygun bir bellek imal edilmesiyle mümkün oluyor.” (“Neden Resmi Tarih”, Fikret Başkaya)

Yani geçmiş; nesnel, statik, yaşanmış bitmiş bir şey değildir ‘resmi ideoloji’ için… Yapılan hatalarla yüzleşmek yerine o hataların görmezden gelindiği, ‘gerçek’in istenen şekle sokulup biçimlendirilebildiği bir geçmişe sahiptir Türk halkı. Geçmiş, objektif bir tarihçinin gözünde nesnel bir gerçekliği ifade ederken; tarihini yeniden kurmak isteyen ve geçmişiyle uzlaşmak istemeyen Türk aydını da Halit Ayarcı’nın bedeninde vücut bulur.

Ayarcı’ya göre: “Realist olmak hiç de hakikati olduğu gibi görmek değildir. Belki onunla en faydalı şekilde münasebetimizi tayin etmektir. Hakikati görmüşsün ne çıkar? Kendi başına hiçbir manası ve kıymeti olmayan bir yığın hüküm vermekten başka neye yarar? Hakikati olduğu gibi görmek… Yani bozguncu olmak…”

Tanpınar’ın romanında Geçmiş; çok geçmeden Enstitü’nün hüviyetinde de bir boşluk olarak hissedilmeye başlar. Ayarcı, bunun üzerine İrdal’dan -bu boşluğun doldurulması için- Muvakkit Nuri Efendi’nin hayatı ve fikirleri üzerine bir kitap yazmasını istese de; bir müddet sonra ani bir ilhamla fikrini değiştirip Ahmet Zamani Efendi diye güya 17. yüzyılda yaşamış bir adam uydurarak onu yazmasını ister. İrdal da, hiç var olmamış bu şahıs üzerine tamamen uydurma, kendinin de inanmadığı bu kitabı yazar. “Burada dikkat edilmesi gereken husus, Muvakkit Nuri Efendi’nin, yani hakiki geçmişin yok farz edilerek yeni ve uydurma bir geçmiş üretilmesidir. Zira Doktor Ramiz ve Ayarcı’ya göre tarih günün emrindedir. (Beşir Ayvazoğlu) Günün emrinde olan bir tarihse; rahatlıkla deforme edilebilir, üzerinde oynanabilir, şekilden şekle sokulabilir bir tarihtir. Böyle bir tarih tarih olmaktan çıkmış, tamamen onu kullanacak ideolojinin eline düşmüş, son derece sübjektif bir ucubeden başka bir şey değildir artık. Tanpınar, gerçekte var olan bir kişi yerine uydurma birinin kitabının yazılması örneğinde, bunun bir ‘sistem’ için yapıldığını gösterir bize. Burada sistem, yani Saatleri Ayarlama Enstitüsü; resmi ideolojiyi, yazılan uydurma kitap ise resmi tarihi temsil eder.

PAMUK’A GÖRE: Kaçtığımız, yeniden şekillendirip yoktan var ettiğimiz tarih

Orhan Pamuk ise; Türk resmi ideolojisinin yarattığı tarihi, okuyucusuna göstermek için bizzat o tarihi yaratan-yazan birini, bir tarihçiyi, Darvınoğlu’nu bize sunar. Kitabın giriş bölümü yoğun bir tarih eleştirisiyle başlar. Faruk, dede mesleği olan ansiklopediciliğe zorunlu olarak döndüğünü (“… arkadaşlarımla birlikte üniversiteden ayrılmak zorunda kaldığımız için”), Gebze Kaymakamlığına bağlı döküntü arşivde bulduğu ve kopyalamaya üşendiği için çaldığı elyazmasıyla içkiden arta kalan vakitlerinde ilgilendiğini; elyazması üzerine yaptığı araştırmalardan sonra (“yaptığım araştırmalar başarısız çıkmıştı”) iz sürmeyi bıraktığını ve tarih kısmından sorumlu olduğu bir meşhurlar ansiklopedisine kitabın yazarını koyma fikrinin nasıl başarısız olduğunu (“Korktuğum gibi, basmadılar bu maddeyi, bilimsel kanıt yokluğundan değil, anlattığı kişi yeterince ünlü bulunmadığı için”) bir bir anlatır. Daha sonra da arşivden çaldığı elyazmasını, yazarının kimse tarafından bilinmemesi üzerine sahiplenir, bir nevi onu tekrar çalar. Hatta kitabı günümüz Türkçesine hiçbir üslup kaygısı gütmeden, son derece “ilkel”, bilimsellikten uzak yöntemlerle çevirir (“Bir masanın üzerine koyduğum elyazmasından bir iki cümle okuduktan sonra, kâğıtlarımın durduğu başka bir odadaki öteki bir masaya geçiyor, aklımda kalan anlamı günümüz kelimeleriyle anlatmaya çalışıyordum.”

