Edebiyat tarihinin bazı güzide toplulukları
Bloomsbury Topluluğu, Odeon’daki Stratford, Mandarinler, İşaretler, Algonquin Yuvarlak Masa Topluluğu, Harlem Rönesansı, Şubat Evi, Güney Yakası Yazarlar Topluluğu, Florida Topluluğu, Dereotlu Hıyar Turşusu Kulübü…
Üyeleri arasında Virginia Woolf’tan J. R. R. Tolkien’a, Ernest Hemingway’den Richard Wright’a sayısız büyük edebiyatçı bulunan on ayrı topluluktan bahsedeceğiz. Gelin her birine kısaca bir göz atalım ve onlarla aynı dönemde yaşıyor olsak içlerinden hangisini tercih edeceğimize beraber karar verelim.
Borges: “O kazayı geçirmesem, asla öykü yazamazdım”
Yarın Berbat Bir Gün: Dorothy Parker Toplu Öyküler 1
Çıplakları Giydir: Dorothy Parker Toplu Öyküler 2
Soldan sağa: Dorothy Parker, J.R.R. Tolkien, Virginia Woolf, James Joyce, Richard Wright, Jorge Luis Borges
Edebiyat tarihinin bazı güzide toplulukları
M.Ö. 400 civarında yaşamış olan ve hayatını gençlere yol göstericiliğe adamış Sokrates’ten bir yazınsal topluluk lideri olarak söz edemez miyiz, ne dersiniz? 1900’lerin başında kurulmuş olan ve Robert Frost’la Rupert Brooke’un başı çektiği, çoğu zaman da işlerin mektuplarla yürütüldüğü Dymock Şairleri Topluluğu var sonra. Ernest Hemingway’in bir dönem yaşadığı Küba’daki El Floridita topluluğunu da unutmamak gerek. Çok var, çok. Aşağıda birkaçını anacağız…
Bloomsbury Topluluğu
1907-1930 yılları arasında faaliyet gösterdiler. Üyeleri arasında Virginia Woolf, E. M. Forster, ekonomist John Maynard Keynes, eleştirmen Clive Bell, ressam Vanessa Bell ve Duncan Grant sayılabilir. Bertrand Russell, Aldous Huxley ve şair T. S. Eliot’un da zaman zaman yanlarına şöyle bir uğradığı biliniyordu.
Hali vakti savaş koşullarına rağmen yerinde sayılabilecek kişilerden oluşan, çalışkan, özgür düşünceli, entelektüel bir topluluktu Bloomsbury. Haklarında esprili bir şekilde “karelerde yaşıyor, üçgenlerde sevişiyorlar,” denirdi. (Dorothy Parker söylemiş bunu, öyle de yerleşmiş. Bloomsbury grubunu konu alan TV dizisi Life in Squares, adını bu alaycı sözden alıyor.)
Üyeler bildiğimiz kadarıyla her perşembe akşamı, Vanessa Bell’in o yılların bohem Bloomsbury semtindeki evinde yemek, içmek, çeşitli konularda fikir alışverişinde bulunmak ve birbirlerinin yaratma arzusunu ateşlemek için buluşuyorlardı. Cinsel olarak her türlü kısıtlamanın ötesinde bir topluluktu Bloomsbury. Aralarında zaman zaman anlaşmazlıklar hatta kavgalar çıksa da 23 yıl ve bir dünya savaşı boyunca ayakta kalmayı başardılar.
Odeon’daki Stratford
1920’lerde aktif olan bu Parisli topluluğun önde gelen uluslararası üyeleri, Ernest Hemingway, James Joyce, F. Scott Fitzgerald, Gertrude Stein ve Ezra Pound’du.
Odeon’daki Stratford, James Joyce’un Shakespeare’in doğduğu kasabadan ilhamla Paris’teki Rue de l’Odéon’a taktığı bir isimdi. 1920’lerde bu civarda yazarların, edebiyatçıların uğrak yeri olan iki önemli mekân vardı. Biri, Sylvia Beach’in açtığı Shakespeare & Co. kitabeviydi, diğeriyse Adrienne Monnier’nin La Maison des Amis des Livres kitabeviydi. Bu iki kitabevi sayesinde Rue de l’Odéon dönemin yabancı yazarları için bir cennet haline gelmişti. Fikir alışverişinde bulunmak, birbirlerinin o sırada yazmakta oldukları metinleri okumak için bu mekanlarda buluşuyorlar, daha sonra da sabaha kadar şehrin gözde kafelerini, barlarını, kulüplerin dolaşarak sular seller gibi alkol tüketiyorlardı. İncecik, tüy sıklet Joyce’un iri kıyım Hemingway’le yumruk yumruğa kavgaya tutuştuğuna bile tanık olunmuş bir keresinde. Kazanan mı? Aslında sormaya lüzum olmamalı, belli çünkü. Ama yok, öyle değil de edebi manada soruyorsanız, kararı kendiniz verin.
