Egoist okur

HAKAN BIÇAKCI: “Hayatımı yazsam roman olmaz yani!”

Hakan Bıçakcı’yla sekiz on yıl önce tanıştığımızda ilk romanı yeni çıkmıştı. Kahve içtik, kısa bir röportaj yaptık ve Hakan şu hayatta sahiden “arkadaşım” olduğuna inandığım nadir insanlardan biri oldu. Bir sürü kitap, röportaj, konser ve sohbet sığdı bu on yıla.

Geçen hafta, acayip sıcak bir günde yeniden buluştuk. Bu sayfalardaki değişmez röportaj mekanım Brasserie Bomonti Kadıköy’de… Ve son romanı Doğa Tarihi’nden, hayattan hatta kedilerden konuştuk, saçma fotoğraflar çektirdik, sıcağı etkisiz hale getirmek için de bira içtik, birkaç küçük proje yaptık ve tabii ki daha sık görüşmeye karar verdik.

Küçük projelerimizi nasılsa yakında öğrenirsiniz. O zamana dek dünyanın en masum adamı gibi görünen ve kara ama leziz romanlar yazan Hakan Bıçakcı’yla yeni romanı Doğa Tarihi’ne dair konuştuklarımızı okuyun…

Gülenay Börekçi

“Hayatımı yazsam roman olmaz yani!”

Doğa Tarihi’ne adını veren esas karakter Doğa, gençken Londra’ya gitmiş ve çok sevdiği Brezilyalı thrash metal grubu Sepultura’nın yeni albümünü görmüş. “Alsam mı almasam mı?” diye düşünmüş bir süre, çünkü yanında çok az para varmış. Sonra şu tarz düşünceler geçmiş zihninden: “Yeni Sepultura albümünü dinlediğimi kimseye gösteremem ama üzerinde grubun logosu olan bir tişört alırsam, giydiğimde herkes benim için ne kadar farklı biri diye düşünür.” Ve o gün albümü bırakıp tişörtü almış.

Hayatımızın küçük seçimlerin toplamı olduğu önermesinden yola çıkarsak; o küçük seçim anı, Doğa’nın daha sonra yapacağı seçimlerin de ipucunu veriyor bir bakıma… Buna “Şeytan’la sözleşme sahnesi” diyorum ben. Zaten Bıçakçı’ya göre insanın nasıl göründüğünün, ne olduğundan, vene yaptığından çok daha önemli sayıldığı bir dünya kendimizi içine attığımız kötülüğe dair bize çok şey söylüyor.

Başta dedim ya; dünyanın en masum adamı gibi görünen Hakan Bıçakcı, kapkara ama leziz romanlar yazmaya devam ediyor. Ben ona önce bu tezatı sordum, sonra romanını Doğa Tarihi’ni anlattırdım…

Hakan’la Bomonti Brasserie Kadıköy’deyiz.  

Önceki romanın Karanlık Oda’da kendini yiyen bir adam vardı. Doğa Tarihi’nde ise doğanın ölümünü anlatıyorsun. Öte yandan iyi tanıdığım için emin olarak söylüyorum, dünyanın en sakin ve iyi huylu insanısın. İki kişi misin sen?

Yok, ben sadece benim… Sakin ve iyi huylu bir insanım gerçekten de ama haklısın, romanlarımda ciddi bir korku, kötülük ve şiddet var. Sadece yazar olarak değil, okur olarak da bu tür hikayeler beni çekiyor. Ama şu da var, bu karanlık anlatılar benim karakterimin değil, zihnimin bir parçası. Yazarken bunu özgürce kullandım. Başıma gelmesinden korkacağım kâbuslarımı karakterlerime yaşattım, eziyet ettim onlara… Fakat özel hayatımda böyle kötücül düşüncelerim yok. Dolayısıyla dışarıdan bakınca belli olmaması normal.

Garip illüstrasyonlarçizip tedirgin edici fotoğraflar da çekiyorsun. Müzikle sağlam bir ilişkin var. Televizyonda Kayıp Şehir tarzı çok konuşulan işlere senaryo yazarı olarak katkıda bulunuyorsun… “Heyecanlı bir hayat mı seninki” diye sorsam, neler anlatırsın?

Hayatım pek hareketli veya eğlenceli sayılmaz. Meraklısı olduğum, takip etmeye çalıştığım çok fazla şey var ama hepsi de bireysel meraklar. Dolayısıyla sosyal, dışa dönük biri değilim. Dışarıdan bakılınca enteresan bir yaşantım da yok. Hayatımı yazsam roman olmaz yani.