Görüldüğü gibi, sadece toplam dört sayfalık giriş bölümüne, Türk tarihi ve tarihselciliği hakkında, kurgusuna enfes şekilde sindirmiş olduğu eleştirilerini birer mayın gibi yerleştirmiştir Orhan Pamuk. Tasavvur edilen ortam gerçekten tüyler ürperticidir. Arşivlere arşiv bile denemeyen (arşiv kelimesi için tırnak işaretinin kullanılmak zorunda kalındığı), akademik çevrelerde bilimselliğin geri plana itildiği, İstanbul’un arka sokaklarındaki ahşap evlerde bulunan on binlerce elyazmasının sobalarda yakılmak için kullanıldığı hayli kötü bir Türkiye portresidir bu. Tarihçimiz Faruk ise, içkiden ve boş vakitlerinden sıkıldığında ‘iş’ini yapıyor; arşivde bulduğu bir elyazmasını çalmaktan utanmıyor, elyazması üzerine yaptığı araştırmalarda elyazmasının yazarı belli olmayınca onu kendi yazmış gibi gösteriyor, (tıpkı İrdal ve Ayarcı gibi) var olanı yazmaktansa (çevirmektense); tamamen kendi kafasına göre uydurulmuş, bilimsellik ve tarihselcilikle uzaktan yakından alakası olmayan bir eser yaratıyor. Çünkü Faruk için de tarih -gene İrdal ve Ayarcı’da olduğu gibi- bugünün emrindedir. Pamuk ve Tanpınar; Türk modernizminin ‘tarihle, yani geçmişle yüzleşme’ yerine, ondan kaçtığını ve onu günümüze göre yeniden şekillendirdiğimizi hatta yoktan var ettiğimizi iddia ediyorlar.

İDEOLOJİ SORUNU: Hayat muammasının biricik anahtarı bilim miydi yani?

Hem Tanpınar’ın hem de Pamuk’un Türk modernleşmesinde sorun gördükleri bir diğer konu ise, Türk aydınlarının içine düştükleri ideoloji batağıdır. Bakınız Selahattin Hilav, Türk aydınlanmasının başarısızlığa uğramasının nedenlerini nasıl özetliyor:

“Türkiye’de, özellikle Cumhuriyet döneminde, resmi ideolojinin temeli olarak pozitivizmin yanı sıra benimsenmiş olan Aydınlanma, hemen hemen boyutlarından bir tanesine, yani laikliğe indirgenmiş; Aydınlanmanın özgür düşünce ve eleştiri gibi öteki temel boyutları, resmi ideolojinin mutlak kısıtlamasına uğramıştır. Halkın cahil olduğunun (…) düşünülmesi; akıl öğretme yoluyla bilgilendirme, emir verme ve baskı yapma gibi tutumların doğal bir davranış haline gelmesine yol açmıştır. Kendinden başkasına tahammül edemeyen bu garip aydınlanma anlayışı, körü körüne inanma ve savunma bakımından, (…) “ilericiler” ve “gericiler” arasındaki karşıtlığı sürekli olarak beslemiş; manevi ve siyasal alanda tam bir anlayışsızlık, inat ve çözümsüzlük doğurmuştur” (“Felsefe Yazıları”, Selahattin Hilav).

Kanımca, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nde bu örnekle birebir uyuşan bölüm, Hayri İrdal ile Doktor Ramiz arasında geçen konuşmanın aktarıldığı bölümdür. Dr. Ramiz Avrupa’da psikanaliz okumuş, gözü başka bir şey görmeyen, fakat psikanalize hastaya “tatbik edilecek bir usulden ziyade bütün dünyayı ıslah edecek bir vasıta” olarak bakan bir bilim adamıdır. Ona göre bu yeni bilim her şeydir: “Cürüm, cinayet, hastalık, ihtiras, parasızlık, sefalet, talihsizlik, sakat doğma, düşmanlık, hülasa insan hayatını bizim irademizin dışında cehennem yapan şeylerin hiç biri yoktu. Yalnız psikanaliz vardı. Hepsi dönüp dolaşıp ona geliyorlardı. O hayat muammasının biricik anahtarı idi.”