Mandarinler
1943-1952 yıllarında faaliyet gösteren topluluğun üyeleri arasında varoluşçuluk akımın en büyük üç ismi olan Albert Camus, Jean-Paul Sartre ve Simone de Beauvoir vardı.
“Azizim,” diye yazıyordu Albert Camus arkadaşı Jean-Paul Sartre’a, “Umarım sen ve Castor çok çalışıyorsunuzdur. Döndüğünüzde haber verin de eğlenceli bir gece geçirelim beraberce.” (Castor, Sartre’ın Simone de Beauvoir’a taktığı addı.)
Mandarinler, siz de biliyorsunuz aslında, bu arkadaş grubunun gerçek adı değildi. Simone de Beauvoir, 1954 tarihli roman à clef türündeki Mandarinler kitabında 1940’larda, savaşın ardından Paris’te birlikte takıldığı bir grup Fransız entelektüeliyle, yani Sartre ve Camus ile arkadaşlığını anlatıyordu. Üçlü, çıktıkları uzun Paris gecelerinde çokça içki içiyor, dans ediyor ve edebiyattan konuşuyorlardı. Ancak yıllar geçtikçe, Sartre ve Camus arasındaki dostluk bir çeşit yazınsal rekabete dönüştü ve sonunda topluluk dağıldı.
İşaretler
1930’lu ve 1940’lı yıllarda faaliyet gösteren topluluğun üyeleri arasında J.R.R. Tolkien, C.S. Lewis ve Charles Williams’ın başı çektiği Oxford Üniversitesi merkezli birkaç yazar ve akademisyen vardı. Bu anlamda İşaretler, yani orijinal adıyla The Inlinks’in merkezinde fantastik edebiyatın durduğunu söylesek pek de yanlış olmaz.
C. S. Lewis, Charles Williams’ı “gayri resmi kulübüne” katılmaya davet ettiğinde “Aradığımız nitelikler, yazma kabiliyeti ve dindarlıktır,” diye yazmıştı. Dindarlıkla kastettiği, eh yani, hiç şüphesiz Hristiyan inanca bağlılıktı. Muhafazakar Lewis ve J. R. R. Tolkien ikilisi The Inklings’i kurduklarında onlar için önemli olan tek şey buydu.
C.S. Lewis’in Oxford’daki odasının kocaman deri koltuklarına gömülen bu tüvit ceketli adamlar gece geç saatlere kadar bir yandan pipo içip bir yandan da Yüzüklerin Efendisi’nin ilk taslaklarını okuyorlardı. Bazen de yakındaki Eagle and Child adlı pub’a gidiyor, viski içerek dönemlerinin çok satan yazarlarıyla dalga geçiyorlardı. Üyelerden W.H. Lewis, “Aslında Inklings ne bir kulüp ne de bir edebiyat topluluğuydu, sadece her ikisinin de bazı ortak özelliklerini taşıyordu,” demişti.
Algonquin Yuvarlak Masa Topluluğu
1919-1929 yıllarında aktif olan topluluğun üyeleri arasında New York merkezli George Kaufman, Dorothy Parker, The New Yorker dergisinin kurucusu Harold Ross, Edna Ferber, Robert Benchley ve komedyen Harpo Marx vardı.
Birinci Dünya Savaşı’nın ardından umutsuzluğun bir nebze olsun geride kaldığı, iyimserlik ve hafifliğin yükselişine şahit olunan kısacık, parlak bir dönem yaşanmıştı. O dönemde Amerika’da cesur bir yeni yaratıcılık dalgasına şahit olundu. On yıl boyunca her öğle vakti, bir grup esprili zevk sahibi, şık entelektüel, ünlü Algonquin Oteli’nde buluşup ürettikleri son işleri tartışıyor, bir yandan da birbirleriyle deyim yerindeyse nüktedanlık savaşına girişiyorlardı. Üyeler arasında Dorothy Parker’la Harpo Marx’ın bulunduğu düşünülürse bu da gayet normal aslında. Topluluk, söylemeye gerek yok tabii ama, ismini Kral Arthur efsanesindeki Yuvarlak Masa’dan almış.
