Egoist okur

Karşınızda Shakespeare’in kız kardeşi Judith

Shakespeare’in onunla aynı yeteneklere sahip bir kız kardeşi olsaydı onu gene de tanır mıydık? Mücevher değerindeki Kendine Ait Bir Oda’nın yazarı Virginia Woolf’a göre cevap açık: Hayır, ne münasebet, tanımazdık elbette! Hem zaten Shakespeare’in bir kız kardeşi olsa ne tiyatroyla ilgilenmesine, ne sahneye çıkmasına, ne de yazmasına izin verilirdi. Muhtemelen daha 17 yaşına gelmeden evlenip sürüyle çocuk doğurmaya mecbur bırakılırdı. O yıllarda kendi ülkesinde ve başka coğrafyalarda yaşamış pek çok hemcinsi gibi.

Virginia Woolf, bütün susturulmuş dahi kadınların bir simgesi saydığı bu genç kadını, hiç var olmamış bile olsa, hatırlamamız gerektiğine inanıyordu. Ona bir isim vermesi, düşsel de olsa hikayesini anlatması bu yüzdendi.

Ben de onun gibi düşünüyor ve o sebeple sizi Shakespeare’in en az ağabeyi kadar zeki ve parlak kız kardeşi Judith’le tanıştırmak istiyorum…

Bayan Aphra Behn, bu çiçekler size…
Kendine Ait Bir Oda

Bu kadın Judith Shakespeare. Benim hayal ettiğim yüzüyle diyelim.
Judith gerçekten yaşasa, yani 17 yaşında intihar etmek yerine yetişkin bir kadın olabilseydi, buna benzerdi. Ve ayrıca eminim, William’ımızı fersah fersah geçerdi. 

Shakespeare’in kız kardeşi ve harıl harıl yazan kadınlar

Kendine Ait Bir Oda’nın  en şahane bölümlerinden birinde kadınların yazdığı tek bir tiyatro oyununa bile yer verilmemiş bir kütüphanenin raflarına göz gezdirirken on sekizinci yüzyıldan önce yaşamış kadınlar hakkında hiçbir şey bilinmemesine şaşıyor Virginia Woolf. Kadınlar 18. yüzyıldan önce neden şiir yazmamışlardı mesela? Yazı yazmak öğretilmemiş miydi onlara? Hem bakalım hayat şartları uygun muydu yazmaları için, en basitinden kendilerine ait bir odaları var mıydı? Sabahın sekizinden akşamın sekizine kadar ne yapıyorlardı? 21 yaşına geldiklerinde kaç çocuk doğurmuş oluyorlardı?

Geçmişteki, şimdiki ya da gelecekteki hiçbir kadının Shakespeare’in yeteneklerine sahip olamayacağını söyleyen ünlü ve pek tutucu bir yazarı hatırlıyor sonra, bir başka makalesinde bir tür ruha sahip olsalar bile kedilerin cennete gitmediklerini iddia eden yazarı.

“Şu yaşlı beyefendiler insanı fazla düşünmekten nasıl da kurtarıyorlardı! Onlar yaklaşınca cehaletin sınırları nasıl da geriliyordu! Kediler cennete gitmez. Kadınlar da Shakespeare’in oyunlarını yazamaz,” diyor Woolf acı bir alayla.

Ardından onunla birlikte bir hayal kurmasını istiyor okurundan.

Hayal bu ya, meğer Shakespeare’in Judith adında çok yetenekli bir kız kardeşi varmış…

Aşırı yetenekli William Shakespeare Londra’da aktörlük ve yazarlık yapmaya hatta kraliçenin sarayına girip çıkmaya başlarken en az ağabeyi kadar maceraperest ve dahi hayalperest olan kız kardeşi evde bekliyormuş. Okula gönderilmediği için ara sıra ağabeyinin kitaplığından birkaç cilt karıştırıyormuş karıştırmasına, ama bunu bile gizli saklı yapmak zorundaymış. Çünkü her dakika çalışmak, evi silip süpürmek, çorapları yamamak ya da ocaktaki yahniye bakmak zorundaymış. Yazdığı şeyleri de ya samanlıkta saklıyor ya da kimsenin eline geçmesinler diye yakmak zorunda kalıyormuş. Ne kadar zeki ve yetenekli olduğunu kendi bile fark etmeyen bu güzel kızı, daha 17’sine basmadan zengin bir yün tüccarının oğluyla evlendirmek istemişler, o da bir gece gizlice Londra’ya kaçmış.

