Beş dakikalığına zamanı durduran kadın: Nesrin Topkapı
Yaklaşık 30 yıl önceydi, Nesrin Topkapı’yla bir röportaj yapmıştım. Sağda solda onu tanıyanları bulmuştum ilkin. Kendisine hayran olan Amerikalı bir çevirmen, “Yüzüne bakınca güzel olup olmadığını aklınıza bile getirmiyorsunuz ve hep o yüze bakmak istiyorsunuz,” demişti Topkapı için.
Ben de çaylak bir gazeteci adayı olarak bu çok özel kadına hayatını, dans tutkusunu ve daha bir sürü şeyi anlattırdıktan sonra Amerikalı çevirmene kesinlikle hak vermiştim. Kimselere benzemeyen, eşine az rastlanır türden bir kadın vardı karşımda. Hüzünlü bir zarafetle dans eden, kendini dünyaya karşı dans ederek savunan, dahası tüm gözler üzerindeyken bile her seferinde bir parça kaybolmayı seçen Nesrin Hanım’a dair ne gördüysem yazdım ben de. Aşağıda hepsi var. Bakın, şu cümleleri ne kadar güzel: “Seyirciyi görmem ben sahnedeyken. Yüzleri belirsiz varlıklardan oluşan dalgalı bir deniz vardır sanki karşımda. Onlarla göz göze gelmem, onları düşünmem. Ancak bittiğinde dönerim bu dünyaya yeniden.”
Hayalini kurduğu bir kitaptan söz etmişti Nesrin Hanım o gün, hayatını kendi kelimeleriyle anlatacaktı. İşte o kitap geçen hafta çıktı. Kitabı okumadan önce o eski röportajımızı bulup yayınlamaya karar verdim. Bir göz atın lütfen, emin olun, bu benzersiz kadına dair hiç bilmediğiniz çok şey öğreneceksiniz.
Unutmadan, basın tarihimizin en devrimci, en eşi benzeri olmayan dergilerinden Biba’da yayınlanmıştı röportaj.
Not: Canım Emre Kalcı röportajda benim fazla çocukça bulduğum bir yeri hatırlattı Instagram’da, ekledim. Kendisinin hem inanılmaz bir hafızası var hem de hatırladıklarıyla beni altüst etmeyi, gözlerimden yaşlar getirmeyi hep başarıyor. Teşekkürlerimle…
Otobiyografi, Nesrin Topkapı
ISADORA: Devrimci bir dansçı, savaşçı bir tanrıça
Nesrin Topkapı’yla bir yılbaşı gecesi rüyası
Görüntü dün gibi aklımda. Yılbaşı gecelerinin evde geçirildiği zamanlardı. Çocukken bile televizyon çocukluğundan mecburi sebeplerle epey uzak olan benim doğum günümdü aynı zamanda. Ama feci şekilde hastaydım, o yüzden de battaniyelere sarınmak ve salonun bir köşesindeki kanepede kıpırdamadan yatmak zorundaydım. Aklımdan geçenleri anladınız tabii: “Televizyon, iyi fikir!” dedim kendi kendime.
Ve biliyor musunuz, o gece televizyon seyrettiğim için asla pişman olmadım. Gece yarısı saat 12’de zamanın durduğuna tanık oldum çünkü. Kabul edersiniz ki, hayatta o kadar da sık rastlanacak deneyimlerden değil bu.
Sözünü ettiğim an, Türk televizyon tarihinde bir ilk olarak yıllarca hatırlanacak. Çoğu zaman gölgesinden korkmasıyla tanınan TRT, ilk kez bir oryantal dans gösterisini yayınlama cesareti gösteriyordu bir kere. Bunun cesaret sayılması da tuhaftı ya… Ama büyük bir olay, hatta, deyim yerindeyse, küçük çaplı bir devrim olduğu kesindi.
Ertesi gün, sonraki günler hep o beş dakikalık dans gösterisi konuşuldu; Nesrin Topkapı’nın ustalığı, kıvrak ve zarif hareketleri, bu toprakların yetiştirdiği en iyi dansöz olduğu… Ben başındaki şamdanları ve yanan mumları hatırlıyorum. Boynunu zarafetle kıvırmasını, göz süzmeden, gülümsemeden, uzaklara dalıp gitmiş bir ifadeyle dans edişini.
Evinin duvarlarını küskün, küçük notlarla dolduran kadın
Nesrin Topkapı üç yıl arka arkaya TRT’nin yılbaşı dansözü oldu. Bu yeterince şaşırtıcıydı zaten ama daha da şaşırtıcı olan şey, Topkapı’nın kendisine “resmî dansöz” denmesine kızarak “her şeyi” bırakmasıydı. Eh, kafasına koyduğunu yapan cesur kadınlardandı o ve belli ki geride ne bıraktığına aldırmıyordu.