Dr. Ramiz memlekette hiçbir şeyi beğenmez; zihniyeti eski bulur… Kafasında burası ve orası olarak yarattığı bir ayrımla yaşar. Oralarda ihtisasa hürmet vardır. Viyana, hele Almanya’da psikanalizin gündelik ekmek gibi bir ihtiyaç olduğunu söyler durur. Bilim adamı olduğunu söyleyen Dr. Ramiz, tamamen bilime ve ilerlemeye sırtını vermiş olan aydınlanma felsefesinin bir sembolüdür aslında. Selahattin Hilav’ın belirttiği gibi, içine düştüğü ideoloji tuzağı onu eleştiri ve özgür düşünceden uzaklaştırmıştır (İrdal’ın dediği hiçbir şeyi ciddiye almaz Ramiz). Kendisini ‘bilgi sahibi olan/her şeyi bilen’ tarafa koyan Ramiz’in karşısındakini anlamaya artık tahammülü yoktur; çünkü karşısında ‘bilmeyen-cahil (halk)’ bulunmaktadır. Modernizmin ilerlemecilik adına öne sürdüğü en büyük araç, akıl yoluyla öğretim, Ramiz tarafından son haddine kadar kullanılır. Ve işler öylesine çığırından çıkar ki, psikanaliz; rüya reçetesi yazmaktan tutun (“sizden hastalığınıza daha uygun rüyalar görmenizi bekliyorum”) dil bilmeyen hastaya orijinal dilinde eser verip okutmaya kadar gider. Tepeden inmeci bir aydınlanmayı özetleyen bu bölümde İrdal’ın içinde bulunduğu durum da, böyle bir toplumda halkın içine düştüğü buhranı çok iyi özetlemektedir. Bölüm boyunca asıl delinin Ramiz olduğunu okuyucu rahatlıkla görmesine rağmen, İrdal buna boyun eğmek zorunda kalır; çünkü tahsil görmüş, okumuş yazmış ve doktor olan Ramiz’i kendine rehber edinmek gayet makul görünmektedir. “Doktorun memleket meseleleri ve aydın konuşmalar dediği şey hakikatte alelade dedikoduydu. Fakat onun âlim bakışlarında iş tabiatıyla değişiyordu.” Böylece akıl sağlığı gayet yerinde olmasına rağmen İrdal, Ramiz’in sözde muayenesiyle kendisinde gerçekten sorun görmeye başlar: “Sonra kendime kızdım. Dünyanın en gülünç hastalığına tutulmuştum, bir de elâlemin işine karışıyordum”

Tanpınar, Ramiz metaforuyla ilericilik ile gericilik arasındaki ilişkinin modernistlerin düşündüğü gibi açık seçik ve net olmadığını, tam tersine bu zeminin çok kaygan olduğunu göstermiş olur. Çünkü modernizm, “Ben’in ortaya çıkması [nı, uyanmasını sağlamasına rağmen bu,] “toplum açısından yıkıcı bir özellik taşımakta[dır].” (…) “Ben-bilgisi, bireye ya da insana ilişkin bir bilgi olmaktan ziyade, bireye kendisi-olmayı dikte eden bir bilgi[dir].” (Aydınlanma Düşüncesi, Ahmet Çiğdem) Yani Ben, ben-bilgisine sahip olduğu anda Öteki’ni yadsıyor-aşağılıyordur. “Dolayısıyla bu mantığı içselleştirmiş olanlar, tüm yaşam biçimi normlarını diğerlerine empoze etme ve zorla uygulatma hakkına sahip olmaktadırlar. (…) Modernitenin “hoşgörüsü” de bir noktada bitmekte ve “olması gereken” tepeden (…) verilmektedir.” (“Osmanlı’dan Postmoderniteye”, Etyen Mahçupyan)

Berna Moran, Dr. Ramiz’den şu şekilde bahseder: “Dr. Ramiz Avrupa’da okumuş ve orada öğrendikleri bir çare ile Türkiye’nin sorunlarını çözmek iddiasında olan bazı 19. yüzyıl aydınlarımızı andırmıyor mu acaba? Kimi pozivitizme inanmış ve Türkiye’nin bu yolda eğitimle kalkınacağını savunmuştu, kimi hür teşebbüs ve Anglo-Saxon tipi eğitimi savunmuştu vb. Ramiz de Viyana’da öğrendiği psikanalizle Türkiye’nin bütün sorunlarını çözebileceğine inanır.” (Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış, Berna Moran)

“Tanpınar bu vesile ile, Bergsonizm’den psikanalizme kadar aydınlarımızın tek kurtuluş reçetesi olarak gördükleri bütün düşüncelerle (…) çekinmeden ve ustaca alay eder. Bir başka ifadeyle Türk aydınlarının çeşitli dönemlerde bağlandıkları çeşitli düşünceler, felsefeler yahut kavramlar, aslında Aristidi Efendi’nin, Seyit Lütfullah’ın, Abdüsselam Bey’in bel bağladığı mucizeli kelime, formül, dua yahut ameliyeden pek de farklı değildir (Beşir Ayvazoğlu)