“Tıpkı ağabeyi gibi Judith de sözcükleri ezgiye dönüştürebiliyordu ve tıpkı ağabeyi gibi o da tiyatrodan anlıyordu,” diye yazıyor Woolf. Gene de tiyatronun kapısına dikilip rol istediğinde kahkahalarla gülmüşler ona. (Unutmayalım ki, o tarihlerde yasak olduğu için kadınlar oyunculuk yapamıyorlardı.)

Judith’cik bunca ümitsizliğin içinde çırpınırken, onu tuzağa düşüren bir erkekten hamile kalıvermiş üstüne üstlük ve bir kış gecesi kendini öldürmüş.

William Shakespeare’in o çok ünlü portresiyle yan yana da bir görün Judith’i :)

“Yarı cadı yarı büyücü sanılırdı, korkulurdu ondan, alay edilirdi.”

Woolf’tan devam edelim:

“Sindirilen bir cadı ya da içine cin giren bir kadın, şifalı otlar satan bir bilge kadın hatta çok dikkat çeken bir erkeğin annesi hakkında yazılanları okuyunca, kayıp bir romancının izini bulduğumuzu düşünüyorum, sesini duyuramamış bir şairin, konuşmayan ve tanınmayan bir Jane Austen’ın ya da kırlarda kafa patlatan, yerleri silen, anayolların çevresinde ot biçen ve yetenekleri yüzünden çektiği eziyetlerle çıldıran bir Emily Brontë’nin. (…) On altıncı yüzyılda büyük bir yetenekle doğan her kadın eninde sonunda ya delirirdi, ya kendini vururdu, ya da köyün dışındaki ıssız bir kulübede geçirirdi hayatının son günlerini. Yarı cadı yarı büyücü sanılırdı, korkulurdu ondan, alay edilirdi.”

Kim bilir kaç yetenek tüketmişti kendini bu şekilde. İnsanın kalbi ağrıyor Woolf’u okurken:

“On dokuzuncu yüzyılın sonlarında bile kadınların anonim kalmasını gerektiren iffet duygusu yüzünden Currer Bell, George Eliot, George Sand, başka bir deyişle, yazdıklarının da kanıtladığı üzere, hepsi de içlerindeki mücadelenin kurbanı olan bu kadınlar, beyhude bir çabayla erkek adı kullanarak kendilerini gizlemeye çalıştılar. Böylece karşı cins tarafından desteklenen bir geleneğe, yani kadınların ünlü olmasının iğrenç bir şey sayılması geleneğine biat ettiler.”

Currer Bell’i biliyorsunuz, Jane Eyre’in yazarı Charlotte Brontë. İlk romanını erkek adıyla yayımlatabilmişti. (Gerçi o kısım epey karışık aslında, Charlotte’la kızkardeşlerinin hikayesi düşünüldüğünden çok daha yaralayıcı.)

Her neyse, sonuçta Woolf’un Judith diye bir karakter hayal etmesinin sebebi tam olarak bu işte. Tarihte yeteneklerini gizlemek hatta yok etmek zorunda kalan binlerce Judith’in yaşadığını biliyordu çünkü. Kimisi yazdıklarını, kimisi “kendini” yakmıştı. Kimisi susmuş, kimisi susturulmuştu.

O kayıp sesleri duymamıza belki artık imkân yok ama bundan sonrasını değiştirebiliriz. Judith’i hatırlamak, bugünün kadınlarının seslerini duymak, yazdıklarını okumak, oyunlarını izlemek için bir çağrı aynı zamanda, öyle değil mi?

Sevindirici olanı söyleyeyim: Hâlâ hüküm süren eşitsizliklere, engellere, önyargılara rağmen günümüzde manzara Judith’in yaşadığı yıllardan çok başka. Kadınlar artık harıl harıl okuyorlar. Daha da önemlisi harıl harıl yazıyor, romanlar, şiirler, senaryolar, oyunlar kaleme alıyorlar. Kendi odalarında, kendi dilleriyle, kendi adlarıyla…

Gülenay Börekçi

Subscribe
Notify of

0 Comments
oldest
newest most voted
Inline Feedbacks
View all comments