Egoist okur

“Ben yapmadım o yaptı!” romanları

Freud’un bilinçdışını, içerideki karanlığı, ruhun dipsiz kuyularını keşfetmesinden çok önce Dostoyevski “Öteki” adında küçük ama çok etkili bir roman yazdı. Ardından Andersen, “Gölge”yi kaleme aldı. Stevenson’ın “Dr Jekyll’i ve Wilde’ın “Dorian Gray’in Portresi” romanları geldi sonra.

Ama FluTV’deki Nevzat Kaya’lı bölümlerden birini izlerken (aşağıya ekliyorum, siz de seyredin diye) Edgar Allan Poe’nun William Wilson’unu öğrendim. Benzer bir hikayeyi meğer Poe herkesten önce, 1839’da anlatmış. Gerçi ona bakarsanız, Washington Irving’in “Lord Byron’ın Yazılmamış Hikâyesi” adlı yapıtı hepsinden eski tarihli.

Sonuçta “Ben yapmadım o yaptı edebiyatını” araştırırken öyle çok geriye gittim ki başım döndü. Böyle böyle cennet bahçesindeki yılana ulaşacağım galiba.

Sansürsüz Dorian Gray

Kâtip Bartleby gerçekte yazarı Melville’in ta kendisi miydi?

Washington Irving, Edgar Allan Poe, Fyodor Dostoyevski, Hans Christian Andersen, Robert Louis Stevenson, Oscar Wilde, Chuck Palahniuk

“Ben yapmadım o yaptı!” romanları

Andersen’in en tuhaf, en kasvetli, en acımasızcasına matrak masalı bence “Gölge”. Yazıldığı yüzyılın gözde teması “ikiye bölünme” üzerine şizoid bir masal aslında. Ezelden beri savaşan ama aynı zamanda birbirlerini kusursuz biçimde tamamlayan ikililerden oluşuyor; kuzey-güney, ay-güneş, gece-gündüz, kötülük-iyilik, ruh-beden, yaşlılık-gençlik, bilgi-masumiyet, kibir-alçakgönüllülük, yalan-gerçek, birey-toplum, para-aşk, ölüm-hayat gibi…

Başta tatlı bir masal anlatacakmış hissi yaratan Andersen, okurunu hiç belli etmeden tuzağa düşürüyor ve onu finalde kapkaranlık bir dünyanın ortasında öylece bırakıveriyor.

“Gölge”, Robert Louis Stevenson’ın “Dr. Jekyll ile Bay Hyde” ve Oscar Wilde’ın “Dorian Gray’in Portresi” romanlarıyla aynı ruhu taşıyor.

Hatırlayalım, benzer bir şekilde bu iki yapıt da aynı insanın bedeninde iki farklı ruhun; iyilikle kötülüğün simgesel savaşını anlatıyor. Kimin kimden etkilendiğine bakacaksak, Stevenson’ın Andersen’den, Wilde’ınsa her ikisinden birden etkilendiğini düşünmemizde bir sakınca yok. (Tarihler yeterince açıklayıcı: Stevenson, “Dr. Jeckyl ve Mr. Hyde”ı 1886’da, Oscar Wilde, “Dorian Gray’in Portresi”ni 1891’de yazmış. Andersen’in “Gölge”yi yazma tarihi 1847.

Unutmadan, Wilde’ın Andersen’in en büyük hayranlarından olduğu biliniyor, ayrıca masallarının birçoğu da açıkça Andersen’den izler taşıyor. “Balıkçı ile Ruhu” masalı mesela, Andersen’in “Küçük Deniz Kızı” ile “Gölge” masallarının bir karışımı gibi.

Fakat Andersen’in de bir ilham kaynağı var. Hem de muazzam bir ilham kaynağı ki ona da geleceğim, merak etmeyin.

Ama bitecek mi araştırmamız? Hiç sanmıyorum. Neyse, sırayla gitsek daha iyi galiba.