Aklın, insanın insan üzerindeki koşulsuz egemenliğine dönüştüğü modernizm…

“Beyaz Kale”de ise, Dr. Ramiz’in (ve aslından birden çok karakterin) temsil ettiği aydınlanmacı/tahakkümcü aydın kişilik, Hoca karakterinde vücut bulur. Pamuk’un kurgusu, modernizm eleştirilerinin gözde temalarından “ben ve öteki” nosyonu üzerine kuruludur. ‘Hoca Ben’, büyük bir tutkuyla bağlı olduğu Batı’nın düşünce sisteminden kopup gelmiş ‘Venedikli Öteki’ karşısında; onların üstünlüğünü başından kabul ettiğinden, sürekli, Venedikliden aşağı kalmadığını ona kanıtlamaya çalışır. (“… aramızdaki bilgi farkı, ona göre, yalnızca, hücremden getirip bir göze dizdiği (…) ciltlerin sayısı kadardı.”) Bunu başaramadığındaysa öfkesini dışa vurmaktan başka çare bulamaz: “İçten içe küçümsediğim bu sorunlarla ilgilenmediğimi gördükçe, Hoca beni hor görürdü, ama benim ‘üstünlüğümü ve farklılığımı’ sezdiğini düşünüyordum o sıralar, o da benim bunu sezdiğimi düşündüğü için öfkeleniyordu belki.”

Doğal olarak bu ilişki en başından eşit bir ilişki değildir, bir tarafta dayatmayla/zorla karşısındakine emir veren bir öğretmen [bkz: Dr. Ramiz’in ve Halit Ayarcı’nın İrdal’a karşı olan tutumları] (“Batlaymus’un dizgesini tartışma konusu yapacağını söyledi, ama tartışmıyorduk, o söylüyor ben dinliyordum.”), diğer taraftaysa her denileni yapmak zorunda kalan bir öğrenci vardır. (“Hoca (…) kitabın beni heyecanlandırmadığını görünce öfkelendi. (…) bu cilde bir göz atmam doğru olurmuş. Uslu bir öğrenci gibi…”) Çünkü “tarihsel ve toplumsal bir proje olarak karşımıza çıkan “teknik us”, doğa ve insan üzerinde baskıda bulunmakta, onlara efendilik taslamaktadır”. (…) Modernizm “aklı” ile “doğaya egemen olmayı ve onu dönüştürmeyi, doğanın güçlerini istendiği gibi insanın yararına kullanmayı amaçla[mıştır], ama bu, insanın insan üzerindeki koşulsuz egemenliğine dönüşen bir yöntem olmuştur. (Eleştiri ve Aydınlanma, Nejat Bozkurt) Hoca’nın (aklın) Venedikliyi (doğayı, ötekini) anlama çabasıdır aslında “Beyaz Kale”de anlatılan; ama aklın öteki’ni anlamadaki başarısızlığı onu önce narsisizme (“Aydınlanma ve Narsisism: Adorno, Horkheimer ve Lasch”, Lawrence Cahoone), sonra indirgeyici ve baskıcı olmaya doğru götürür. (Postmodern Teori, Steven Best ve Dougles Kellner)

Sıfırdan başlama ideali ve hep kapının dışında, arafta kalma sorunu

Hem Tanpınar’a hem de Orhan Pamuk’a göre, Türk toplumu ne tam anlamıyla Batılı ne de tam anlamıyla Doğulu olabilmiştir. Coğrafyasında dahi görülen bu durum, Türk halkının düşünce yapısına ve geleneklerine de sinmiş, ortaya iki tarafa da ait olmayan, kimlik bunalımında bir toplum çıkmıştır. Tanpınar, “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nde bu temayı birçok yerde ayrıntılı bir şekilde işlemiştir.

Örneğin Şehzadebaşı’ndaki bir kıraathaneyi anlatan uzun, önemli bir kısım vardır. Bu bölümde “Tanpınar, hiç şüphesiz kıraathane halkını anlatırken toplumumuzun (…) iki uygarlık arasındaki bocalayışını dile getirmektedir.” (Berna Moran) Kıraathanedekilerin en büyük özelliği (…) bir ayakları daima eşikte yaşa[malarıdır]. “Buradaki hayat asıl kapının dışında bir hayattı[r]. Ve onu yaşayanlar, o şekilde, yani hiç içeriye girmeyi düşünmeden yahut da bir ayakları daima eşikte yaşıyorlardı[r].”

Toplumun içinde bulunduğu ikircikliğin en iyi özetlendiği bölüm ise Ayarcı’nın ağzından veriliyor: “Bu insanları hep bir çeşit aralıkta yaşıyorlarmış gibi düşündüm. İsterseniz onlara kapının dışında kalanlar da diyebiliriz. Muasır zamana girememiş olmanın şaşkınlığı içinde yarı ciddi yarı şaka, tembel bir hayat.”

