Egoist okur

Edebiyatın gizli odasında: Tavan Arasındaki Deli Kadın

Sandra Gilbert ve Susan Gubar’ın, günümüzde bir çeşit kült mertebesine erişen Tavan Arasındaki Deli Kadın kitabına bakalım mı? İki yazar, bu cesur kitapta çok temel bir soruya cevap arıyorlar: Kadınlar tarih boyunca hangi odalarda yazdılar ve hangi odalarda susturuldular?

Her feministin ilham ajandası: Anne Taintor
The Madwoman in the Attic: The Woman Writer and the Nineteenth-Century Literary Imagination

Tavan Arasındaki Deli Kadın bana göre Charlotte Brontë’nin, Jane Eyre’in, bütün kadınların iç sesi aslında. O yüzden gördüğünüz resmi tasarlarken ben istedim ki Jane ve Bertha aynı düşmana karşı savaşsın. El ele, omuz omuza.

Tavan Arasındaki Deli Kadın: Edebiyatın gizli odasında

Sandra Gilbert ve Susan Gubar’ın, günümüzde bir çeşit kült mertebesine erişen Tavan Arasındaki Deli Kadın kitabını okuyorum yeniden. İki yazar, bu cesur kitapta çok temel bir soruya cevap arıyorlar: Kadınlar tarih boyunca hangi odalarda yazdılar ve hangi odalarda susturuldular?

Vardıkları sonuç şu: Geçmişte kadınlar kimi zaman küçük bir çalışma masasında, kimi zaman bir yatağın ayak ucuna sıkışarak yazdılar ancak ve çoğu zaman da şu ya da bu biçimde “tavan arasına”, evlerin en az uğrak yeri olan kısımlarına hapsedildiler.

Gilbert ve Gubar bir bakıma ötelenmiş, yok sayılmış, unutulmuş ve bir biçimde hep korkulmuş kadınların hapsedildiği o tavan arasına çağırıyorlar bizi. Gel, diyorlar, gel de şöyle bir etrafına bak. Bu mekânı tanıyacaksın. İçerideki deli kadını da. O kadın belki de sensin.

İlham aldıkları eser Jane Eyre, daha doğrusu tüm bir 19. yüzyıl kadın edebiyatı. Charlotte, Emily ve Anne Brontë, Jane Austen, George Eliot, Mary Shelley, tabii ki çok uzaklardan gelen bir ses olarak Emily Dickinson. Bütün bu yazar ve şair kadınların eserlerini titizlikle incelerken ne yazdıklarına değil, neleri yazmadıklarına da odaklanıyorlar.

Sandra Gilbert ve Susan Gubar

Jane ve Bertha ya da melek ve canavar

Gilbert ve Gubar’a göre, patriyarkal edebiyat geleneği 19. yüzyılda kadınlara sadece iki seçenek sunuyordu: Ya domestik değerlere bağlı, sadık, sessiz ve şefkatli birer varlık, birer melek olacaklar ya da topluma, aileye tehdit sayılmaya aldırış etmeksizin arzularını, öfkelerini, hayallerini açığa vuracak ve canavara dönüşeceklerdi. Tıpkı Bertha Mason, yani Edward Rochester’ın Thornfield malikanesini, kendi dahil içindeki her şeyle beraber ateşe verecek kadar cüretkâr olabilen deli karısı gibi.

İlham kaynaklarının, Jane Eyre olduğunu söylemiştim. Yukarıdaki ifadeyi sürdürürsem ve biraz da yüzeysel bakarsam, romandaki Jane Eyre karakterini bir melek, Bertha Mason’ı ise canavar sayabilirim. Ama öyle yapmayacağım. Edward Rochester’ın, Thornfield malikanesini kendi dahil içindeki her şeyle, herkesle beraber ateşe verecek kadar cüretkâr olabilen deli karısına canavar demeyeceğim, değil çünkü. Gilbert ve Gubar da demiyor.

