Egoist okur

Agatha Christie’nin en kıskandığı yazar: Dorothy L. Sayers

Bu Kimin Cesedi ve Şüphe Bulutları gibi kitapları bizde de yayımlanan Dorothy L. Sayers’ı tanıyor musunuz? En büyük polisiye yazarlarından biri olmakla kalmıyor kendisi, aynı zamanda tutkulu bir Dante çevirmeni olarak da hatırlanıyor. Son yıllarda yeniden keşfedilmesi memnuniyet verici.

Onunla ilgili söyleyebileceğim iki şey var: Birincisi, romanlarında kadınların entelektüel yaşam hakkının güçlü bir savunucusu olarak öne çıkan Sayers, sadece suçluları değil, kadınların zihinlerine musallat olan korku ve şüpheleri de “yakalıyor” ve bir anlamda “feminist polisiyenin yaratıcısı” oluyor.

İkincisi, bir grup eleştirmene göre kendisi Agatha Christie’den çok daha yetenekli bir polisiye yazarı. Hatta denir ki, tam da bu yüzden Christie hayatta en çok onu kıskanır ve romanlarını en çok o beğensin diye yazarmış.

Gerçi ben galiba Agatha Christie’yi daha çok seviyorum. Hem hukukumuz eski onunla hem de yarattığı şaşırtmacalı ipuçlarının peşine düşmek kesinlikle çok daha eğlenceli. Finalleriyse hep mükemmel. Öte yandan Sayers’ı da azımsamayalım… Lord Wimsey, Miss Marple ve Hercules Poirot ayarında bir kahraman sayılmasa da kendisiyle çok iyi vakit geçireceğinizi garanti edebilirim.

Şüphe Bulutları, Dorothy L. Sayers
Hercule Poirot ve Pera Palas’taki hayalet

Bu iki yazar gerçekte böyle yan yana oturup sohbet ettiler mi, bilmiyorum ama işte görüyorsunuz, ben onlara bu imkanı tanıdım, güzel de oldu :) 

Agatha Christie’nin en kıskandığı yazar: Dorothy L. Sayers

Dünyanın gelmiş geçmiş en ünlü polisiye yazarı olan, dahası “en çok satan yazar” listelerinin de başlarına yerleşmiş Agatha Christie’nin hemen hemen bütün kitaplarını okudum. Hele lise yıllarımda elime bir romanıyla oturur, bitirmeden kalkmazdım. Fakat o yıllarda bile hep duyduğum bir şey vardı: Dorothy L. Sayers diye bir başka polisiyeci yazar kadın varmış. Kendisi Agatha’dan çok daha yetenekliymiş, o yüzden de Agatha hayatta en çok onu kıskanır ve romanlarını en çok o beğensin diye yazarmış.

Bu konuda bir fikrim olamadı ne yazık ki, zira Dorothy L. Sayers’ın bir kitabı epey eski yıllarda bir kez Türkçeye çevrilmiş ama pek ilgi görmemişti. Bir türlü bulamadığım için okuyamamıştım. Neyse ki en ünlü kitabı Bu Kimin Cesedi birkaç yıl önce yeniden basıldı da zeki ve şakacı Lord Peter Wimsey’in bu pek entrikalı düğüm çözme macerasını ben de nihayet okuyabildim. Som altından monokluyla küvete giren o zavallı adamın kim olduğunu, dahası kim tarafından öldürüldüğünü öğrendiğim gün Dorothy L. Sayers hayranlığım da başladı.

Burada yazar hakkında biraz bilgi vermek iyi olabilir: Dorothy L. Sayers, 1893’te Oxford’da, İngiliz-İrlanda kökenli bir ailenin tek çocuğu olarak dünyaya geldi. 1915’te, yani üniversitenin modern diller bölümünden birincilikle mezun olduktan sonra şiir yazmaya, editörlük yapmaya başladı. Bu süreçte, politik feminist bir hareket olan “Mutual Admiration Society” (Karşılıklı Hayranlık Cemiyeti) adlı bir grubun üyesi olmuştu. Okulu bitirince akademide kalmak yerine başka işlere yönelmesinin temel sebebi, akademide kadınlara açık pozisyonların azlığıydı. Şairlik ve editörlükten para kazanmasına imkan olmadığını görünce polisiye yazmaya karar verdi ve 1923’te Bu Kimin Cesedi ile Lord Peter Wimsey karakterini yarattı.

Öte yandan polisiyenin edebiyatla alakası olmadığını düşünüyordu, sonunda polisiye kurgunun içine gerçekte söylemek istediklerini, bilhassa feminist görüşlerini yedirmeye karar verdi. Özellikle evliliği, kadınların mesleki potansiyelini törpüleyen bir kurum olarak sıkça eleştiriyordu.