Nesrin Topkapı’yla bir söyleşi yapmaya, Mete Özgencil’in çekeceği filmle ilgili çıkan haberden sonra karar verdim. Özgencil yakında senaryosunu kendisinin yazdığı bir uzun metrajlı filmin çekimleri için kamera arkasına geçecekti; filmin adı Dansöz olacaktı ve Nesrin Topkapı’nın hayatına dair bazı ayrıntılardan yola çıkılarak gerçekleştirilecekti. Üstelik, filmde Topkapı’yı bizzat Topkapı oynayacaktı.
Hayranlıkla sevilen birisi Nesrin Topkapı. Ünlü bir çevirmen olan Amerikalı hayranı dedi ki mesela: “Nesrin’in yüzüne bakınca güzel olup olmadığını aklınıza bile getirmiyorsunuz ve hep o yüze bakmak istiyorsunuz.”
Yönetmen Mete Özgencil’se kişiliğinden söz etti, insan içine karışmaktan pek hoşlanmadığını, çoğunlukla sıradan biri gibi davranmayı tercih ettiğini anlattı: “Sen şimdi onunla konuşacağın için heyecanlandığını söylüyorsun ya, emin ol, asıl heyecanlanan o olacak. Çünkü röportaj yaparken göreceksin, Nesrin Topkapı inanılmaz ölçüde çekingen biridir.”
Haklıymış! Küçücük bir bahçenin içindeki evine gittiğimde kapıyı açan kadın gerçekten de heyecandan titriyordu. O gün onunla pek çok şeyi konuştuk. Kendini anlatmayı pek sevmediği için kolay olmadı doğrusu. Öğrendiklerimi de daha çok satır aralarında keşfettim. Gülüşünde, çekingenliğinde, içini dökmek ihtiyacı duyduğunda kırmızı kalemle duvarlara çiziktirdiği küskün, küçük notlarda, şiirlerde, evinin elleriyle rengarenk boyadığı kapılarında, kitaplıklar dolusu pul kavanozlarında, Kilyos’tan getirdiği taşlarla yaptığı minik havuzda, çardağın altına kurduğu ve geceleri yatıp kitap okuduğu hamağında, türlü çeşit gülleri çevreleyen unutmabeni çiçeklerinde, çocukluk yıllarımı hatırlatan ortancaları, üzeri pembe tomurcuklarla bezeli olan ve “En çok bunu seviyorum,” dediği şeftali ağacında…
“Sahnedeyken seyirciyi görmem, yüzleri belirsiz varlıklardan oluşan dalgalı bir deniz vardır sanki karşımda”
Hakkında daha önce bilmediğim şeylerden biri, şarkı söylüyor olmasıydı. Billie Holiday gibi çok büyük şarkıcıların şarkılarını hem de. Klasik Türk müziğinde de başarılıydı. Usta bir aşçıydı. Daha da usta bir terziydi. Sonra yıllardır hem kendisi hem de başkaları için sahne kostümleri dikiyor ve onları renkli pullarla özenle, titizlikle işliyordu.
Fakat hayatta en sevdiği iş, dans etmekti kuşkusuz. Zaten söylediğine göre, dansı değil, dansözlüğü bırakmış sadece. Sonrası yıllar süren bir eğitmenlik dönemi. Hâlâ dans dersleri vermeye devam ediyor. Hem de yalnızca Türkiye sınırları içinde değil, dünyanın hemen her ülkesinde. Özel davetler alıyor, seminerler veriyor… Şöyle diyor: “Dans etmenin tarif edilemeyeceğini sanırdım eskiden. Benim için müzik başladığı anda dans da başlardı, sonrası yoktu. Ders verirken dansı aynı zamanda sözcüklerle de tarif etmem gerektiğini anladım. Gerekli sözcükleri ararken dansın ne olduğunu da daha iyi anlamaya başladım. Şimdi müziği duyduğum anda artık ruhumda yalnızca hareketleri değil, onların ifade ettiği sözcükleri de hissedebiliyorum.”
Dansı ruhunda dayanılmaz şiddetiyle hissettiği zamanlarda nerede olursa olsun kalkıp oynamaya başlıyor. Salonunun duvarları aynalarla kaplı o yüzden. İçinden geldiği için dans ediyor ve kendini seyretmeye bayılıyor. Hem narsistçe hazlar için hem kusurlarını anlamak ve daha iyiyi başarmak için. 8 mm’lik bir kamerası var, dans ederken kendini filme çekiyor. Bu şekilde spontane danslardan oluşmuş bir kasetin bazı bölümlerini izletti bana. Üzerinde “Nesrin’in Göbeği” yazan kasette Topkapı, Esin Engin’in “Çalıkuşu” bestesi eşliğinde dans ediyordu. Ben, kendini yaptığı işe bu kadar kaptırmış, seyircisini zerre umursamayan bir dansçı az gördüm.
Gençken ilk sahneye çıktığında ona “Dansöz dediğin güler yüzlü, işveli olur, unutma,” demişler ama ne çare! Nesrin Topkapı dans ederken hiç gülmezmiş, hatta annesinin deyişiyle seyircilere ‘dövecek gibi’ bakarmış. “Aslında seyirciyi görmem ben sahnedeyken,” diyor, “Yüzleri belirsiz varlıklardan oluşan dalgalı bir deniz vardır sanki karşımda. Onlarla göz göze gelmem, onları düşünmem. Ancak bittiğinde dönerim bu dünyaya yeniden.”