Peki henüz tanışmadığım Ayşegül’den söz eder misin? Bir gün onu görmeye geleceğim…

Görmeye bekleriz tabii ama kendini sevdirmeyebilir, çünkü yabani bir tip… Ayşegül kedimiz. Altı yaşında bir tekir. Yavruyken Teşvikiye’de sokakta çıkmıştı karşıma. Çok zayıftı ve pek güzel sayılmazdı. Koca kulaklı, fare gibi bir şeydi. Yine de dayanamayıp eve götürdüm. İyi ki öyle yapmışım. Hayatta en sevdiğim varlıklardan biri oldu. Ayrıca epey de güzelleşti ya da bana öyle geliyor.

“Fark edilme hazzı ağır basıyor…”

Romanına gelelim… Hem bir türlü sevemediğim ve bu yüzden kendime kızdığım karakterin için soruyorum bunu hem de ismini aldığı şey, yani yeryüzünün dokusu için… İnsanlık olarak biz ne yapıyoruz kendimize, doğaya?

Romanda doğanın iki boyutu var. Biri insan doğası, diğeri insanın etrafını saran doğa. Biri içimizde, diğeri dışımızda… Doğa Tarihi’nde ikisinin de tükenmekte olduğunu görüyoruz. “Plazalar-AVM’ler-siteler” üçgenine sıkışan Doğa isimli bir kadın var bir de, beton çölünde yaşıyor. Ömrü yeraltı otoparklarıyla birbirine bağlanan yapıların arasındaki asfalt yolda geçiyor. Klima havası soluyor. Çevresinde doğaya dair hiçbir iz yok. İç dünyasına baktığımızda da benzer bir kuraklıkla karşılaşıyoruz. Doğa içinden geldiği gibi yaşamıyor, kendisine dayatılan hayata adapte olmaya çabalıyor. Robot gibi. Romanı yazdığım dönemde doğa kavramı ve çağrışımları üzerine epey düşündüm. Emperyalizmin doğaya hakimiyet mantığıyla hareket etmesi, Paganizm’in doğaya yaklaşımı, tüketim toplumu üyelerinin doğayı yok ederek var olmaları gibi konular hep aklımın bir kenarındaydı.

Karakterini değil, başta sözünü ettiğim yeryüzünün dokusunu soruyorum… Doğayla aranda nasıl bir ilişki var?

Bir doğa tutkunu değilim kesinlikle. Şehir hayatı benim için her zaman daha cazip. Ama tabii bu, şehirlerin doğayı talan etmesinden rahatsız olmadığım anlamına gelmiyor. Ayrıca şehirden kastım romandaki gibi bir tür uzay üssü değil.

Romanındaki şehre ait bütün o parıltılı mekanlar, ayrıntılar gösterişli bir cenaze töreninin dekoratif unsurları gibi sanki…

Evet Doğa Tarihi, doğanın tarih oluşunu anlatıyor bir açıdan. Seçtiğim konuyla birlikte karakter ve romanın atmosferi de kendiliğinden şekillendi diyebilirim. Anlatmak istediklerim böyle bir yerde geçmeliydi. Hemen her şey dekoratif unsur gibi gerçekten de, tiyatro dekoru gibi hatta. Bilimkurgu setine dönmüş tuhaf bir yer…

Sepultura sahnesi enteresan… Doğa o gün imajını, nasıl göründüğünü her şeyden daha çok önemsemeye karar veriyor.

Tişört ile albüm arasında kaldığı sahneden bahsediyorsun. O gün parası sadece birine yetiyor. O da tişörtü alıyor. Yani Sepultura’yı dinlemek yerine bu müziği dinlediğinin başkaları tarafından bilinmesini tercih ediyor. Kendi içinde yankılanan bir mutluluk ihtimali onu kesmiyor. Fark edilme hazzı ağır basıyor… Bu tabii romanın uğraştığı mevzuya gönderme yapan mikro bir örnek sadece.

“Kendini cennet sanan bir toplama kampı”

Karakterin başına gelenleri kendi seçiyor, cehenneme gönüllü gidiyor… Her gün “yerin yedi kat altı”na inmesi, orada yaptığı bütün o ofis toplantıları, sunumlar, sözleşmeler boşuna değil. Doğa’nın cehennemi nasıl bir yer?