Hurafelerle bilimin iç içe geçtiği bir yaşam biçimidir bu. Ortada Artisidi Efendi’nin laboratuarı vardır ama o laboratuarda büyü ve simya karışımı tekniklerle altın yapılmaya çalışılır. Dr. Ramiz bir yandan Freud’a tapan, bir yandan da bizdeki eski rüya tabirlerine merak salmış, eşiği atlayamamış bir adamdır. Fakat Tanpınar’ı asıl rahatsız eden şey, Cumhuriyet dönemi inkılâplarıdır. Ona göre Cumhuriyet dönemi; geçmişle bağları kopararak yeni bir Türk toplumu yaratma çabası içerisinde koca bir yanılgıya düşmüştür. Bu dönemin özelliği eski ile yeniyi bir arada yaşamak yerine eskiyi tamamen atıp yeniye sarılmaktır. (Berna Moran) “1923’te başlayan tasfiye, eski ile yeni arasındaki bu denksiz mücadeleye son ver[miştir].” (Ahmet Hamdi Tanpınar)

Tanpınar hazzetmediği bu sonla birlikte, kurgusunu; yeni’ye olan bağlılığın sonunu/yok oluşunu deşifre etmek amacıyla kurar. Bu yüzden de Enstitü’nün kurulma felsefesini Ayarcı’nın ağzından şöyle verir: “Yeninin bulunduğu yerde başka meziyete lüzum yoktur.” “Bu yeni düşünce tarzına bir türlü alışamayan İrdal, çalıştığı Enstitü’de yapılanlara ayak uyduramayıp karşılaştığı şeylere sağduyusuyla zaman zaman karşı çıktıkça “yeni”yi anlamamakla suçlanır.” (Berna Moran) Bu bölümlerde yapı öylesine iyi kurulmuştur ki, okuyucu İrdal’ın haklı olduğunu bilmesine rağmen tıpkı İrdal gibi hiç sesini çıkaramaz ve kendisine sunulanlara ‘evet’ demekten başka bir yolu kalmaz (gerek Ramiz’in gerekse Ayarcı’nın sözlerinin saçma sapan olması hiçbir şeyin olumlu anlamda değişmesini sağlamaz). Tanpınar yeniye duyulan hayranlığın tasviri olan tüm bir hikâyenin ana mevzusu “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nün çöküşünü anlatarak, adeta yenicilerden intikam alıyor gibidir. Aslında anlatılan şeyin, “(…) son bir buçuk asır içinde yenilik ve gelişme diye takdim edilen şeylerin hepsini[n], bir düşüşün tezahürleri olarak değerlendirilmesi (…)” olduğu söylenebilir. (Beşir Ayvazoğlu)

O beyaz kulelere hiçbir zaman erişemeyeceğini bilmek

Orhan Pamuk da Tanpınar gibi düşünmekte ve topluma yeni diye sunulan şeylerin aslında geçmişin toptan silinmesinden başka bir şey olmadığını belirtmektedir. Faruk’un giriş bölümünde anlattığı, sobalarda yakılan elyazmaları açık bir göndermedir. Bu durum, “… 1928 tarihli dil devrimine gönderme içermekle kalmaz, aynı zamanda böyle önlemlerin başlıca olumsuz yönlerini gösterir: kültürel miras bütününü devralma yetersizliği…” (“’Beyaz Kale’de Özdeşleşme Politikası, Erdağ Göknar.) Maureen Freely’nin Pamuk’tan ve onun kitaplarından bahsettiği makalesinde, Pamuk’un, Batı’ya benzemek adına kendi geçmişini toptan silen Atatürk’ü ve devrimlerini eleştirdiği görülür:

“‘I am angry at the silliness of the imitator. It’s not because I think everything should be ours, or Islamic, or traditional, but because I think the raison d’etre of everything should be logical. ‘The best way to modernise a country, (…) is to draw consciously upon the traditions that are already there. This did not happen in Kemal Ataturk’s Republic. ‘For example, there were a lot of religious sects in Turkey – some radical, some fundamentalist and some very liberal. They were fighting and competing. Reforms were evolving in these heretical places. But Kemal Ataturk closed them, saying they were corrupt, and the hybridity of Ottoman or Turkish Islam was destroyed.’ instead there was a ‘void’ that turned into this ‘unified, single colour fun­damentalism’.” (“Talking Turkey”, Maureen Freely)

Pamuk da Tanpınar gibi, kendi köklerimizden kopmadan yenileşmekten yanadır. Yeni hayat biçimlerini yine Türk toplumun yaratmasını ister. Bunları yaratırken, kendi geçmişimiz ve Batı, vazgeçemeyeceğimiz iki kaynaktır. “Cumhuriyet’te geçmişe sırt çevirerek Batı uygarlığını kopya edebileceğimize inanmakla aldandık.” (Berna Moran) İşte bu geçişi sembolik olarak niteleyen imge, Tanpınar’ın romanında “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”dür. Enstitü, geçmişi gömerek yeniye ulaşmak anlamına geliyordu. Yapılan her ama her yenilik, eşiği geçmek ve muasır seviyeye ulaşmak amacıyla yapılıyordu. “Beyaz Kale”de geçişi sembolize eden imge ise kitaba adını veren “Beyaz Kale”dir. (Her iki kitaba adını veren durum, yeniyle eski arasındaki geçişi sağlayacak olan kapı, yani eşik: kale ile enstitüdür.) “Hoca’nın yaptığı “silah”ın “yağmurdan balçıklaşmış bir çamura saplanıp kalması” (gerçekten de Osmanlı, Batı’nın üstünlüğünü ilkin “silah” alanında görmüştür; Batılılaşma çağcıl silah gereksinimiyle başlamıştır ülkemizde. Ve “mertlik bozulmuştur.”) ve “askerlerimizin kalenin beyaz kulelerine hiçbir zaman erişemeyeceklerini”nin altını çizilmesiyle, Orhan Pamuk Batılılaşma serüvenimizi” özetlemiş olur. (Fethi Naci) Tanpınar gibi, Pamuk da; kayıtsız şartsız yeniliğe olan düşkünlüğün, geçmişin toptan inkârının ve Türk modernizminin sonucunun hüsran olduğunu düşünmektedir.