Sayers’ın Dante ve İlahi Komedya saplantısı

Sayers bir yandan T.S. Eliot ve C.S. Lewis gibi edebiyat devleriyle arkadaşlık ediyor, bir yandan da şiirler ve tiyatro oyunları kaleme alıyordu. Bir süre sonra, İkinci Dünya Savaşı’nın da etkisiyle, kendini teolojiye verdi, bu alanda üretmeye başladı. Savaştan sonra hayattaki esas amacını keşfetti: İtalyan şair Dante’nin yazdıkları uzun süredir müthiş ilgisini çekiyordu. Önce inanılmaz bir adanmışlıkla ve kendi kendine çalışarak kısa sürede eski İtalyanca öğrendi, ardından popülerliği ve notlarının ufuk açıcılığı bakımından bugün bile aşılamadığı düşünülen bir İlahi Komedya çevirisi yapmaya girişti. Gerçi çeviriyi bitiremeden öldüğü için son cildi yakın arkadaşı Dr. Barbara Reynolds tamamladı.

Sadede gelirsem; Dorothy Sayers’ın ilk iki Wimsey macerası bizde de yayımlandı. Şüphe Bulutları‘nda dedektifimiz ürpertici bir cinayeti çözmek için kolları sıvıyor. Üstelik bu kez kurban kız kardeşi Mary’nin nişanlısı. Adamcağız ayağında terlikleri ve üzerinde ceketiyle kasımpatıların arasında öylece iki seksen yatakalmış. Daha da beteri, bütün ipuçları abileri Denver Dükü Gerald’ı gösteriyor. Zor, çok zor bir durum olduğunu kabul edin. Tabii Lord Wimsey bu maceradan alnının akıyla çıkmakla kalmıyor, okura birkaç zevkli saat geçirtmeyi de başarıyor. Tabii ilerleyen kitaplarda bir de kadın dedektifimiz olacak, umarım onlar da bizde yayımlanır. 

Bitirirken bir itiraf: Şahsen Agatha Christie’yi ben hâlâ Dorothy L. Sayers’dan daha çok seviyorum. Hem hukukumuz eski onunla hem de yarattığı şaşırtmacalı ipuçlarının peşine düşmek kesinlikle çok daha eğlenceli. Finalleriyse hep mükemmel. Öte yandan Sayers’ı da azımsamayalım… Lord Wimsey, Miss Marple ve Hercules Poirot ayarında bir kahraman sayılmasa da kendisiyle çok iyi vakit geçireceğinizi garanti ederim.

Gülenay Börekçi

Feminist polisiyenin yaratıcısı

Dorothy L. Sayers’ı “feminist polisiyenin yaratıcısı” niteleyen Nora Caplan-Bricker’ın New Yorker’da çıkan yazısından ufak bir özete bakalım…

Dorothy L. Sayers’ın 1935 tarihli Gaudy Night romanı, polisiye türünün sınırlarını zorlayan feminist bir yapıt olarak öne çıkıyor. Başkahraman Harriet Vane, tıpkı yaratıcısı Sayers gibi çok başarılı bir yazar ama son zamanlarda durgunlaşmış, yazmakta zorlanıyor. Mekânsa, Oxford’daki kurgusal Shrewsbury kadın koleji. Harriet, okulda yaşanan şiddet olayları ve kimin yazdığı belirsiz bazı tehdit mektuplarını araştırırken bir yandan da kendi hayatındaki duygusal ve entellektüel çatışmaları çözmeye çalışıyor. Harriet’in soruşturması zamanla Ozford’da eğitimli kadınlara yönelik önyargıları ve entelektüel alanda kadınların karşılaştığı engelleri açığa çıkarıyor.

Harriet’in birlikte çalıştığı Lord Peter Wimsey ile olan ilişkisi de romanın merkezinde. Harriet, Peter’ın sevgisine epey bir süre direniyor, ta ki onun kendi mesleğine duyduğu saygıyı görene dek. (Peter’ın “Sen yazabileceğin o büyük kitabı henüz yazmadın,” sözü, Sayers’ın kendine söylediği bir şey belli ki.)

Oxford camiasında eğitimli kadınların “tehlikeli” olabileceği yönündeki önyargıları vurgulayan ve eleştiren Gaudy Night romanı bugün feminist polisiyenin gelişiminde önemli bir halka sayılıyor. Birçok eleştirmene göre Sayers’ın feminist yaklaşımı, günümüzde sözgelişi Gone Girl’ün yazarı Gillian Flynn’in karanlık ve umutsuz dünyasından çok farklı. Flynn’in Amy Elliott Dunne karakteri, patriyarkanın “cool girl” miti altında boğulan kadınların öfkesini yansıtırken Sayers’ın Harriet’i, korkularıyla yüzleşerek özgürleşiyor. Yine de kabul edelim, bu yazarların her ikisi de cinsiyetçi beklentilerin kadınları hem başkalarına hem de kendilerine yabancılaştırdığı gerçeğinde buluşuyor.

Sonuç olarak Gaudy Night, hem zarif bir dedektif hikâyesi hem de kadınların entelektüel yaşam hakkının güçlü bir savunusu. Sayers, sadece suçluları değil, kadınların zihinlerine musallat olan korku ve şüpheleri de “yakalayarak” türün edebi potansiyelini kanıtlıyor. (Umarım feminist karakterinin iyice öne çıktığı sonraki romanları da bizde yayınlanır.)

Subscribe
Notify of

0 Comments
oldest
newest most voted
Inline Feedbacks
View all comments