Egoist okur

Ceylan Ertem: “Bir kadının kahramanı olmak isterdim…”

Ceylan Ertem güzel bir kadın. Hem ruhu güzel, hem sesi, hem de kendisi. İkinci solo albümü Ütopyalar Güzeldir ile müzikal kariyerinin uzun soluklu olacağını ispatlıyor. Albüm; farklı bir söylemi; deneysel çalışmaları da içinde barındırıyor. 80’lerde doğan, 2000’li yıllarda farklı bir müzikal tavrı sürdüren isimlerden biri olan Ceylan Ertem, “Tüm fikirlerin birbirine karıştığı” bir dönemden yolun ucunu bulma çabasıyla hareket ediyor. Mesela; farklı müzikleri ve farklı sesleri birbiri içinde eriterek, süzerek hem kendisine, hem de kendi kuşağının içinde bulunduğu kaotik dönemin ruhuna göndermede bulunuyor. Ortaya hem bizi sarsan ve tökezleten ama müzikal zenginliğiyle de ikramda bulunan Çerkez kızının (bir anlamda hepimizin) hikayesini bulacağınız  şarkılar çıkıyor.

“Sen, ben , ‘biz’olamayınca aşk oldu aramızda palavra” diyorsun Oğlan Acı Çekiyor adlı şarkında. Sahiden biz olamıyor muyuz?

İkili ilişkilere baktığımızda bazıları başarabiliyor “biz” olmayı. Bazıları da yıllarca birlikte olmasına karşın hala “sen” ve “ben” durumunu yaşıyorlar. Özelden çıkıp genele bakarsak eğer “biz” kavramına baktığımda 68 dönemi aklıma geliyor. Sanki “biz” olabilmişler. Bir ilüzyon da olabilir bu. Yaşamadığım bir dönem. “Biz” olabilmeyi becerebilen bir kitle de görmüyorum çevremde açıkçası.

Aslında şöyle bir durum da var. Önce ben olmayı beceremedik sanırım. Tersinden gitmeyi mi tercih ediyoruz? Yani “ben” olamadan “biz “olmaya mı çalışıyoruz dersin?

Kime bakarak bu kanıya varabilirim. Belki muhatabım olan bir dinleyici kitlesinden yola çıkarsam; sanki o eski ruh yok gibi geliyor. Genelleme yapmak istemiyorum bazıları var ki, hep beraber şahane bir şekilde ilerliyoruz. Ama bazıları da var ki daha benim ettiğim lafı anlamadan, cümlenin sonunu bile okumadan hemen tepki vererek ve sonrasında o cümleyi bile içinde sindirmeden ilerliyor. Belki dediğin gibi “ben” olamamakla ilgili bir şey bu. Kendini tanımadan “biz” olmaya çalışmakla ilgili olabilir. Sanırım biz olmak için daha çok zaman var. Lisede okurken bunun üzerine düşünürdüm hep: Neden kendimi ona daha yakın hissediyorum diye. Aidiyetle ilgili bir mesele bu. Kimi zaman bir kitapla olabilir, kimi zaman da müzikle. Bu dönemde yetişenler bunu hiç düşünmüyor belki. Bir de her şey çok hızlı gelişiyor.

Bazılarını görüyorum başarabiliyorlar dedin ya biraz önce, genel anlamda soruyorum, “biz” aldatmacısını çok fazla dayatıyorlar. Sahiden biz varmışız gibi davranıyorlar.

Ben ikili ilişkilerden söz etmiştim bunu söylerken. Yaşlı bir çift görüyorsun; hala beraber, el ele yürüyorlar, arkadaş olabilmişler. Biraz o gördüğüm çiftlere göndermeydi. Oradaki arkadaşlık ve saygıydı beni daha çok heyecanlandıran. On altı yaşlarındaydım sanırım “Biz Kimiz” diye bir şiir yazmıştım. Sonra da Enis Batur’un “Biz Kimsiniz”ini görmüştüm. Bunu düşünmek lazım, çok güzel bir soru. Hele bunun içinde olup da bunu sormak önemli diye düşünüyorum.

Sen iyi bir şiir okurusun diye biliyorum. Özellikle de Edip Cansever’in şiirlerine yakınlığın var.

Müzisyen olup şiir sevmemek bana enteresan geliyor. Hele ki şarkı sözü de yazıyorsanız. Tabii kimseyi eleştirmiyorum ama şiir müzikle dolu bir sanat. Şiir müzikal bir şey. Okurken, bir taraftan bir müzik de dolaşıyor kafamda.

Şiirin içinde zaten ritim vardır.

Müzisyenlerden çok şairlerden etkilenmişimdir. Kimden etkileniyorsun sorusuna, genelde şairleri, yazarları örnek gösteririm. Evet İkinci Yeni şairlerinden çok etkileniyorum ama Can Yücel’i, Nazım Hikmeti’ de çok severim.

