Flâneurler, flâneuseler, kendini rüzgara bırakanlar
Flâneurler ve flâneuseler… Yürüme, kaybolma ve kendini bulma hikayeleri… Ve sonunda keşfedilen, rüzgâr, insanın kendini rüzgâra bırakmasının güzelliği…
Lekeli bir zihnin oyunları
Rebecca Solnit kitapları
Flâneurler, flâneuseler, kendini rüzgara bırakanlar
Flâneurlerin ortaya çıkışı şehirlerin doğuşuna denk düşüyor. Yani kırda bayırda aylak aylak gezinmekle şehirde avarelik etmek aynı şey değil. Şehri deneyimleme amacıyla ve ‘para harcamadan’ gezerken köşede bucakta keşfettiklerini başkalarıyla paylaşan kişi demek oluyor flâneur. Instagram’da daha çok “like” almaktan başka amacı olmayan sosyal medya fenomenleriyle karıştırmayınız çünkü bir flaneur, zaman ya da mecburiyet kavramlarını tanımadığı gibi, yaptıklarına karşılık beklemeden gezer.
En güzel tarifiyse şu: “Kendini en çok evin dışındayken evinde hisseden kişi”.
Baudelaire’e göre onlar “farkındalığı yüksek kaleidoscope’lar.”
“Kaplumbağa gezdiricisi” tanımını da duymuştum. 19’uncu yüzyıl sonunda Parisli flâneurler boyunlarına ince ipten tasmalar taktıkları kaplumbağaları gezdirirlermiş. En yavaş şekilde yürümek, küçük ayrıntıları gözden kaçırmamak için.
Edebiyattaki flâneurler, Ezra Pound, Andre Breton ve Pasajlar’ın yazarı Walter Benjamin. James Joyce’un Ulysses’i kuşkusuz bir flâneur roman, T.S. Eliot’un “J. Alfred Prufrock’ın Aşk Şarkısı” ise kesinlikle bir flâneur şiir.
Bir şey dikkatinizi çekti mi? Geçmişin flâneurleri arasında kadın yok. Neden peki? Tarihteki bütün ünlü yürüyüşçülerin niye erkek olduğunu Rebecca Solnit de merak etmiş. Ve yürüyüş yapmanın, avarelik etmenin erkeklerle kadınlar için tarihte farklı anlamlara geldiği sonucuna varmış, eskiler kadınların görmek değil, görülmek için yürüdüğüne inanıyormuş mesela.
Rebecca Solnit söylüyorsa doğrudur, zira kendisi Bana Bilgiçlik Taslayan Adamlar ve Yakındaki Uzak‘ın yanı sıra yürümek ve kaybolmak üzerine de iki eşsiz kitap yazmış.
Yürümenin Tarihi’nde, büyük sanatçılar, sosyologlar ve bilim insanlarıyla beraber kırlarda, bozkırlarda, ormanlarda dolaşıyor. Hem de koltuğunun altında Rousseau’dan Wordsworth’e, Benjamin’den Patti Smith’e uzanan koca bir kütüphaneyle beraber. Ara sıra da yolunu değiştiriyor. Çünkü “sınırların dışına çıkmanın, eve farklı rotalardan dönmenin, kısacası kaybolmanın insana hep yeni şeyler keşfetme imkânı sunduğuna” inanıyor.
Kaybolma Kılavuzu’ndaysa filmlerde, haritalarda, renklerde, resimlerde, fotoğraflarda, şarkılarda, yollarda, hatıralarda dolaşıyor. Kişisel tarihini büyü hikâyeleriyle ilişkilendirirken ailesinin göçmen coğrafyasında kayboluyor, dağlarda, çöllerde kaplumbağalarla, vaşaklarla, yılanlarla göz göze geliyor. “Hiç kaybolmamak, hiç yaşamamaktır,” diyor, “Nasıl kaybolunacağını bilmemek insanı felakete sürükler. Önemli olan bütün dünyayı kaybetmek, onun içinde kaybolmak ve bütün bu aşamalardan sonra ruhunu bulmaktır.”
Çok güzel değil mi?
Flâneurlük etmek için rehbere ihtiyacımız yok
Kadın ve yürüme meselesine epeyce kafa yoran, bununla kalmayıp Flanöz: Şehirde Yürüyen Kadınlar adlı bir kitap yazan bir başka kadından bahsedeceğim. Lauren Elkin, gerçeğin hiç de sanıldığı gibi olmadığını, Virginia Woolf’tan George Sand’a, Sophie Calle’den Martha Gellhorn’a şehri adım adım gezen ve yaratıcılığının tam da bunu yaparken serbest kaldığını fark eden kadınları anlatıyor. Daha yeni örnekler de veriyor… Mesela büyük şehirleri baştan aşağı kat ederken bir yandan da gördüklerinin karakalem resimlerini çizen Laura Oldfield Ford ya da Londra turuna çıkacaklara mükemmel sesli rehberler hazırlayan modern sanatçı Janet Cardiff… Gerçi flâneurlük etmek için rehbere ihtiyacınız da yok. Belki bir tek Google Maps.
Gülenay Börekçi
Subscribe
0 Comments
oldest