Adorno, Aldous Huxley’nin “Cesur Yeni Dünya”sı için “kendini cennet sanan bir toplama kampı” der. Doğa’nın yaşadığı, çalıştığı ve eğlendiği ortamlar da böyle bana göre. Ve evet, işin gönüllülük boyutu çok önemli. Zaten beni bu romanı yazmaya iten biraz da bu gönüllülük hali oldu.

Ara sıra seviştiği ve evlenmeyi planladığı bir adam var ama onu fiziksel olarak itici buluyor ve rüyalarına hep bir başkası, spor hocası giriyor. Biz neyi yaşıyor ve neyin rüyasını görüyoruz?

Başta Doğa olmak üzere romandaki karakterlerden hiçbiri içlerinden geçenleri söylemiyor. Herkes karşısındakine kendi duymak istediklerini söylüyor. Bu durumda da mesela bir davete istemeyerek gelen arkadaş, isteyip gelemeyenden makbul oluyor. Karakterler sevdikleri şeyleri, kişileri elde etmekle uğraşmak yerine elde ettiklerini sevmeye çalışıyorlar. Böyle haller işte.

Rüyalar senin romanlarında gerçekliğin aynası olarak çok önemli bir yer tutuyor. Bunu anlatır mısın?

Rüyalar gerçeğin bir yansıması… Ama çok tuhaf filtrelerden süzülen bir gerçek. Benim ilgimi çeken şey, karakterlerin gölgede kalan bölümleri… Bunlar da sonunda hep karakterlerin rüyaları vasıtasıyla su yüzüne çıkıyor. İnsanın hayatında kontrol edemediği bir boyut rüyalar. Ve bu boyut olmadan hayatın bütününü kavramak mümkün değil.

Doğa’nın babası annesinden ayrılmış, uzakta ama kızının çocukken uyuduğu odayı, posterleriyle, eşyalarıyla aynen koruyor. Adeta Doğa’nın hafızası gibi… Gidişata dair hiçbir şeye karışmayan, varlığıyla yokluğu bir olan anne ile kızına sürekli neleri kaybettiğini hatırlatan baba neyi simgeliyor?

Anne, Doğa’nın dönüşmekten korktuğu geleceği biraz… Baba ise kendisi farkına bile varmasa da kaybetmekten korktuğu geçmişi gibi…

“Ölü ama her an kıpırdayacakmış gibi…”

O şahane müze bölümünden edebiyat tarihimizde çok söz edilecek bence… Doğa Londra’daki Doğa Tarihi Müzesi’ne şirkette kendini beğendirmek istediği bir yöneticinin tavsiyesiyle gidiyor. Ve bu onun için dağılmanın başlangıcı oluyor. Ölmekte olan Doğa’nın ölmüş doğayla yüzleşmesi…

Teşekkür ederim. Genelde doğrudan bir anlatımı seçtim romanda ama orası en sembolik bölümlerden biri. Doğa’nın yaşama şekli, Doğa Tarihi Müzesi’ndeki bütün o doldurulmuş hayvanların sergilenişiyle paralellik içinde.

Doğa, müzede bunu fark ediyor aslında…

Bir de geçmiş zamanın canlı canlı bakan ölü hayvanlar gibi karşısına çıkması var tabii. Artık hareket edemiyorlar ama yine de her an kıpırdayacakmış gibi duruyorlar.

Alejandro Amenabar’ın yönettiği çok sevdiğim The Others filminin finalini hatırlattı bana Doğa Tarihi’nin finali. Giderken onu en mutlu eden âna, çocukluğuna; aydınlığa dönüyor Doğa, bir bakıma mutlu ölüyor… Ama okuyan için mutlu bir final değil bu tabii. Kurtuluş umudumuz kalmadı gibi mi algılamalıyım bunu?

Kariyer odaklı yaşayanların, “On yıl sonra kendini nerede görüyorsun?” gibi tuhaf sorularla işe alınanların bir temsilcisinin, geçmişe dönmek istemesini, kurtuluşu geçmişte görmeye başlamasını trajik buluyorum, o yüzden böyle bir sona doğru gitti roman. Finalin muğlak bir duygusu olduğunu umuyorum. Ve sonunun mutlu mu mutsuz mu olduğundan gerçekten emin olamıyorum.

Gülenay Börekçi

Leave a Reply

  Subscribe  
Notify of