Gölge, bedenin yerini alırsa…

“Gölge”nin konusundan bahsedeyim önce… Yazdıklarıyla insanlara iyiliği, doğruluğu aşılamak ve dünyayı daha yaşanabilir hale getirmek gibi yüce ama pek demode bir amacı olan edebiyatçı ile ondan daha cüretkâr bir mahluk olan gölgesinin hikâyesini okuyoruz… Hırslı ve kötülük kabiliyeti çok yüksek olan Gölge, günün birinde bedenini, dolayısıyla efendisini terk ediyor ve yıllarca ortaya çıkmıyor. Döndüğünde çok değiştiğini görüyoruz. Bir kere gölgelikten çıkmış, düpedüz insan olmuş. Çok para kazanmış sonra, güçlenmiş ve kendine ait “karanlık” bir ruh edinmiş. Sürekli olarak eski efendisini aşağılıyor ve onu sinsice yok etmeyi planlıyor.

Nasıl biri olduğunu anlayın diye ufak bir örnek vereyim…

“Sonradan görme” Gölge, “Bazı insanlar kaba bir kâğıdın yırtıldığında çıkarttığı sese dayanamaz, bazılarıysa cama sürtünen tırnağın gıcırtısı yüzünden fenalaşır, benim sorunumsa aşırı samimiyetten hoşlanmamak. O yüzden bundan sonra lütfen bana ‘sen’ diye hitap etmeyiniz,” diyor efendisine.

Peki ya sonra? Yeni düzende artık sadece onun gibiler el üstünde tutuluyor, o yüzden “insan” idam ediliyor, görünüşünden parasına, bilgisinden karizmasına her şeyi çalma çırpma olan gölgesiyse kral oluyor. Yükselmek, güçlenmek uğruna nelerin ve kimlerin pervasızca heba edilebildiğini kusursuz bir kurguyla okuyoruz.

Andersen insanın içindeki en gizli arzulara da işaret ediyor. Bir noktadan sonra masalın güya iyi ve temiz kalmaya her şeyden çok kıymet veren entelektüel kahramanının, yükselmek ve şöhret kazanmak için kendine kötü kalpli bir gölge yarattığına, yani ikisinin aslında aynı kişi olduğuna emin oluyoruz. Günah işlediğini kendine bile itiraf edemeyeceği için onca fenalığın bir başkasının marifeti olduğunu düşünmek işine geliyor belki de. İnsanın masumiyetine kendini ve başkalarını inandırabilmek için “Ben yapmadım o yaptı” demeyi akıl etmesi nasıl da kafa karıştırıcı.

William Blake’in John Milton’un “Paradise Lost”u için yaptığı resimlerden biri. Adem, Havva ve Yılan. Ve elbette Adem ile Havva’nın yasak meyvenin cazibesine kapıldıkları o anı.

“Meğer dünya dehşet verici bir yermiş”

Gölge sahibini terk ettikten sonra dünyayı gezmeye başlıyor. Amacı, “öğrenmek”… İnsanları tanıyıp zayıf noktalarını ortaya çıkarmak, sonra bunları kullanarak onlara istediklerini yaptırmak ve toplum içinde böyle böyle güçlenmek, yükselmek…

Her şeyin nasıl başladığını anlatırken şunları söylüyor:

“Geceleri sabahlara kadar dolaşıyor, evlere usulca yaklaşıp pencerelerden içeriyi gözetliyordum. Öyle şeyler gördüm ki, inanamadım. Meğer dünya dehşet verici bir yermiş, insan olmaksa pek o kadar istenecek bir şey değilmiş. Bu dünyada düşünmesi bile içimi titreten şeylere tanık oldum be o yıllarda, insanların bilmemesi gereken ama öğrenmeyi her şeyden çok arzuladıkları şeyleri gördüm; karı kocalar arasında değil, anne-babalarla çocukları arasında yaşanan şeyleri, kötülüğün hep en yakınlarda mesela komşunun evinde hatta doğrudan kendi evinde çiçeklendiğini… Bir gazete çıkarmaya kalkışsaydım emin ol, herkes okurdu. Ama öyle yapmadım, bunun yerine evlerini gözetlediğim kişilere mektuplar yazdım. Gittiğim her şehirde ortalık karışıyordu. İnsanlar benden öylesine korkuyorlar ve beni öylesine seviyorlardı ki… Ah, elbette! Üniversitelerden onur ödülleri aldım, terziler göz alıcı elbiseler diktiler bana, güzelliğime övgüler düzüldü. Kısacası herkes elinden geleni yaptı, ben bugünkü durumuma gelebileyim diye.”