Jamaikalı yazar Jean Rhys da demiyor. Hatırlayalım, Rhys, Jane Eyre‘den yola çıkarak Geniş Geniş Bir Deniz adlı bir roman yazmış ve Bertha Mason’ı o romanın esas kahramanı yapmıştı. Tavan arasına hapsedilip kilit altında tutulan “deli kadın”ı anlamaya, önemsemeye, onun yanında durmaya davet ediyordu bizi ve okura “Kim bu kadın? Neden tavan arasında? Niye bu şekilde kilit altında tutuluyor? Deli olduğunu söylüyorlar ama gerçekten öyle mi? Öyleyse bile acaba neden delirmiş” sorularını sorduruyordu. Günümüzde pek popüler olan yeniden yazımların ilk ve en başarılı örneklerinden biriydi Geniş Geniş Bir Deniz.

Peki bir canavar değilse kimdi Bertha?

Geniş Geniş Bir Deniz (Wide Sargossa Sea) filminden. 

Charlotte Brontë’nin, Jane Eyre’in, aslında bütün kadınların iç sesi

Bertha Mason, 19. yüzyıl patriyarkasının bayıldığı melek-canavar ikiliğinin sembolüydü. Tam anlamıyla bir deli kadındı, çatı katındaki yatağa bağlı halde yaşayan, unutulan, yok sayılan “öteki” olan kadın…

Ürkütücü resimler çizen ve gecenin geç vakitlerinde karabasanlarla uyanan Jane’in bastırdığı benliği, arzuları, öfkesiydi aynı zamanda.

Hatta sadece bir roman karakteri de değildi, yazar kadının, Charlotte Brontë’nin susturulmuş iç sesiydi.

Gilbert ve Gubar, 19. yüzyılda kadınların yalnızca toplumsal olarak değil, dilsel olarak da bastırıldığını söylüyorlardı Tavan Arasındaki Deli Kadın kitabında. O yıllarda kadın yazarın, erkek egemen edebiyat dili içinde kendine bir yer açması zordu çünkü o dilin yapısı bile eril bir iktidarın varlığı üzerine kuruluydu. Bu yüzden kadınlar kendilerini ya “efendinin diliyle” ifade etmek zorundaydılar ya da susturulduğunu hissettikleri iç seslerini yabanıl, çarpık, fragmental imgelerle açığa vuruyorlardı. Emily Dickinson’un kesik cümlelerini, ünlemlerini, konuştuğundan ziyade susmasını hatırlayın. Yetmediyse, Mary Shelley’nin Frankenstein’da yarattığı canavarın parçalanmış bedenini getirin gözünüzün önüne.

Geniş Geniş Bir Deniz (Wide Sargossa Sea) filminden. 

“Büyük” erkeklerin gölgesindeki kadınlar

Tavan Arasındaki Deli Kadın’dan devam edelim… Gilbert ve Gubar’a göre, kadın yazarın yaratıcılığı iki taraftan kuşatılmış durumdaydı: Birinde Shakespeare, Milton, Byron gibi “büyük” erkek yazarların, yani edebi babaların gölgesi vardı, ikincisindeyse, öfke ve arzu gibi bastırılmış duygular, başka bir deyişle içeriye hapsedilenler, susturulanlar… Ve bu çift taraflı baskıyla delirtilen kadınlar için yazmak hem bir lanet hem de kurtuluştu.

Buradan bakınca görüyoruz, kadınların yazması gayet politik bir eylem. Çünkü yazmak, yazarın bir özne olarak var olması, var olduğunu duyurması ve ona çizilen sınırların dışına taşması demek aynı zamanda.

Öte yandan “deli kadın” imgesi tehdit değil, bir anahtar. Yazar kadın onun vasıtasıyla kendi içindeki bastırılmış sesi tanıyor, onunla barışıyor hatta ona ses oluyor.

Dolayısıyla  her kadının içinde bir deli kadın yaşıyor aslında ve her kadının mutlaka bir tavan arası oluyor.