Tanpınar’ın işaret ettiği çıkış yolu 

Peki, Tanpınar Türk toplumunun ve modernizminin aksayan yönlerini gösterirken eserinde bir çıkar yola işaret ediyor mu? Romanda alaya maruz kalmayan veya hicvedilmemiş iki karakter var dikkatimizi çeken: Nuri Efendi ile İrdal’ın oğlu Ahmet İrdal. “(…) Nuri Efendi iyiliksever, dürüst, temiz yürekli, sakin tabiatlı, yarı evliya bir kişi. Ahmet, babasının yaptıklarını hiç onaylamayan, servetinden yararlanmayı reddedip, eğitimini devlet sınavlarını kazanarak sürdüren ve doktor çıkan bir gençtir. Eski zaman adamı Nuri Efendi ile Cumhuriyet genci arasında ortak bir yön var: İşin nizamından geçmiş olmak. İşinin sorumluluğunu yüklenen insan belli bir ahlak terbiyesinden geçer. ‘İş insanı temizliyor, güzelleştiriyor’ sözleriyle dile getirir bu düşünceyi İrdal.” (Berna Moran)

Burada Nuri Efendi’nin, bozuk bir saate; bir hastaya, bir muhtaca bakar gibi baktığını hatırlayalım. Tanpınar; bir romanda, yüksek perdeden bir ana fikri -düşünce yazılarında olduğu gibi- veremezdi. Haliyle, “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nde; Enstitü’nün çöküşüyle birlikte Tanpınar’ın Türk aydınlanmasını yerdiği ama yerilenlerin yerine de yeni bir şey koymadığı eleştirileri gelmiştir. Oysa hem romanın içine yedirilmiş hem de birçok makalesinde dile getirilmiş “iş” kavramına Tanpınar’ın fazlasıyla önem verdiğini ve asıl çıkışın da bu yönde gerçekleşebileceğine inandığını biliyoruz: “Bütün sıkıntılarımız ümitsizliklerimiz istihsal azlığından meydana gelmektedir. Binaenaleyh tam bir iktisadi kalkınma (…) ancak mevzuunu iyi kavrayan bir bilgi ile yapılan çok geniş bir ihtisal hareketi ile kabildir. Aksi takdirde şehir hayatımız, tefekkürümüz sun’i bir kabuk vaziyetinde kalır.” (Ahmet Hamdi Tanpınar)

Bu üretimi ise Tanpınar; Türk toplumunun kendini gerçekleştirmesiyle yapmasını ister. Kendi uygarlığımızı, kendi hayat şekillerimizi yaratmak için, her şeyden önce kendi gerçekliğimize uygun bir üretim programına ihtiyacımız vardır. “Kendi gerçekliğimiz” ise ne Batı’da, ne de Garp’tadır. Bir sentezi gerçekleştirememenin acısını çekmektedir Türk toplumu. Ya oradan ya da buradan olmaya zorlanmakta; çok spesifik bir kesinlikle formasyonun net şekilde gerçekleşebileceği iddia edilmektedir. Romanın başkahramanı İrdal’ın bazen budala gibi görünmesi, bazen usta bir dolandırıcı; bazen pişkin, yüzsüz biri; bazen aşırı bir yenilikçi, bazen de kaybedilen değerler karşısında vicdan azabı duyan bir gelenekçi olması; birçok kişiye göre Tanpınar’ın karakter yaratmadaki başarısızlığından kaynaklanmaktadır. Oysa İrdal, “kendi kendisiyle tezat halindeki Türk aydınının bir prototipidir. Doğuyla Batı, geçmişle bugün iç içe geçmiştir [İrdal’da].” (Beşir Ayvazoğlu) Batı da Doğu da gerçekliğimizin içindedir ve biz bunların bir sentezini yapmak zorundayızdır.