Size tanıdık gelmiyor mu?

Eğlenceli ayrıntılar da var: Mesela dünyayı bir de birlikte gezmeye karar veren edebiyatçıyla gölgesi bir kaplıca şehrinde “fazla net görmek”ten mustarip bir prensesle tanışıyorlar. Güzeller güzeli prenses, kaplıcalarda tedavi olup iyileşiyor, yani normal insanlar gibi o da “yarı net” görmeye başlıyor. Meğer mutluluğun sırlarından biri buymuş; gerçekleri görmemek.

Karanlık tarafın kapısını kim açtı?

Şimdi baştaki vaadime döneyim…

Stevenson ile Oscar Wilde’ın en önemli eserlerini bu masaldan ilhamla yazdıklarını söylemiştim. Ama “Gölge”nin de bir ilham kaynağı var aslında: Dostoyevski’nin eşsiz novellası “Öteki”.

Dostoyevski, “Herkesten önce benim keşfedip ortaya koyduğum çok büyük, çok önemli bir fikirden doğdu. Edebiyata bu fikirden daha ciddi bir katkım olmadı” demiş “Öteki” için. Anlayacağınız, o kadar önemli bir yapıttan söz ediyoruz.

1846 tarihli romanda St. Petersburg’da bir devlet dairesinde memur olarak çalışan, özgüven yoksunu, her durumda kendini suçlamaya ve pes etmeye hazır Yakov Petrovich Golyadkin’in başına gelenler anlatılıyor. Bir sabah işe gittiğinde kendisine tıpa tıp benzeyen biriyle, “öteki Golyadkin” ile karşılaşıyor. Görünüşleri aynı olsa da bu yeni Golyadkin özgüveni doruklarda bir adam, üstelik tıpkı Gölge karakteri gibi o da iki yüzlü, ahlaksız, ve kötücül. Ezik Petrovich Golyadkin’in çok isteyip de cesaret edemeyeceği şeyleri yapmak için bu karanlık karakteri yarattığını düşünmemek elde değil kuşkusuz.

Düşünebiliyor musunuz, Freud’un bilinçdışını, insanın içindeki karanlığı, ruhun dipsiz kuyularını falan keşfetmesinden çok daha önce yazmış bu küçük ama çarpıcı kitabı Dostoyevski. Ardından iyilikle kötülüğün varlıklarını tek bedende, tek ruhta, birbirleriyle savaşa savaşa sürdürmesini başka edebiyatçılar da kaleme almış. 1847’de, yani Dostoyevski’nin “Öteki”yi yazmasından tam bir yıl sonra Hans Christian Andersen, “Gölge”yi yazmış ve insanın hayatı boyunca aslında hep gölgesiyle, yani ruhunun karanlık tarafıyla savaştığını anlatmış. Ardından sıra Robert Louis Stevenson’a, sonra da Oscar Wilde’a gelmiş.

Hepsi bu değil üstelik, sürer gider bu liste ama daha fazla yerim yok, en iyisi burada keseyim. Chuck Palahniuk’un “Dövüş Kulübü” romanı da artık başka yazıya kalsın.

Gülenay Börekçi

Fotograf buradan alındı.

Edgar Allan Poe ve William Wilson

Tam yazıyı nihayet yayına alacaktım ki, Edgar Allan Poe’nun “William Wilson” adlı kısa öyküsünü öğrendim. FluTV söyleşisinde Nevzat Kaya’dan.

“William Wison”un yazılış tarihi hepsinden eski: 1839.

Yani yazıda sözünü ettiğim eserlerin fikir babası harikulade Bay Poe’dan başkası değildir, kim bilir.

Gerçi Poe hikâyeyi yazarken Washington Irving’in “Lord Byron’ın Yazılmamış Hikâyesi” adlı yapıtından ilham aldığını söylemiş bir keresinde. Bugünlerde okumayı kafaya koyduğum hikâyenin sonunda ana karakter kılıcıyla düşmanını öldürüyor ama maskesinin altında kendi yüzünü görüyormuş. Döndük işte gene başladığımız yere.

Ben galiba böyle geriye gide gide en sonunda cennet bahçesindeki yılana ulaşacağım.

Subscribe
Notify of

0 Comments
Inline Feedbacks
View all comments