Egoist okur

Aynalı odalara benzeyen bir yazar: Silvina Ocampo

Silvina Ocampo’yu okumak yalnızca Arjantin edebiyatının kuytuda kalmış bir köşesini keşfetmek değil, kadınların edebiyat tarihindeki görünmezliğini tersine çevirmek anlamına da geliyor bir bakıma. Ocampo’nun masumiyetle zalimliği birleştiren üslubu bugün Clarice Lispector’dan Mariana Enriquez’e kadar pek çok yazarın üretiminde yankılanıyor.

Silvina Ocampo kitapları
Bir yoğurt tanıtım broşürü: Tam Biorgeslik!

Silvina Ocampo şiirlerinde ölüm, rüya ve dönüşüm temaları arasında gezindi. İngilizce ve Fransızcadan yaptığı çevirilerle de Arjantin kültürüne yeni damarlar kazandırdı. Emily Dickinson, Poe ve Melville’den yaptığı her çeviri, kendi ruhunun bir yansıması gibiydi.

Aynalı odalara benzeyen bir yazar: Silvina Ocampo

Jorge Luis Borges’e göre Arjantin edebiyatının en nevi şahsına münhasır yazarlarından biri olan Silvina Ocampo’nun kısa öykülerinin eşi benzeri yok ve onu okuyan herkes, yazılmış diğer bütün öykülerin birazcık eksik olduğunu hissediyor. Jorge Amado’ya göreyse Ocampo, Borges ve Gabriel García Márquez’le beraber İspanyolcanın öncü yazarı. César Aira da aynı fikirde olmalı çünkü “O kısacık, billur gibi berrak öykülerini yazarken Ocampo cömert, gösterişli ve mükemmeldi,” demiş bir keresinde.

Bana gelince; yıllar önce yazarın Sonsuz Kule kitabını okuduğumda adeta çarpılmış, neden o güne dek böylesine muhteşem bir yazarın adını duymadığımı düşünerek üzülmüştüm. (Nebula Kitap)

Neyse ki edebiyatta kayıpların telafisi -bazen- mümkün. Ocampo’nun en önemli yapıtlarından Söz de yayımlandı sonuçta. Lütfen okuyun, harikulâde bir yazarla tanışmış olacaksınız.

Masumiyetin karanlığı yahut aynalı odalarda kendini bulmak

Öykü ve romanlarının yanı sıra şiir türünde de önemli eserler veren Silvina Ocampo, 1903’te Buenos Aires’te, varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Gençliğinde bir süre Paris’te yaşadı, Fernand Léger’le Giorgio de Chirico’dan resim dersleri aldı.Masalla kâbusun iç içe geçtiği o sürrealist alacakaranlık estetiği, uzun yıllar sonra yazılarına, tuhaf hikâyelerine de sızacaktı.

Edebiyatla haşır neşir olmaya başladıktan sonra Borges’in öğrencisi ve kalem ortağı Adolfo Bioy Casares’le evlendi, Arjantin’in öncü edebiyat dergisi Sur’un kurucuları arasında yer aldı. 1940’ta Borges ve Bioy Casares’le ünlü Fantastik Edebiyat Antolojisi’ni hazırladı, Dickinson, Poe, Melville ve Swedenborg’dan çeviriler yaptı. (Bugün kült mertebesine erişmiş olan bu antolojinin etkisi öyle büyük olmuştur ki, kimilerince Latin Amerika fantastik edebiyatının temellerini attığı düşünülür.)

Borges’in zekâsı ne kadar soğuk ve hesaplıysa, Ocampo’nun zekâsı o duygusal ve sezgiseldi. Borges “aklın rüyasını” yazarken, Ocampo “ruhun karanlığını” yazıyordu. Onun dünyasında masumiyete asla güvenilemezdi. Çocuklar acımasız varlıklardı mesela, kadınlarsa kıskanç ve manipülatifti. Öykülerindeki karanlığa, kötücüllüğe gelince; Borges’in sevdiği türden metafizik bir kötülük değildi onunki, sıradan, daha ziyade gündelik, ev içi bir kötülükle meşgul oluyordu.

Belki de bu yüzden çağdaşı erkek yazarlar onu hep bir parça tedirginlikle karşıladı. Julio Cortázar’ın Ocampo hakkında “Fazla acımasız,” dediği biliniyor. Aslında kadınların o güne dek bastırdıkları derin ama şiddeti yoğun öfkenin bir ifadesiydi bu acımasızlık. “Benim karakterlerim, ancak olmak istemedikleri şeylere ya da kişilere dönüştüklerinde mutlu hissederler,” diye özetlemişti yazarlığını.

Bir eleştirmen, Silvina Ocampo’nun dünyasına girmenin dört duvarı aynalarla kaplı bir odaya girmeye benzediğini yazmıştı. O odada yürümeye başladığınızda siz de çoğalmaya başlıyordunuz. Sonsuz Kule’deki karakterler mesela, düşle gerçek arasında gidip gelirken hep bir şeylerin ateşiyle yanarlar ve orada büyü, arzu, suç iç içe girer, birbirine karışır.Ocampo’nun dili bir bıçak kadar keskin, bir peri masalı kadar parıltılıdır. Kendi de aynalı odalara benzeyen bu yazarı okurken insan sırf bir edebiyat deneyimi yaşamaz, kendine de daha yakından bakar. (“Ocampo’nun öyküleri aynadır, ama yansıttıkları biz değiliz,” diyen Borges’e başvuralım burada gene.)