Albümde “Annem duysa üzülüyor” adlı bir şarkı var. Nasıldır annenle aran? Anne kız ilişkisinden söz etsek biraz.

Tabii, ilkokul birinci sınıftan sonra onaltı yaşına kadar babaannemle büyüdüm. Biraz o da benim annem gibiydi. O ev iki katlıydı. Evin içinde bir sürü halanın, kadın komşuların, büyük babaannelerin, yani bir çok kadının olduğu bir evdi. Yaz tatillerine gittiğimizde de yazlık ev kadınlarla dolu olurdu. O nedenle kadın gibi düşünmek ya da kadınları sevmek, kadın olmaktan mutlu olmak o zamandan kalma bir şey. Kendimi hiç erkek Fatma gibi hissetmedim, hep kadın hissi vardı. O nedenle sadece annemle olan ilişkim değil, halamla babaannemin ilişkisi, teyzemle annanemin ilişkisi, babaaannemle kayınvalidesinin ilişkisi de vardı bunların arasında.

Nasıldı peki babaannenin kayınvalidesiyle ilişkisi ve dolayısıyla babaannenin annene davranışı?

Büyükbabaannem kendi kayınvalidesinden çok çekmiş. Dolayısıyla, aynısını kendi gelinine yapan bir kadın. Sonra babaannem de aynısını anneme yapmış. Bu tavır böyle sirayet ederek devam etmiş. Şöyle enteresan bir durum da var. Büyük babaanne kayınvalidesini keşke ölmeseydi diye anar, aynı şekilde babaannem de kayınvalidesini o şekilde anardı. Annem de şu anda bu ailede ölmemesi gereken tek kişinin bababannem olduğunu söylüyor. Annem kendi annesini babaannemden daha çok eleştirir. Annem yirmi yaşında evlenmiş, babaannem de on altı yaşında. Bir anlamda kayınvalideleri anne olmuş onlara. Annem babaannem gibi yemek yapardı, babaanem gibi kızardı, hatta hastalandığında bile onun gibi hastalanırdı. O zaman anneannem sanki anneme çok uzak biri gibi olurdu. Annanemin değil de babaannemin kızıydı sanki. Bu durum, bir yanıyla doğaldı. Anneden çok kayınvalidenin yanında kalmanın getirdiği sonuç bu. Bir taraftan zorlu bir dönem olmasına rağmen keyifle anıyorum o yılları. Kız arkadaşlarımın kızları olmasını ve hep beraber büyük bir aile olma arzusunu içimde taşırım hep.

Peki şarkında geçen “azarlanmak” sözcüğü anneye mi gönderme, babaanneye mi?

Daha çok babaanneye bir gönderme o. Babaannem dominant bir kadındı. Gerçekten o öldükten sonra aile bağlarımız koptu. Demek ki aileyi arada tutan oymuş. Çok sertti ama herkese hakkını da verirdi.

Nereliydi ailen?

Babaannem Çerkez’di. Biz de Çerkez’iz. Babaannem Sapanca’nın Yanık köyünde çok rahat büyümüş. Adapazarı’nın merkezine taşındıklarında yobaz bir ortamda yaşamak zorunda kalmış. Dedem hacca gittiği gün babaannemin yaptığı konuşmayı kapı aralığından duymuştum. “Sen gidiyorsun şimdi ama döndüğünde hiç bir şey değişmeyecek. Ben hacca gitmiş birinin karısı olmayacağım. Ben nasılsam öyle olacağım, kızların da gelinlerin de öyle olacak” demişti. Babaannem değişik bir kadındı. “Annem duysa üzülüyor”daki hikaye de şöyle: Hepimiz yaşayarak bir takım şeyleri tecrübe ediyoruz. Dolayısıyla yapılan hiç bir nasihat bir kadını durdurmuyor. Annem de kendi tecrübe ettiği şeyleri bana söyleyerek uyarıda bulunuyor doğal olarak.

Bu annelikle ilgili bir durum aslında. Koruma içgüdüsüyle yapılan bir davranış. Bir de şöyle bir durum var. Kadına doğduğundan itibaren önce anne olmayı öğreten bir yapı var. Başka bir şey olamıyorsun ya, önce anne olmayı öğreniyorsun. O öğreti sana nasıl yansıdı?

Severim anaçlığı. Herhangi birine de farkında olmadan o şekilde davranabiliyorsun. Çerkez olmanın getirdiği bir takım ritüeller var. Mesela hizmet etmek, misafirperver olmak zorunluluğu… Bunlar da geçmiş bana bir şekilde. Sonuçta ailemin kadınlarından örnek aldığım kadar, ibret aldığım durumlar da var.

Mesela?

Kendini feda etme durumu ibret aldığım şeylerden biri.