Öte yandan anlaşılan bu öğle yemekleri yüksek egoyla doluymuş. Hem de tıka basa. Masada olup bitenleri seyretmek için özel olarak gelen ziyaretçiler bile oluyormuş. Ancak zamanla tartışmalar kızışmış, metaforik bıçaklar çekilmeye başlamış. Gruptan ayrılmayı tercih eden Edna Farber kalanlara “Zehir Timi” adını vermiş: “Aslında ürettiklerinizi onaylamadıklarında acımasızlardı hatta daha sert bir ekiple daha sonra bile hiç karşılaşmadığımı söyleyebilirim. Tek iyi tarafları yaptığınız şeyi beğendiklerinde bunu gizlememeleri ve sizi yürekten tebrik etmeleriydi.” Eh, daha ne olsun aslında. Bunu yapmayanlar da var sonuçta.
Harlem Rönesansı
1920’ler ve 1930’larda faaliyet gösteren topluluğun üyeleri arasında Langston Hughes, Zora Neale Hurston, Jean Toomer, Claude McKay ve 20 kadar New York merkezli siyahi yazar vardı.
Fiziksel bir gruptan çok bir hareketti Harlem Rönesansı. Afro-Amerikalı edebiyatçıların yazılarını ve fikirlerini tanıtmak, etnik kökenlere dair önyargıları tartışmak ve duyulmayanlara ses vermek için benzer düşünenlerin bir araya gelmesiydi bir bakıma. Wallace Thurman, Langston Hughes ve Zora Neale Hurston’ın fikriydi her şey. Thurman ve Hughes, New York’taki evlerinde efsane toplantılar düzenlerken Hurston evinde daha kendi halinde davetler veriyordu. Anlatıldığına göre eğlence başlamadan önce ocağa bir güveç koyarak yahni pişirmeye başlardı, her misafirden de yahniye koymak için bir şeyler getirmesini isterdi. İmece usulü ortaya çıkan bu yahninin tadı da her seferinde değişirdi elbette.
Bu yazarların karizmaları ve yaratıcı nüfuzları o kadar güçlüydü, kolektif sesleri öyle bir etki yarattı ki, beyaz Amerikalıların Afrika kökenli Amerikalıların edebiyatını ciddiye aldığı o ilk yıllara denk düşen devasa bir kültürel hareket başladı.
Şubat Evi
Şubat Evi, yani February House topluluğu sadece 1940 yılında aktif olmuş. Üyeleri de epey eklektik aslında. Aralarında W. H. Auden, Carson McCullers, Paul ve Jane Bowles, besteci Benjamin Britten, tenor Peter Pears ve burlesque yıldızı Gypsy Rose Lee var.
Şubat Evi, New York’ta, Brooklyn’in tam kalbinde bir evde, dönemin en üretken zihinlerinin bir yıl boyunca eğlencenin dibine vurup kavgalar ederek ve geceleri geç saatlere kadar çalışarak geçirdiği edebi bir topluluktu.
Carson McCullers, Düğünün Bir Üyesi ve Küskün Kahvenin Türküsü adlı iki başyapıtını bu bohem yapıda tasarlamış, W. H. Auden, Benjamin Britten’ın ilk operası Paul Bunyan’ı yazmasına burada yardım etmişti. Auden ayrıca Jane Bowles’a Ağırbaşlı İki Hanımefendi adlı romanı için akıl hocalığı yapmıştı. Burlesque süperstarı Gypsy Rose Lee bile o sene The G-String Murders adlı bir gerilim romanı yazmıştı. Anlaşmazlıkların baş göstermesi elbette gecikmedi. En basitinden Auden’ın aşırı dağınıklığı ve kiraları vaktinden önce toplama girişimleri herkesin sinirine dokunuyordu. Sonunda dağıldılar.
Güney Yakası Yazarlar Topluluğu
1930’ların sonu ve 1940’larda aktif olan topluluğun üyeleri arasında Richard Wright, Frank Marshall Davis, Arna Bontemps ve Margaret Walker dahil olmak üzere Chicago’dan 20’den fazla Afro-Amerikalı yazar ve şair vardı.