Orhan Pamuk’ta ötekini anlamak hatta öteki olmak gayreti

Orhan Pamuk’un “Beyaz Kale”sinde de çok benzer bir mesaj vardır. Romanın sonunda Venedikliyle Hoca yer değiştirirler. Böylece uzun uzun eleştirdiğimiz Hoca’nın birden “diğeri” olmasıyla birlikte, Pamuk tüm eleştirilerini ters yüz etmiş olur, ilgiyi başka alana çeker, okurun algısını yapıbozumuna uğratır. Bu, Tanpınar’ınkine nazaran çok daha ‘radikal’ bir finaldir. Modernizm eleştirisi şeklinde ilerleyen roman bir çeşit durum tespitiyken, finalde Pamuk, neye inandığını, olması gerekenin ne olduğunu bize açık açık söyler: “… Öteki’ni kendine örnek edindikten sonra aslında onun “benzeri” olduğunu keşfeden” (“Roman ve Kimlik: Beyaz Kale”, Jale Parla), keşfetmesi gereken Hoca’nın/aklın/Türkiye’nin hikâyesidir anlatılan. “… Batılı öznenin ilk bakışta sanıldığı kadar sabit bir egemenlik pozisyonunu koruyamadığı, egemenliği altına almaya çalıştığı Doğulu’yla son derece inişli çıkışlı ve yer değiştiren bir karşılıklı güç ilişkisine girdiği” bir dünyadır bu. Pamuk’a göre “Doğu-Batı ayrımı basit bir illüzyon”dan başka bir şey değildir (“Between Two Worlds”, Maya Jaggi) Pamuk, “Beyaz Kale” için, “denemeye çalıştığım şey kimlik sorunu üzerine bir oyun kurmak ve Doğulu ya da Batılı olmanın bir öneminin olmadığını göstermekti” demiştir. (“Enigma is Sovereign”, Judy Stone)

Böylece Orhan Pamuk; “Beyaz Kale” romanıyla ve romanındaki çok katmanlılık sayesinde, yarattığı karakterlere sembolik anlamlar yükleyip, gerek genel anlamda modernizm-aydınlanma felsefesine, gerekse bunun Türkiye’ye yansıyan Türk aydınlanmasına ve onun ideolojisine; derin ve anlamlı eleştiriler yöneltmiştir. Bu eleştirilerden, Pamuk’un ülkesini küçümseyen ve Batı’ya hayran biri olduğu şeklinde yorumlar çıkarmak tamamen anlamsız ve sığdır. Aynı şey Tanpınar için de geçerlidir. “Beyaz Kale”, çok açık, “Doğu-Batı” diye bir ayrımın olmadığını söylemektedir ve Pamuk’un romanı bu temel üzerine kurulmuştur.

Şöyle der bir röportajda: “Aslında, Türklerin yüzde 95’i kendilerinde iki ruh barındırır. Uluslararası Gözlemciler, Türkiye’de iyilerin –laikler, demokratlar, liberaller- ve kötülerin –milliyetçiler, politik İslamcılar, muhafazakârlar, devlet yanlıları- bulunduğuna inanıyor. Hayır. Ortalama her Türk’te, bu iki yaklaşım her zaman birlikte yaşar. Bir şekilde herkes kendisiyle savaş halindedir, ya da belki, kendi çelişkilerini içinde taşıyordur.” (“I Want to Continue the Life I Had Before”, Aida Edemariam)

Orhan Pamuk, “… doğru ile yanlışı, mutlak iyi ve mutlak kötü şeklinde algılayacak bir duyguyla engellenmemiş olduğu için, iyi ile kötü konusunda esnek olarak ilgilene[bilmekte] (“Batı’daki Doğu”, John Goody)” ve kendi eleştirdiği modernizmin tuzağına düşmemektedir. İçinde bulunduğu konum Edward Said’vari bir konumdur, Jale Parla bu konumu şöyle açıklar: “Batılı öznenin Doğu ile ilişkisini yapılandıran bir bilinçaltı varsa eğer, Doğulu’nun da edilgen ya da masum nesne olmadığını, onun da Batı ile ilişkisini kuran bir bilinçaltına sahip olduğunu ileri süren bu görüş, güç ilişkisine dayalı Doğu-Batı çiftilliğinin bir gün gelip bozulabileceğine ilişkin iyimser bir imayı da barındırması açısından, oryantalist söylemlere karşı üretilmiş anti-oryantalist bir söylem olarak görülür.”

Bu açıdan bakıldığında da, modernizm eleştirisi yerini, en temel ilke olarak farklılıklara saygı duymaya bırakır. Pamuk, “Beyaz Kale” ile mesajını yarattığı karakterin ağzından verir okuyucusuna. Romanın sonlarında, İstanbul’da kalan anlatıcıya kimin kim olduğu üzerine sorular sorup duran Sultan’a; anlatıcı şöyle bir cevap vermektedir ve Pamuk’un mesajı gayet manidardır:

“İnsanın kim olduğunun ne önemi var,” derdim, “önemli olan yaptıklarımız ve yapacaklarımızdır.