İşte orada “ben” olamamak devreye giriyor.

“Ben” diyen çok az kadın vardı. Ama babaannemin biraz önce dedemle ilgili anlatığım o tavır örnek aldığım bir şeyken, amcam eve geldiğinde sıraya dizilip hoşgeldin deme zorunluluğunu da yaşıyorduk. Ya da halalarım sevgilileriyle buluşmak için örgü ördükleri yünleri sobada yakarlardı ki, dışarı çıkıp yün alabilsinler. Anlatınca komik geliyor ama trajik durumlar bunlar.

Şarkında “bir kadının kahramanı olmak isterdim “diyorsun. Bir başka şarkıda da Aysel’den söz ediyorsun. Aysel Gürel değil mi sözünü ettiğin kadın?

Evet, Aysel Gürel. Benim kahramanlarımdan biri. Onun yazdığı şarkılardan çok etkilendim. Aynı zamanda rahatlığı, doğal tavırları mesela tepkisini eteğini kaldırarak göstermesi gibi tavırları güzel bir feminist tavır taşıyor.

Aysel Gürel’i ben de çok severim. Çok özel bir kadın o. Yol açmıştır. Çok önemlidir. Ama kahramanlık kavramına şüpheyle bakarım. Pek de inanmam.

Kahramanlık diye söz ettiğim seni harekete geçiren, ilham aldığın şey. Hani ben şimdi Aysel Gürel’i içimde bambaşka yorumluyorum, Sezen Aksu’yu, Müzeyyen Senar’ı bambaşka yorumluyorum. Kendi içimdeki kahramanlıkları farklı.

Ütopyalar Güzeldir, Ferah Şensoy’un yazdığı bir şarkı. Sen de onu yeniden yorumladın. Senin ütopyan nedir?

Bu şarkı aynı zamanda albümün adı olduğu için herkes bunu soruyor. Bir yandan da yanıtlaması zor bir soru. En son şöyle cevap vermiştim: O güzellik yarışmalarındaki kızlar gibi, dünya barışı falan gibi söylemlere girmek istemiyorum. Barış yani. Kendinle barış, çevreyle barış… Bu topraklarda sürekli aldığımız o kötü haberlere bakınca ütopyanın bir gün gerçekleşmeyeceğini bilsen bile buna ısrarla, umutla bağlı olmak hali gibi. Maaleasef politik ortamlar nedeniyle bunun hiç bir zaman gerçekleşmeyeceğini bilsem de bu ütopya her zaman devam edecek. Benim ütopyam şu demek istemiyorum. Ya da mesleğimle, içimdeki aşkla ilgili ütopyadan söz edemiyorum.

Bugün yaşadığımız dönem itibariyle hayal kurmak ya da özlemini kurduğumuz bir dünya arzusu, ütopyalar, sanki hepsi yok edildi. Ütopyaların olmaması toplumu durağan bir hale getirmez mi?

Politikacıların en büyük korkusu halkların hayallere dalması olabilir. Hayaller çok önemli ve bizi harekete geçirebilir. Sanat da öyle. Bir heykel de öyle. Neden heykeller yıkılıyor mesela? Neden sanatın karşısında bu kadar politika var? Çünkü biz dürtüyoruz. Bu da rahatsız ediyor.

İlk albümle bu albümü karşılaştırdığımda, bu albüm daha bütünlüklü bir çalışma olmuş. İlk albümde bir dağınıklık söz konusuydu. Ya da şöyle söyleyeyim; bu albümde Ceylan Ertem’in arayışları daha net ve ne istediğini bilen bir tavrı var. Çoşkun ve her şeyi öğrenme arzun çok heyecan verici. Bu albüme de yansıyor.

İlk grubum Anima’yla yollarımız ayrıldıktan sonra yalnız kaldım. Ve yalnızlığı hiç sevmem. Hep bir grubum olsun ve elli yaşında da o grupla halen çalışıyor olayım diye bir arzum vardı. Çocukluğumun hayallerinden biriydi. Olmadı. Ama sevdiğim birçok müzisyen bana destek oldu Soluk albümünde. Elli kişi vardı albümde. O nedenle de albümde ister istemez bir tutarsızlık oldu. “Ütopyalar Güzeldir” albümünün “Soluk”a göre daha bütünlüklü olmasının, çekirdek kadroyla çalmış olmakla da ilgisi var. Bir de yaşadığınız şeyler, dinledikleriniz yaptığınız albümü etkiliyor. Mesela; hiç bir zaman Bülent Ortaçgil gibi olamayacağım. Çok saygı duyuyorum kendisine. Yaptığı her şey çok iyi ve tutarlı. Birçok müzisyende var bu durum. Şarkı sözleri çok güzel, müzikler de öyle. Ama ben o tutarsız hali de tutarsızlıkları da seviyorum.

 Deniz Durukan

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of