1930’larda, baskıcı güneyden kaçan Afrika kökenli Amerikalıların göçüyle, Chicago’nun güneyi siyasi ve sanatsal enerjinin fokurdadığı dev bir kazan haline gelmişti. Merkezinde de Güney Yakası Yazarlar Topluluğu vardı. Üyeler arasında toplumsal gerçekçiliğe, Marksizme ve öfkeye meyilli 20’den fazla yazar bulunuyordu. 1936’da Frank Marshall Davis ve Afrika Amerikan edebiyatının şimdiye kadar yazılmış en önemli eserlerinden sayılan Kara Çocuk’un yaratıcısı Richard Wright tarafından kurulan topluluk, şehrin “Kara Kuşak”ının kültürel odağı Abraham Lincoln Merkezi’nde her ayın ikinci pazar günü bir araya geliyordu. Bu çok önemliydi çünkü tarihte ilk kez siyah yazarlar siyah yazarlar olarak üstlenmeleri gereken misyonu tartışmak üzere bir araya geliyordu. Topluluğun yıldızı kuşkusuz Richard Wright olmuştu. Frank Marshall Davis’in cümleleriyle anlatırsak: “Bir toplantıda Big Boy Leaves Home’u okudu. Bitirdiğinde birkaç dakika hiç kimse kıpırdamadı, ağzımızı bile açamayacak haldeydik, onun kudretinden fazlasıyla etkilenmiştik.”
Florida Topluluğu
Uzaklardan, Arjantin’den bir topluluk var sırada. Üyeleri arasında Borges’in bulunduğunu söylersek niye kolaylıkla es geçilemeyeceğini de anlarsınız.
1920’lerin Buenos Aires’inde kurulmuş bu avangart edebiyat topluluğunun sloganı, “sanat için sanat” olarak belirlenmişti. Topluluk adını üyelerin düzenli buluştuğu Richmond Çay Evi’nin bulunduğu Florida Caddesi’nden alıyordu. İlişkide oldukları iki çok önemli edebiyat dergisi vardı: Proa ve Martín Fierro.
Üyeler arasında kimler yoktu ki? Jorge Luis Borges, Oliverio Girondo, Norah Lange, Ricardo Güiraldes, Péle Pastorino, Francisco Luis Bernárdez, Leopoldo Marechal, Conrado Nalé Roxlo, and Raúl González Tuñón. Aslında Borges’in bütün toplantılara katıldığı söylenemezdi, bir iki kez ancak katılmıştır belki ama Proa ve Martín Fierro adlı dergilere öykü, makale ve şiir yazmayı hep sürdürdü.
Dereotlu Hıyar Turşusu Kulübü
1917-1935 yılları arasında faaliyet gösterdiler. Aralarında Upton Sinclair, Sherwood Anderson, Carl Sandberg, Djuna Barnes ve William Carlos Williams vardı.
Dereotlu Hıyar Turşusu anlamına gelen Dill Pickle, savaş arası yıllarda çeşitli yazarların buluştuğu, kabare izlediği, viski içtiği ve fikirsel deneyler yaptığı Chicago’nun kalbindeki bohem bir bardı. Metal kapısının üzerinde hiçbir tabela yoktu, sadece “TEHLİKE” kelimesi yazılmıştı. Bir de şu not iliştirilmişti: “Ayağını iyice yükseğe kaldırarak gir içeri, girerken başını eğ ve onurunu kapının dışında bırak.”
Açıkçası acayip kötü şöhretli bir yerdi burası. Toplumsal normların hiçbirine uyulmuyordu, Chicago’nun yaratıcı kuşağından şairler, yazarlar, oyun yazarları, sosyalistler ve bilim insanları da vardı içeride, fahişeler ve dolandırıcılar da. Upton Sinclair, Sherwood Anderson ve William Carlos Williams gibi edebiyatın ağır topları Dereotlu Hıyar Turşusu Kulübü mensupları olarak orada sabahın erken saatlerine kadar oyunlar oynar, şiir okumaları yapar, dans eder ve bir bakıma hayatın gölgeli alanlarını paylaşırlardı. Topluluğun kurucusu Jack Jones, felsefesini şöyle anlatıyordu: “Hepimiz aynı şeye inanıyorduk: Herhangi bir fikrin veya üretilmiş bir yapıtın saygılı bir şekilde dinlenip kamuoyuna sunulacağı bir merkez olmalıydı burası.”
Olmuş mu, orası tartışılır. Ama belki eğlenmişlerdir.
Gülenay Börekçi
Subscribe
0 Comments
oldest