İsmail Yaprak

Bibliyografya

Tanpınar, Ahmet Hamdi. Saatleri Ayarlama Enstitüsü, Dergâh Yayınları. 10. baskı, ekim 2005.
Pamuk, Orhan. Beyaz Kale, İletişim Yayınları. 23. baskı, ocak 2000
Artvinli, Fatih ve Nesrin Aytekin. II. Cumhuriyet. İstanbul: 2000
Ayvazoğlu, Beşir. “Saatleri Ayarlama Enstitüsü yahut Bir İnkıraz Felsefesi”. Saatleri Ayarlama Enstitüsü (ek) . Dergâh Yayınları, 1983. 341-354
Başkaya, Fikret. Neden Resmi Tarih? 16 şubat, 2006
Best, Steven ve Dougles Kellner. Postmodern Teori. çev. Mehmet Küçük. Ayrıntı Yayınları. 1998
Bozkurt, Nejat. Eleştiri ve Aydınlanma (Felsefe İncelemeleri). İstanbul: Say Yayınları. 1994
Cahoone, Lawrence. “Aydınlanma ve Narsisism: Adorno, Horkheimer ve Lasch.” Modernliğin Çıkmazı. Çev. Ahmet Demirhan, Erol Çatalbaş. İnsan Yayınları, 2001. 242-250
Çiğdem, Ahmet. Aydınlanma Düşüncesi. İstanbul: Ağaç Yayıncılık. 2003
Edemariam, Aida. “I Want to Continue the Life I Had Before.” The Guardian. 3 April, 2006
Freely, Mauren. “Talking Turkey.” Interview and Review
Goody, John. Batı’daki Doğu. çev. Burhan Mert Angılı-İsmail Mert Bezgin. Ankara: Dost Kitabevi. 2002
Göknar, Erdağ. “Beyaz Kale’de Özdeşleşme Politikası.” Orhan Pamuk’u Anlamak. der. Engin Kılıç. İstanbul: İletişim Yayınları. 1999. 115-122
Hilav, Selahattin. Felsefe Yazıları. İstanbul: YKY. 2003
Jaggi, Maya. “Between Two Worlds.” The Guardian. December 8, 2007
Mahçupyan, Etyen. Osmanlı’dan Postmoderniteye. Yol Yayınları. 1996
Moran, Berna. “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”. Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış. İstanbul: İletişim Yayınları. 2005. 297-322
Naci, Fethi. “Beyaz Kale.” Orhan Pamuk’u Anlamak. der. Engin Kılıç. İstanbul: İletişim Yayınları. 1999. 84
Pamuk, Orhan. “Ahmet Hamdi Tanpınar”. Öteki Renkler. İstanbul: İletişim Yayınları. Aralık 1999.
Parla, Jale. “Roman ve Kimlik: Beyaz Kale.” Orhan Pamuk’u Anlamak. der. Engin Kılıç. İstanbul: İletişim Yayınları. 1999. 85-98
Stone, Judy. “Enigma is Sovereign.” Interview and Review
Tanpınar, Ahmet Hamdi. “Ahmet Hamdi Tanpınar Diyor Ki…”. Yaşadığım Gibi. Dergâh Yayınları (basım tarihi belirtilmemiş). 42
Toprak, Binnaz. “Giriş.” Aydınlanma Sempozyumu. der. Binnaz Toprak. İstanbul: Osmanlı Bankası Arşiv ve Araştırma Merkezi. 2007.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...
Comments
One Response to “Tanpınar ve Pamuk’ta Türk modernizmi eleştirisi”
  1. M.Zeki Özgen says:

    Olaylara geniş açıdan bakabilmek ortak bir noktayı garanti etmiyor yalnızca -ötekilerin- haleti ruhiyesini kavrama şansını arttırıyor. Sorunlar karşısında ortak tavır almak olası mı, bence değil. Farklılıkları oluşturan kültürel değerler genlerimizde ötekine direniyor, siyasal tavırlar oluşuyor. Kim olduğumuz önemli değil, evet, yaptıklarımız ve yapacaklarımızın itici gücü işte genlerimize işlemiş olan bu faklılıklardır. Modernitemizi eleştirirken de olmasaydı ne olurdu sorusunun cevabını bilememenin rahatlığı içindeyiz. Hangi yöntem yaşardı, hangi siyasi irade başat niyeti dayatırdı, biliyor muyuz? Tarihte olanlar başka türlü olamadığı için olmuştur, yüzleşemediğimiz sorunların çözümünden güncel varlığımıza ne kadar zarar gelecek (yenilik dokunmadığı sürece iyidir, dokunduğunda kamuoyunun ne yapacağı belirsizdir) onu da kestiremiyoruz. Bence tarih, kendine uygun yolu bulan su gibi yatağında akmakta, ne yapsak gidişat demokrasiden yanadır. Ancak coğrafyamızın kırılgan yapısı gidişatımızın yönünün dış yetkenin fazlaca emrine verilmesi riskini taşıdığından bağımsız karar alma süreçlerinde sorunlarımız olacaktır diye endişeleniyorum, çok mu kuruntu yapıyorum?

Leave A Comment