Ve oraya girmeden bir kadın ne kendini gerçekleştirebiliyor ne de yazmaya başlayabiliyor…

Charlotte Bronte

Jane Eyre: “Tanışıklığa, arkadaşlığa, akrabalığa hatta mürebbiyeliğe bile layık olmayan biri”

“Bir kitabı okurlar çok seviyor ama çağdaşı olan eleştirmenler nefret ediyorsa, bilin ki orada bir bilinç devrimi başlamıştır,” diyor şu sıralar demansla pençeleşmekte olan Erica Jong, Charlotte Brontë’nin Jane Eyre romanı için kaleme aldığı yazıda.

Müsteâr isimle yazan Currer Bell, dönemin eleştirmenlerine göre “bir romancının işleyebileceği en büyük ahlaki suçu işlemiş”, yani “ehemmiyetsiz bir karakteri okurun gözünde ilgi çekici kılmaya kalkışmıştı.” Kitabı, halkın “yasa dışı romantizme olan düşkünlüğünü besleyen” muzır bir eser sayanlar bile oldu. “Yasa dışı romantizm”le kastettikleri elbette evlilik dışı ilişkiydi. Kitaba adını veren esas karakter içinse şunlar yazıldı: “Jane Eyre, baştan sona dizginlenmemiş, arınamamış bir ruhun cisimleşmiş halidir. İnsanlığın o büyük düşüşünden kalan en kötü günah olan kibri miras almıştır.”

Elizabeth Rigby adlı bir eleştirmenin 1848’de, yani roman yayımlandıktan tam dört yıl sonra The Quarterly Review dergisinde çıkan yazısından bu cümleler. Rigby yazısında, Currer Bell’in bir kadın olamayacağını kanıtlamaya çalışıyor, yemek pişirmeye ve giyim kuşama dair betimlemelerinin de bir kadının kaleminden çıkamayacağını öne sürüyordu. Ayrıca kitabın mürebbiyelere faydadan çok zarar verdiğini savunuyor, Jane Eyre’ karakterini de “tanışıklığa, arkadaşlığa, akrabalığa hatta mürebbiyeliğe bile layık olmayan biri” olarak damgalıyordu.

Erica Jong’a göre bugün bize basit ve gülünç gelen bu saldırgan yorumlar, 19. ve 20. yüzyıllar boyunca kadını bir klişe değil, karmaşık bir insan olarak betimleyen her romana yöneltilen suçlamaların öncüsü ve daha da beteri, kadınların öfkesine, başkaldırısına ve uyumsuzluğuna -bugün de- yöneltilen saldırıların habercisiydi.

Jong da benim gibi Jane Eyre‘i ve esas karakterini çok sevenlerden. Onun her şeyden önce bir isyankâr olduğunu düşünüyor ve “Jane yılmaz, kırılmaz, ezilmez. Yalanlar yolunu açacak olsa bile yalan söylemez. Adaletsizliğe karşı çıkar ve alçakgönüllü olmayı reddeder. Güzel de değildir, zengin de. Ama çok değerli bir hazineye, özsaygıya sahiptir,” diyor. Eh, Jane’i edebiyat dünyasının ilk modern kadın kahramanı yapan da zaten tam olarak bu özellikleri.

Lowood okulunda hayatta kalmasını sağlayan şey mesela doğrudan itaatsizliği. İtaatkâr Helen ölüyor mesela, “Elimde değil, huzursuzluk benim doğamda var,” diyen Jane ise ölmüyor çünkü itaat etmiyor, doğru bildiği yoldan sapmıyor. Ve Virginia Woolf’un Kendine Ait Bir Oda’sından çok daha önce, kadınların da tıpkı erkekler gibi çalışmaya ve yeteneklerini geliştirecek bir alana ihtiyaç duyduğunu dile getiriyor.

Gene de daha gidecek ne kadar yolumuz var…

Gülenay Börekçi

Subscribe
Notify of

0 Comments
oldest
newest most voted
Inline Feedbacks
View all comments