Hangi müzikle dans ettiği fark etmiyor onun için. “Dramatik bir etki yaratan müzikleri seviyorum, ama bunun dışında tür ayırmıyorum pek,” diyor. Yüzlerce CD var evinde; yurt dışına her çıkışında da 50-60 tane alıyormuş. “Ama benim ruhuma uygun müzikler bulmak çok zor,” diyor, “O yüzden genellikle Arap müzikleri eşliğinde dans ediyorum.” Tabii o yüzlerce CD arasında neler vardı, neler… Peter Gabriel’ler, Jimmy Page ve Robert Plant’ler. Düşünün, Danzig bile buldum.
“Konservatuara kabul edilmedim, boynumun eğri, gözlerimin şaşı olduğunu söylediler”
Söyleşinin bir bölümünde filmlerden de konuştuk. Dans üzerine yapılmış en şeker filmlerden biri olan Strictly Ballroom’u sevmesine özellikle sevindim. (Baz Luhrmann hayranlığım herkesin malumudur herhalde.) Dans üzerine bu kadar düşünen, hayatını dans etmeye ve dansı öğretmeye vakfetmiş biriyle konuşurken “Neden dans?” sorusu sorulur muydu, bilmiyorum, ama işte sordum. Nesrin Topkapı, o müthiş tatlı gülümsemesiyle “Başka bir şey yapmayı hiçbir zaman istemedim ki,” dedi.
Fakat asıl arzuladığı oryantal dans değilmiş. Küçükken balerin olmaya karar vermiş. Tiyatrocu bir anneyle babanın, turne sırasında bir otel odasında doğmuş kızı olarak bu konuda büyük destek de görmüş. “Ama konservatuara kabul edilmedim” diyor, kırgın bir ifadeyle, “Boynumun eğri, gözlerimin şaşı olduğunu söylediler.”
Bu hayal kırıklığı üzerine epey bir süre, dans etme hayallerinden vazgeçmiş. Sonra Ataköy’deki sahil gazinolarından birinin sahnesinde görünmüş ilk kez. Ve sahneye çıkış o çıkış! Ondan sonra ne o dansı bırakmış ne de dans onu. Şöhreti kısa sürede yayılmış. Bugün “o en katı dönemlerde dahi TRT’den teklif alan ilk dansöz” olarak anılıyor.
Üç yıl arka arkaya yılbaşı gecelerinde TRT’de dans etmenin ne büyük bir başarı olduğunu yeni jenerasyonun tam olarak anlaması imkânsız aslında. Bazıları için tam da o şaşaalı başarı günlerinde çıkan yersiz söylentilere kızıp sahneyi bırakmasını anlamak da güç olabilir. Nesrin Topkapı bunu yapmış ama, yani sadece dansöz değil, şarkıcı olarak da şöhret kazandığı sahneleri bırakmaya bir gecede karar vermiş. Tıpkı yıllar önce büyük aşkını bırakmaya karar verişi gibi.
Evet, hayatında böyle bir trajik aşk macerası da var. Ama tabii her konuda olduğu gibi bu konuda da küçük harflerle konuşmayı tercih etti Nesrin Topkapı. Anlatayım…
Bugüne dek hiç evlenip evlenmediğini sordum, “Ben zaten evliyim,” dedi. “Ama kocamı sadece on dakikalığına tanıdım. Nikahtan sonra da bir daha görmedim.”
Yeşil Kart alabilmek için yaptığı evlilikten söz ediyordu. Böyle bir evliliği neden bitirmediğini sordum ben de. “Olmayan bir evliliği nasıl bitireyim? Adresini, nerede yaşadığını, yaşayıp yaşamadığını bile bilmiyorum. Belki de ölmüştür. Hem zaten nasılsa bir daha evlenmeyeceğime göre, bulmasam da olur.”
İyi de neden bir daha evlenmeyecek? Çünkü bir zamanlar bir erkeğe çok âşıkmış; hani şu evinde fotoğraflarını gördüğüm yakışıklı adama. Ama sonra ayrılmışlar. Niye ayrılmışlar, nasıl ayrılmışlar, soramadım Tek bildiğim, bu aşkın bir ikinciyi mümkün kılmayacak kadar büyük olduğu. Gerisi de kimseyi ilgilendirmiyor zaten.
Şimdi Topkapı’nın bir dans okulu açmak, büyük bir müzikal gösteriyi hazırlamak gibi planları var. Şiir yazıyor, koreografi yapıyor, ileride anılarını yazmayı düşünüyor. Taslaklarını hazırladığı ve sponsor aradığı “Ağaç” adlı gösterisinin bir kısmını videoda izledim. Umarım kendi yazdığı bir şiirden yola çıkarak yarattığı “Ağaç”ı da hayata geçirmeyi başarır.
Gülenay Börekçi
Subscribe
0 Comments
oldest