Bir de şu var: Silvina Ocampo’yu okumak yalnızca Arjantin edebiyatının kuytuda kalmış bir köşesini keşfetmek değil, kadınların edebiyat tarihindeki görünmezliğini tersine çevirmek anlamına da geliyor bir bakıma. Ocampo’nun masumiyetle zalimliği birleştiren üslubu bugün Clarice Lispector’dan Mariana Enriquez’e kadar pek çok yazarın üretiminde yankılanıyor.

Lütfen Söz’ü okuyun. Ardından Sonsuz Kule’yle devam edin. Ocampo’nun büyülü ve acımasız evrenine bir kez girince oradan eskisi gibi çıkamayacaksınız.

Üç kişilik bir gölge oyunu: Borges, Bioy ve Silvina

Buenos Aires’in edebiyat dünyasında, Borges, Bioy Casares ve Silvina Ocampo, bir çeşit “kutsal üçlü” gibiydi. Fakat tabii o üçlemenin içinde kırılganlık da, kıskançlık da, gizli kederler de fazlasıyla mevcuttu.

Borges, Bioy’un en yakın dostu, Silvina’nınsa hem entelektüel sırdaşı hem de kimi zaman kıskançlığının hedefiydi. Geceleri Buenos Aires’teki Casares konağında Fantastik Edebiyat Antolojisi’ni hazırlarken uzun tartışmalara da girişirlerdi. Borges, soyut fikirleriyle odadaki havayı ağırlaştırır, Silvina ise aniden tuhaf bir çocuk ya da köpek hikâyesi anlatarak herkesi sustururdu.

Erkeklerin zihinsel oyunlarına duygusal bir derinlik katıyor, onların mantık dünyasına sezgiselliğiyle karşılık veriyordu Ocampo. Anılarında Bioy karısını şöyle anlatır: “Silvina, Borges’le konuşurken bile sözü kendi hikâyesine çevirmeyi bilirdi. Konuşmaların sessiz kahramanı istisnasız her zaman oydu.”

Borges’in sonradan Bioy’a yazdığı bir mektupta geçen şu cümle, aralarındaki gerilimi de açık eder aslında: “Silvina, bana her zaman kendi karanlığını ödünç verdi, belki bu yüzden onu hiçbir zaman tam olarak sevemedim.”

Edebiyat tarihine geçmiş bu üçlü dostluk, Latin Amerika modernizminin laboratuvarı gibiydi bir bakıma: Bir masa, üç zihin ve üç farklı karanlık…

Ocampo, De Chirico’nun atölyesinde

1920’lerin sonlarında, yani Paris’te resim eğitimi aldığı yıllarda Silvina Ocampo sürrealist çevrelerle tanıştı. Fernand Léger’in derslerine de girdi, ama asıl dönüştürücü deneyimi, Giorgio de Chirico’nun atölyesinde yaşadı.

Hep anlatılan bir anekdot vardır: Bir gün De Chirico öğrencilerden “görülmeyeni resmetmelerini” ister. Ocampo tuvalin ortasına koskocaman bir gölge çizer, ama gölgenin kime ait olduğu belli değildir. De Chirico, tabloya uzun uzun bakar ve “Belli ki insan senin dünyanda gölgesinin ardına saklanabiliyor,” der. Ocampo yıllar sonra bu anı “Ben o gün resim yapmayı değil, yazmayı öğrendim,” diye anlatır.

Silvina Ocampo’nun günümüzde yaşayan kız kardeşleri: Samanta Schweblin, Mariana Enriquez ve elbette Ariana Harwicz

Ocampo’nun kız kardeşleri

Silvina Ocampo’nun metinlerinde büyü, suç, kıskançlık ve delilik birbirine karışır. Ocampo bize kırılganlığın altındaki vahşeti, zarafetin altındaki öfkeyi sezdirir. Ve bu damar elbette bugün hâlâ canlı. Onu sürdüren kadın yazarlar da Arjantin edebiyatının yeni karanlık sesleri.

Mariana Enriquez, Ocampo’nun “ev içi kötülük” anlayışını en çıplak haliyle bugüne taşıyor mesela. Kitaplarında Buenos Aires’in arka sokaklarını mesken tutan hayaletler, sanki Ocampo’nun çocuk karakterlerinin büyümüş halleri. Enriquez, Ocampo’nun estetiğini daha sert, daha toplumsal bir kabusa dönüştürüyor. (Yangında Kaybettiklerimiz, Yatakta Sigara İçmenin Zararları, Kasvetli İnsanlar İçin Güneşli Bir Yer)

Samanta Schweblin, Kurtarma Mesafesi’nde, anneyle çocuk arasındaki bağı zehirli bir sevgiye çeviriyor. Schweblin’in dili, Ocampo’nun kısa öykülerindeki kristal berraklığını taşıyor, kelimeleri zarif ama aynı zamanda etkisiyle ürkütücü. (Boş Ev, Kurtarma Mesafesi, Kentukiler, Ağızdaki Kuşlar)

Ariana Harwicz, kadın öfkesini içerden, bedensel bir şiddet olarak anlatıyor. Ocampo’nun kısık sesli karakterleri artık fısıldamıyor; bağırıyor, kırıyor, yanıyor. Ama temelde mesele hep aynı; sevgiyle delilik, arzuyla yıkım arasındaki geçirgen sınır. (Geber Aşkım)

Bu üç Arjantinli yazar -ve kuşkusuz başka birçok kadın- Silvina Ocampo’nun açtığı o gizli kapıdan geçtiler. Ocampo, onlara yalnızca belirli bazı temalar bırakmakla kalmadı, suskunluğun da sesi olabileceğini, güzelliğin daima bir diken taşıdığını da fısıldadı.

Gülenay Börekçi

Subscribe
Notify of

0 Comments
oldest
newest most voted
Inline Feedbacks
View all comments